NY | NY [01-31 Aralık 2019]
‘Kadın’ Sanatçılarla Açılan ‘New York’

Bir süredir yaşadığım, severek dolaştığım bu şehre dair şu ana kadar yazdıklarıma bakınca, baskın olarak ortaya çıkan ‘Öncü, Sanatçı Kadınlar’. İlk yazıdan beri adı geçen isimleri sıralarsam sanırım kocaman bir liste oluşacak... Aralık ayında durum daha da belirginleşmiş ki bu yazı için notlarıma ‘kadın sanatçılar’ başlığını düşmüşüm. Şöyle bir sıralayınca da, ‘açılım’ notunu boşa çıkartmayan bir panoramayla karşılaşıyoruz. Bu tespitimi hızlıca da olsa ortaya koymak üzere, izninizle bu yazı dizisinde şimdiye kadar yer alan kadın sanatçılar ve çalışmalarını bir kez de burada yazmak istiyorum.

İlk yazı “NYC-Manhattan”da Alicja Kwade (Parapivot) ve Wangechi Mutu (The New Ones Will Free Us) ile Met’in en görünen yüzeylerinde, Simone Leigh (Loophole of Retreat) ile Guggenheim’ın galerilerinde ve Jenny Holzer, Julie Mehretu, Carrie Mae Weems ile de bu serginin (Artistic License) küratörleri olarak karşılaşmıştık. Hispanic Parade’in kadınlarını da buraya ekleyebiliriz... İkinci yazı “The Festival of New: New School”da ise neredeyse bütün 100. yıl kutlama programının okulun gelişiminde çok etkili olan kadın sanatçı ve öğretim üyeleri üzerinden kurgulandığını görmüştük. Örneğin Hannah Arendt ile bugünün öğretim üyeleri Julia Foulkes (Culture City: The Arts and Everyday Life in New York) ve Lisa Immordino Vreeland (Future Thinkers) bunlar arasındaydı. Me Too hareketini başlatan Tarana Burke ile de burada karşılaşmıştık. The Women’s Legacy at the New School ise içeriği ve katılımcılarıyla kadınların bir üniversiteyi nereye taşıyabileceğinin başlı başına örneğiydi. Bu festivalde o kadar çok ışık saçan kadın sanatçı ve öğretim üyesinin adını duydum ki hepsini buraya sığdırmak zor. Ferrer School’un kurucularından Margaret Sanger, learning by doing hareketinin öncülerinden Elizabeth Irwine, 1917’de bir milyon kadının katıldığı Suffragists Parade’i düzenleyen Crystal C. Eastman’ın adlarını da yine bu yazıda görmüştük. Diana Agrest, Caroline A. Jones, Beatriz Colomina, Sylvia Lavin gibi mimarlık akademyasının önemli kadın isimleri de (Exploring Boundaries) bu yazıdaydı. Mimarlık odaklı üçüncü yazı “Archtober”da ise Yeni MoMA, The Shed, Dia Beacon gibi büyük sanat yapılarının tasarımcısı olarak Elizabeth Diller, Galia Solomonoff gibi kadın mimarlarla karşılaşmış, bunun yanı sıra ofislerde ekip üyesi olarak yer alan yoğun bir kadın mimar nüfusunun söz konusu olduğunu görmüştük. Ufuk açıcı sunuşuyla Stella Betts de yine karşılaşılan kadın mimarlar arasındaydı. Carmen Argote ise As Above, So Below sergisiyle bir diğer ufuk açıcı kadın olarak bizi New Museum’da karşılamış, Julie Mehretu da (Emprical Constructions, Istanbul) İstanbul’u da MoMA’ya taşıyan bir diğer kadın sanatçı olarak karşımıza çıkmıştı. “Kozmopolit New York”ta da doğrudan, dolaylı yine kadın sanatçı, mimar ve akademisyenler önümüze çıkmaya devam etmişti. Ki New York’ta bir zamandır en çok konuşulan konulardan birisi mimarlık okullarının başındaki kadın dekanlar! Şu anda NY ve civarındaki Columbia, Harvard, NYIT, Pratt, Yale üniversitelerinin mimarlık fakültesi dekanları kadın mimar-akademisyenler.

Bu New York yazısına gelince, bilmem gizli bir ajandanın ürünü müydü, fakat iki önemli kurumun, The Met Breuer ve The Shed’in eş anlı olarak başrollerinde kadın sanatçılara yer vermesi iyi bir tesadüftü. Dolayısıyla, sergilerini çok etkileyici bulduğum –ki yer aldıkları ortamlar ve sergi içerikleri yargımın ötesinde pozisyonlarını ortaya koyuyor– bugün 79-89 yaş aralığındaki bu çok etkileyici üç kadın sanatçıdan ve sergilerinden bahsetmek istiyorum. Bu durum, yani kadın sanatçı, mimar ve akademisyenlerin bu geçişi sanırım tüm yazılar boyunca kendini hissettirecek. {Örneğin 2020 Şubat’ında yine New School’da Celebration of American Women programı çerçevesinde klasik ve caz müzik alanında etkili olmuş kadın besteci ve yorumcuları içeren bir dizi performans söz konusuydu. Brooklyn-Dumbo Art Gallery Tour’da yalnızca kadın sanatçılara yer veren kamusal destekli galeriler olduğunu görmüştüm. Ayrıca dükkânlarına da sıkça girip çıktığım Eileen Fisher ve Diane von Furstenberg gibi kente ve gündelik yaşama farklı katkıları olan kadın modacılar da söz konusu... DVF’nin New School’dan bir de fahri doktorası olduğunu öğrendim.}

Bu arada sözünü ettiğimiz şehrin bin iki yüzden fazla kültürel kuruma/yapıya sahip olduğu ve sekiz milyon ziyaretçiye ev sahipliği yaptığını da belirtmekte yarar var, şu anki hüzünlü karantina günlerinde, kapatılmış bir şehir olarak kulağa epey tuhaf gelse de.

Özgürlük Anıtı, NY

Hayranlık Uyandıran Üç Kadın Sanatçı

Genelde ilgimi çeken sergileri işaretleyerek bunları takvimime yerleştiriyorum, sergi içerik ve sözcükleri kadar binaların da bu programda bir yeri oluyor. Yani Vija Celmins’in The Met Breuer’deki To Fix the Image in Memory başlıklı sergisine giderken de, The Shed’deki Agnes Denes’in Absolutes and Intermediates ve Lynn Hershman Leeson’un “The Complete Electronic Diaries (1984–2019)” işinin yer aldığı Manual Override sergilerine giderken de bu koşullar geçerliydi. Ayrıca bu izlemeleri sergi küratörlerinin rehberli turlarına denk getirmeye çalışıyorum ki rehberli ve rehbersiz gezinmeler epey farklı kavrayışlara sebep oluyor. İkisinin de ayrı olumlu tarafları var. Bu sergileri önce rehbersiz sonra rehberli gezme imkânım oldu. Üç sergi ve sanatçıları arasında ilginç benzerlikler olduğunu da üçünü gezdikten sonra fark ettim. İlk ikisi elli yıllık sanat yaşamına dayanan geniş retrospektifler olarak ilan edilmişti, üçüncüsü de sergi isminden bu ipucunu veriyordu. Böyle geniş kapsamlı sergiler için yoğun bir yaşanmışlık ve üretimin varlığı muhakkaktı. Ayrıca The Shed sanatçılardan bu sergiler için özel üretimler de istemişti. Bu da sanırım, hem sanatçıları yeni üretimler yönünde teşvik etmek hem de sanat üretiminde küratöryel varlığı ortaya koymak için önemli. Fakat burada örneğin 89 yaşında bir sanatçının üretiminden söz ediyoruz. Agnes Denes’in hayal gücünü, ileri fizik ve teknoloji bilgisiyle dün yaptıklarının yanı sıra bugün yaptıklarını görünce ise hayranlık duymamanız mümkün değil. Medya ve film sanatçısı Lynn Hershman Leeson’un ise 1984–2019 yılları boyunca bir otobiyografi olarak kendi kendisini kayıt ettiğini düşünürseniz bu işin de ne kadar sıra dışı olduğu ve ilginç sonuçlar ortaya koyduğunu tahmin etmek güç olmayacaktır. Bir diğer ortak noktaları da her birinin ‘öncü’ olarak adlandırılmış olmalarıydı. Böylece ben de aşağı yukarı aynı yaş grubundaki bu müthiş üç kadının bir hayat boyu üretimlerini görmüş oldum ki hepsi ayrı ayrı çok etkileyiciydi.

Vija Celmins’in sergisinde beni yakalayan, imge üzerine çalışıyor olmasıydı. Sergiyi ilk gezişimde kısmen ne yapmak istediğini anlamış gibiydim, fakat asıl küratörlerden birini dinledikten ve özellikle sanatçının kendi konuşmalarını izledikten sonra anladığımı söyleyebilirim. Bu konuşmalarda, mevcut bir şeyin göründüğü gibi fakat retinal hareketlerle iki boyutlu (veya üç boyutlu) olarak üretilmesine odaklandığının, yaptığı işteki asıl farkın bu olduğunun ve resmin kendisinin bir gerçekliği olduğunun altını çiziyordu. Ve müthiş adanmış, obsesif bir üretim söz konusuydu; neredeyse sonsuz sayıdaki küçük vuruş darbeleriyle aynı şeyi defalarca çiziyordu ki bir konuşmasında on beş yıl sadece kurşunkalemle çalıştığını belirtiyordu. Katmanlaşmanın [layering] yaklaşımındaki bir diğer önemli unsur olduğunu ise küratörden öğreniyorduk; küratör ayrıca Marcel Duchamp’dan etkilendiğinden, Donald Judd ile aynı çemberde olduğundan bahsediyordu. Sergide yer alan seriler bu yönden müthişti. Çalıştığı imgeler ise ağırlıkla okyanus, gökyüzü, çöl, örümcek ağlarıydı. Konuşmalarında kuvvetle vurguladığı bir diğer şey de bir düşünme aracı olarak çizimin [drawing] önemi ve resim yapmadığı zamanlarda resmin daima zihninde olduğu, onu düşündüğüydü.

Vija Celmins, To Fix the Image in Memory, The Met Breuer; tablolardan
yakın plan fotoğraflar sırasıyla:
kâğıda uygulanmış akrilik zemin üzerine grafit (1969), kâğıt üzerine grafit (1973),
kağıt üzerine kuru pastel (1998),
tuval üzerine yağlıboya (2016-17)

Kavramsal ve çevresel sanatta bir öncü olarak kabul edilen Agnes Denes, muhtemelen bu üç sanatçı arasında en çok bilineni. Özellike NYC’de Batery Park dolgu alanına yaptığı “Wheatfield-A Confrontation” adlı kamusal alan çalışmasıyla hatırlanabilir. Bir öncüyle karşı karşıya olduğunuzu daha sergi salonuna girmeden, kapı önündeki sergi kataloğuna daldığınızda anlıyorsunuz. Bir yandan hemen sergiye girmek istiyor, diğer yandan da kataloğu bırakıp giremiyorsunuz. Felsefi çizimlerden harita izdüşümleri, piramit serilerine ve kamusal işlere çalışmaları çok çok etkileyici. Kapıda da sizi Denes’in 1969 yılında yazdığı, akıp giden bir ‘manifesto’ karşılıyor:

“Bir paradoksla çalışmak, anlaşılması zor olanı tanımlamak, görünmez olanı görselleştirmek, iletişimsiz olanla iletişim kurmak, toplumun kabul ettiği sınırlamaları kabul etmemek, yeni yollarla bakmak... yaratıcı bir şekilde obsesif olmak... yeni kavramlar bulmak, yeni kalıpları görmek... gerçeği görmek ve hâlâ hayal kurabilmek... daima bir arayışta ısrar etmek.”

Buraya hepsini alamadım! Fakat ilave olarak Denes’in “Felsefi Çizimler”ine [Philosophical Drawings] dair bir aktarımda bulunacak olursam ne yapmak istediği ve pozisyonu biraz daha anlaşılabilir: Bilgiyi −mantık, matematik, düşünme süreci, dil, zaman− anlamak üzere görsel formlara dönüştürmek! Tüm sergi çok etkileyici olmakla beraber The Shed için (daha önceki bir projesine dayanarak) tasarladığı son işi “Model for Teardrop−Monument to Being Earthbound”da ise sizi iyice meraklandırarak etrafında döndürüyor; sonra elektro mıknatıslarla havada duran ve ışık saçan, adeta sihirli, bir ileri dünya önerisiyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Ne diyelim, bu serginin İstanbul’a da gelmesi dileğiyle...

Agnes Denes,
Absolutes and Intermediates, The Shed, “Wheatfield—A Confrontation”, 1982
ve “Pascal’s Perfect Probability Pyramid & the People Paradox – The Predicament”, 1980/2016
Agnes Denes,
Absolutes and Intermediates, The Shed “Model for Teardrop—
Monument to Being Earthbound”, 2019

Yine The Shed de karşımıza çıkan, bu defa medya ve film alanında öncü bir diğer kadın sanatçı Lynn Hershman Leeson ise daha internet üzerinden gördüklerimden hemen ilgimi çekmişti. Leeson’un “The Complete Electronic Diaries (1984-2019)” adlı bu çalışması Manuel Override teması altında yer alıyordu. Bu sergide dört sanatçı daha vardı, fakat Leeson’un çalışmaları serginin merkezindeydi. Manuel Override’ın sergi kitapçığında “çağdaş yaşamda sanat, bilim, teknoloji, psikoloji ve sosyoloji arasındaki kesişimleri araştıran” bir serginin hedeflendiği belirtiliyordu. Serginin bizi “teknolojinin hayatımızdaki sürekli artan rolü ve etkisi üzerine yeni şeyler düşünmeye teşvik edeceğinin” altı çiziliyor, broşürün bir yerinde de Cedric Price’ın “Teknoloji cevaptır, fakat soru neydi?” şeklindeki deyişine yer verilerek duruma dikkat çekiliyordu. The Shed ayrıca bu açılış sergisi için küratör olarak Nora Khan’ı (yine bir kadın) seçme nedenini açıklıyor, onun “dijital kültür ve gelişen teknolojiyle ilgili en acil sorular üzerine eleştirel düşünme ve yazma konusundaki kararlılığının” bunun sebebi olduğunu vurguluyordu. Ve önden de şöyle bir deklarasyonu ekliyordu: “Şehre ait bir alana yerleşmiş, bağımsız, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak, sanata erişimin bir ayrıcalık değil hak olduğuna inanıyoruz. Ve misyonumuz tüm izleyiciler için en geniş bir şekilde sanatçı çalışmalarına yer vermek, üretmek ve sunmaktır.” Leeson’un “Electronic Diaries”inin yanı sıra −ki kayıtlar beş ardışık zaman dilimine bölünerek beş ardışık ekranda sergileniyordu− “Infinity Engine” (2018) serisi ve “Shadow Stalker” (2019) başlıklarıyla iki çalışması daha vardı. Cesur bir kadın sanatçının medya ile insan bedeni arasında ilişkiyi de ortaya koyduğu hayatı, deneyleri, hayalleri üzerine kurulu bu sergiyi gezmek lazım diyerek şimdilik bu bahsi kapatayım.

Lynn Hershman Leeson,
“The Complete Electronic Diaries
(1984–2019)”

Bu Vesileyle The Met Breuer ve The Shed

Bu sergilere ev sahipliği yapan iki binadan daha önce de söz etmiştim. 2016’dan bu yana The Met’in modern ve çağdaş sanat ayağı olarak The Met Breuer adıyla hizmet veren bina ilk olarak Marcel Breuer tarafından Whitney Amerikan Sanatı Müzesi için tasarlanıyor ve 1966 yılında açılıyor. Bugün hâlâ gerek dili, formu, gerekse mekânsal performansı ve tüm seviyelerinden kentle kurduğu ilişki açısından bakıldığında, evet hâlâ yeni ve çok başarılı bir müze binası.

The Met Breuer

The Shed’den de ilk yazıda kısaca ve henüz içine girmeden bahsetmiştim. Sonra bu sergiler için gittiğimde, önce sergi mekânları dışındaki kısımları görme imkânım olmamış, nihayetinde bir open day’de tüm binayı ve meşhur konser alanını görme fırsatı bulmuştum. İçerisinden, dışarıdan gördüğüm kadar etkilendiğimi söyleyemem. Sergi mekânları klasik beyaz kutular ki bunda hiçbir sorun yok ve zemin katındaki kahve/bistro, kitap satışı, info ve bilet gişeleriyle kente katılmayı başarıyor. İddialı hareketli kısmı ise bir konser esnasında görmek daha etkili olabilir. Belki de ben, dışarıdan gördüğüm hâliyle, taşıdığı iddiayı büyüttüm; yine de açılarak meydanı binaya doğru genişletmesi başarılı. Sanırım hareketli konstrüksiyonun kendisi yapının en albenili kısmı ve beklentiyi büyüten de bu durum! Ve bir ek: Bu iki müze/sanat mekânının kahveleri şehirde en çok kullandığım kahveler.

The Shed

David Lynch’i de Atlamayalım

NYC’nin sanat gündeminde David Lynch’i görünce tabii gitmemek olmazdı. İki eski öğrencimle buluşarak Sperone Westwater’daki Squeaky Flies in the Mud sergisine gittik. Lynch’in işleri gayet ilgimizi çekse de Norman Foster ve ortakları tarafından tasarlanan galeri (2010) pek ilgimizi çekmedi, bir süre sadece üst katlar arasında hareket eden bir oda niteliğindeki asansörü çözmeye çalışmak dışında... Üst katları görmediğimizi de eklemeliyim. Lynch’in tablo ve lamba-heykellerinin yer aldığı bu serinin bir kısmını burada paylaşıyorum.

David Lynch, Squeaky Flies in the Mud, Sperone Westwater, 2019

Aralık Ayında Renzo Piano da New York’taydı

Büyük usta Renzo Piano, Columbia Üniversitesi Manhattanville (Harlem) yerleşkesine katılan ilk/son yeni binanın mimarı olarak, tasarladıkları bu binada −The Forum− bir konferans vermek üzere üniversitedeydi. Girişte çok uzun bir sıra oluşmuştu, ben de konuşmayı ancak salon dışındaki ekrandan izleyebildim. Önden bir sunuş ve sonrası sohbet şeklinde tasarlanmış “On Designing an Inclusive City” başlıklı bu konuşmada Renzo Piano’nun vurguları da herhalde konunun ‘kapsayıcı şehirler yaratmada mimarlığın rolü’ olması noktasında, kamusal yapıların/alanların önemi, potansiyelleri ve ‘güzellik’ olgusu üzerineydi. Sunuşuna pek çok mimarın muhtemelen en iyi bulduğu binalardan biri olan (benim için öyle) Pompidou Merkezi’yle başladı ve San Francisco’daki Bilim Müzesi, Jean-Marie Tjibaou Kültür Merkezi, Whitney Amerikan Sanatı Müzesi ve Stavros Niarchos Kültür Merkezi gibi (son dönem master piece’i olduğunu düşünürüm) örneklerle devam etti. (Kamusal) binaların insanların bir araya gelmesine vesile olmak noktasındaki yeriyle birlikte bu binalar üzerinden mimarlığın iklim meseleleriyle ilgili olarak da alabileceği pozisyonlara değindi.

Ve ilginç bir şekilde, konuşmasının asıl vurgusu güzellik olgusu oldu. İlginç, çünkü bu konular bizim coğrafyamızdaki mimarlık ortamlarında pek konuşulmaz (Mimarlıkta estetik olgusu üzerine doktora yapmış ve dersler veren bir mimar-akademisyenin sitayişi sayabilirsiniz bunu). Renzo Piano da benzer bir tespitle güzellik olgusunun konuşulması gerektiğine işaret ederken (babacan bir dille) hayli iddialı şu cümleleri kurdu: Bir yeri güzellik için yaratırsınız... güzellik insanları bir araya getirir... güzellik paylaşımın aracıdır... güzellik dünyayı kurtaracak olan şeydir!

Sunuş sonrası Columbia Üniversitesi’nin başkanı Lee Bollinger ile yaptığı söyleşide ise daha çok üniversite yerleşkesinin gelişimi konuşuldu.

Columbia Üniversitesi, The Forum

Ve David Rubenstein Atrium’da Sıra Dışı Bir Caz Grubu

Şimdi bir sıçrama yapayım... Geçen gün (9 Nisan 2020) Lincoln Center’dan şöyle bir e-posta geldi: “Given the ongoing impact of the COVID-19 pandemic, we have made the difficult decision to cancel this summer’s Lincoln Center for the Performing Arts programming, including Midsummer Night Swing, the Mostly Mozart Festival, and Lincoln Center Out of Doors. These festivals have brought great joy to New Yorkers for decades, in ways only extraordinary, fearless artistry can.”

Çok etkilendim! Bu, Lincoln Center’da katılmak istediğim performanslara gidememekten çok çok daha fazla bir şeydi. Şu sıra her gün duyduğumuz ‘kilitlenme/karantina’ [lockdown] kavramı ve içinde bulunduğumuz durumun ne anlama geldiğini hiç bu kadar kuvvetli hissetmemiştim... Ve bu parantezi kapatıp, Aralık 2019’da Lincoln Center, David Rubenstein Atrium’da katıldığım Karuna Trio’nun etkileyici ve ilginç performansından iki parçayla sizi baş başa bırakayım (İkinci parçaya ilişkin ‘ilginç’ nitelemesine sizin de katılacağınızı tahmin ediyorum).

Karuna Trio, David Rubenstein Atrium, Lincoln Center, Aralık 2019

Penceremden Bir NYC daha

Şehir yerinde duruyor ama
başka bir şehir ‘anymore’

Ve sevgili öğrencilerime: Her şeyi kesitler üzerinden düşünmek gibi bir alışkanlığımız, hatta takıntımız var, değil mi? Manhattan’ı da artık hep yoğun ev içi yaşamıyla hayal eder oldum... Şu sıra ‘Stüdyoda olsak, bu durumu çok iyi temsil ederdik’ diye düşünmeden kendimi alamıyorum.

{Tüm fotoğraflar ve videolar aksi belirtilmedikçe: Ayşe Şentürer}

Ayşe Şentürer, Manhattan, New York, sanat