NY | NY [01–30 Kasım 2019]
Kozmopolit New York

New York’ta genç Türkler

NYC’de yeterince Türk tanıdım mı derseniz, hayır, fakat böyle bir alt başlık oluşturacak kadarını tanıdım sanırım. Tabii bunların önemli bir kısmı mimar ve İTÜ’lü; fakat küçük bir grup genç müzisyenle ve hocalarıyla da tanışma ve onları dinleme fırsatım oldu. Yenilikçi bir caz müzisyeni ve kâğıt üzerine duvar resimleri bir kütüphaneye yerleştirilmiş genç bir sanatçıyla da. Kuşkusuz, gurur duyuyor ve duygulanıyorsunuz; bu da neyse, daha ikinci gün ‘Ne işim var burada!’ krizini atlattıktan sonra gittiği her yere ‘bizim mahalle’ demeye başlayan, yeni yerlere hızlıca ısınan birisi için… Tabii bir yeri sevmek için ille de orada doğmak gerekmiyor, fakat işte böyle bir şey de var; insan ait olduğu coğrafyanın insanlarının başarılarından, sanki diyeceğim, bir başka mutluluk duyuyor. Ben The Festival of New’da gördüklerimden, izlediklerimden, insanlık adına çok gurur duydum, mutlu oldum ve umut doldum. Kuşkusuz! {1991’de ilk kez ABD’ye hem de bir yıllığına gelirken, anneme “Dünya insanı olma zamanım geldi” demiştim. Arkamdan sesini komşular duyacak kadar hıçkıra hıçkıra ağlasa da gidişimi desteklemişti. Yıllar sonra o günü komşularımızdan dinlemiştim... Canım annem. Hayatı boyunca bizleri koşulsuz destekledi. Babam da öyle; sadece onu erken kaybettik.}

NYC’de çeşitli mimarlık ofislerinde çalışan, yüksek lisanslarını Princeton, Columbia, Harvard, New School’da yapmış
(hemen hepsi bizim stüdyodan geçmiş) İTÜ’lü bir grup mimarla bir akşam yemeği (ben solda ortada, solumdan doğru
Ece Yetim, Deniz Önder, Hazal Seval,
Ece Cömert, İrem Yıldız)
Mimar, NYIT’de öğretim üyesi,
Beyhan Karahan’ın evinde bir
oda müziği konseri. Müzisyenler:
Stevens IT öğretim üyesi Chamber Music Society Musica Mundana kurucusu
Ayşegül Durakoğlu (piyano);
her ikisi de pek çok ödüllü müzisyenler Yiğit Karataş (keman)
ve Emirhan Tunca (çello) 
Kayıt: Padişah V. Murad’ın
“Polka Mazurka”sı (diğer grup üyesi Columbia Teachers College öğretim üyesi Laura Falzon [flüt])
Sanatçı Barış Göktürk’ün Zeynep Çelik’in Displaying the Orient: Architecture of Islam at Nineteenth-Century World’s Fair adlı kitabından hareketle yaptığı çalışma
ve Columbia, Butler Kütüphanesi’ne yerleştirilmiş hâli,
fotoğraflar: Barış Göktürk

Avrupalı mimarların NY geçişi

Columbia GSAPP ve Cooper Union-Mimarlık bir yarışta gibi; bu okullardan birinde görünen bir konuşmacı hemen diğerinde de beliriyor ya da öylesine denk geldim. Böylece Avrupalı iki mimarı dinleme fırsatım oldu. Bunların ilki, Cooper Union’da, başından sonuna ilgiyle izlediğim, ilk binasıyla Burçin Yıldırım’ın Polonya gezisine dair yazılarında karşılaştığım Barozzi Vegia Architecture adına konuşan Fabrizio Barozzi’ydi. “A Sendimental Monumentality” başlıklı konuşmasına, tasarım sürecine manifesto yazarak başladığından söz ederek girince (manifesto yazımı stüdyoda kullandığım tasarım yaklaşımının bir parçası olduğu için) daha da ilgimi çekti. Akabinde, tasarlarken yere ait özel durumları –toplumsal, kültürel, kentsel, mimari− bulup çıkartmaya çalıştıklarını, bu tutumun kentsel stratejilerini belirleyen ve mimarlıklarını farklılaştıran unsur olduğunu, böylece ortaya çıkan özellikleri de saf bir biçim ve brütal bir materyal anlayışla ‘duygusal anıtsallık’ olarak adlandırdıkları bir mimarlığa doğru taşıdıklarını anlattı. Örneğin −uluslararası bir yarışmayla aldıkları− Polonya, Szczecin Filarmoni projesini yaparken, daha önce aynı yerde bulunan binanın cephe karakterini, şehrin konser kültürünü ve kamusal mekân anlayışını dikkatle incelediklerinden ve projeyi buradan doğru geliştirdiklerinden söz etti. En son anlattığı proje ise, öncesinde pek rağbet görmezken sonrasında Zürih’in en gözde yerlerinden biri hâline gelen Tanzhaus [Dans Okulu] ve onunla oluşturulan promenattı; bu binanın detaylarını nasıl geliştirdiklerine uzunca yer verdi ki detaylar projenin kendisiydi! Konuşma öğrencilerin yer aldığı ve soru sorduğu bir panelle bitti, çok isabetli soru ve değerlendirmeler geldi. {Bana bir zamanlar lisansta verdiğim bir seçmeli dersin dönem sonunda öğrencilerin yönettiği 109 tartışmalarını hatırlattı. Bunların birinde öğrencilerimiz mimarlara, “Üretilen eleştirel düşüncelerin sorgulayıcı pozisyonu, zaman içerisinde sorgulanana dönüşerek ilerlememizi sağlayan döngüsel kurguyu oluşturmuştur. ... Panel bu enerjiye sahip oldukları düşünülen birtakım genç insanlarla eleştirel düşüncenin bugününü irdelemeyi amaçlar, koltuklarınızdan kalkabilirseniz bekleriz” diye seslenmişti. [GMD & TY - Panel 3: “Eleştiri ve Yaratıcılık Aracılığında Tasarım”, Arredamento Mimarlık, Nisan, 2015, s. 88-103]}

Szczecin Filarmoni,
kaynak: Barozzi Vegia Architecture
Zürih Dans Okulu,
kaynak: Barozzi Vegia Architecture

Columbia GSAPP’de izlediğim diğer Avrupalı mimar ve öğretim üyesi, son dönemde İsviçre Ulusal Müzesi ek binasıyla ön plana çıkan Emanuel Christ’ti. Christ “Between the Ideal and Real: Architecture’s Next Generation” başlıklı konuşmasına mimarlığın diğer yönlerinin yanı sıra kültürel ve politik bir alan olduğu ve toplumu değiştirebileceği vurgusuyla başladı. Tehlikeli olmakla birlikte anıtsal olana gözlerimizi kapayamayacağımızı, toplumsal olanın kaçınılmaz olarak anıtsal olduğunu, dolayısıyla bugün anıtsal olanın ne olduğunun sorulması gerektiğini ve yaptığı şeyin de new monumentality olduğunu belirterek konuşmasın sürdürdü. Bu çerçevede, burada ve şimdi, burada ve yeni olanın ne olduğu, formun sürdürülebilirliği gibi konulara dikkat çekti. Ayrıca bu esnada, anıtsallık tarihinden bir değerlendirme ve ABD’deki stüdyo çalışmalarından bir seriyi izledik.

İsviçre Ulusal Müzesi Ek Binası

Bir yanda ‘anıtsal’ bir yanda ‘kırsal’

Ekoloji meselelerine hemen yapıştırılan özellikle tasarım odaklı sürdürebilirlik tartışmalarını başından beri yapay bulmuşumdur; çünkü bir binanın iklim, coğrafya, yer ve yaşantıya ait özellikler dikkate alınarak tasarlanması mimarlığın olmazsa olmazlarındandır ve oikos kavramı kadar da eskidir. Evet, bu tutumun anlam ve öneminin altının çizilmesinde, mekanik dünyaya karşı organik dünya görüşünü öneren, onun karmaşık, çoklu yapılarının altını çizen modern, modern sonrası dönemin ve bu yönde geliştirilen doğa, temel ve sosyal bilimler ve felsefeden gelen çalışmaların önemli bir katkısı olmuştur. Bununla birlikte içinde bulunduğumuz iklim değişimine kadar gelen meseleler bize modern dönem mimarlığının bir hediyesi de değildir: Örneğin Bauhaus konum, yer, yön gözeten, profesyonel olarak tasarlanmış öncü bir yapıdır ve okulun kurucuları mimarlık eğitimine bunu dahil etmiştir.

Diyeceğim, sürdürebilirlik ve bağlı olduğu konuların mimarlık tarafından içerilmesi şarttır; fakat içinde bulunduğumuz yakıcı iklim krizi haklı olarak ekolojiye ilişkin meselelerin öne çıkmasına yol açmış, bu da bazı akademik kurumları ve mimarları bu alana yönlendirmiştir. Ben de önümüzdeki dönemde bu konulara daha da yakınlaşmak üzere stüdyoyu sürmekte olan gelecek vizyonu ve metropol araştırmalarıyla birlikte küçük kent, kasaba, şehir dışı, kırsal gibi konu ve kavramlara yöneltmeyi planlarken, Columbia GSAPP’de “Ruralism Dialogues” [Kırsallık Diyalogları] başlıklı bir toplantı düzenlendiğini görünce katılmak istedim. {Bu arada, sıkça yaptığım gibi Deleuze’ün organik rejime göre daha mümkün olduğunu gösterdiği inorganik rejimine de gönderme yapmak isterim: Yani eylemselliğin doğrusallığı içindeki sıkışmışlıktan bizi çıkartan, hareket-imgeye karşı –hadi diyelim onun yanında– ‘zaman-imge’nin yani inorganik olanın imkânlarına.} Böyle bir niyetle gittiğim bu toplantıda Noah Chasin’ın yaptığı transect çalışmalarına odaklı ilk sunuş beni pek memnun etti. Daha toplantı esnasında, o dönem stüdyoda şu anda doktorada öğrencim olan Erenalp Büyüktopcu’ya “Ben transection’ı stüdyoya taşıdığımda yanlış yazdığım zannediliyor ve transaction olarak düzeltiyordu; burada ise uzunlamasına kesitlerin ve transection kavramının öneminden söz ediliyor” diye yazdım. Bazılarınınki daha fazla olmak üzere, tüm sunuşların dikkat çekici yönleri vardı. Böylece “Ruralism Dialogues”larını dinleyip Avery Hall’dan ayrıldım.

Ve kır ile kent arasında bir yer: Dia Beacon

Dia Art Foundation’ın müzesi Dia Beacon ilginç bir şekilde, önceden endüstriyel amaçlarla kullanılan bir binada ve kırsalda, kentsel bir yapı ve program olarak karşıma çıktı! Deniz Önder’in tavsiyesiyle, herkesin yılda en az bir kez yaptığı bu geziyi ben de yaptım. Heybetli Grand Central istasyonundan, kuzey hattı treniyle Hudson Nehri boyunca, bazen neredeyse nehrin üzerine çıkacakmış gibi, sonbaharın masalsı ortamı içinde bir buçuk saat süren bir tren yolculuğu sonrasında beş dakikalık bir yürüyüşle bu büyük büyük galeriye varıyorsunuz. Kurum, 1974 yılında öncü bir sanat mekânı olarak açılıyor ve (Yunanca) ‘vasıtasıyla’ anlamına gelen Dia adını alıyor. Chelsea’daki binalarına sığamayınca kurucuları iki saat mesafede bir yer bakmaya başlıyor ve Up-State New York’ta Hudson Nehri kenarındaki Beacon kasabasında yer alan eski bir bisküvi kutusu fabrikasını (1929) alarak çok büyük bir galeriye dönüştürüyorlar ve 2003 yılında Dia Beacon adıyla açıyorlar.

İlginç tesadüf, bu fabrikayı bir sanat merkezine çeviren Arjantin asıllı mimar Galia Solomonoff ile “Ruralism Dialogues”da karşılaştım. Sunuşunda Dia Beacon’un yapım sürecinden de bahsetti ve maliyetini yeni MoMA ile karşılaştırdı: Biri 27 milyon, diğeri 700 milyon dolar. Arada bir uçurum söz konusu; bu yönüyle de kentsel-kırsal ikileminde önemli bir tartışma aralığı açıyor. Dia Beacon’da Andy Warhol’un Studio 54’te yaptığı basılı materyal üzerine resimlerden, Richard Serra’nın mekânsal yerleştirmeleri ve Louise Bourgeois’nın örümceğine pek çok önemli çalışmayı görmeniz mümkün. Ben ise burada Dan Flavin’in ışık (immaterial) ile monumental olanı irdelediği, sergiyi gezeni de içine aldığı çalışmalarına yer vermek istiyorum. {Ayrıca, bildik gibi olsa da, çikolata kutusu fabrikası üzerinden de şöyle bir şeye dikkat çekmek: Paketleme yoksa ürün de satış da yok! Bugün daha da fazla böyle, çünkü malum her şey bu defa internet üzerinden satılıyor. Yani karton kutu yoksa Amazon ve benzerleri yok!}

Dia Beacon
Dan Flavin’in ışık yerleştirmelerinden,
Dia Beacon

Fransa’dan doğru Jacques Ranciére rüzgârı: “Distribution of Sensibility”

Şu ana kadar (Mart 2020) New York’ta katılabildiğime en çok memnun olduğum toplantı Cooper Union Mimarlık Bölümü’nün ev sahipliğinde düzenlenen, Ranciére’in “How does architecture distribute the sensible?” [Mimarlık duyumsamayı nasıl yayar?] sorusunu yükselten, Ranciére’in kendisinin de katıldığı toplantıydı. Joseph Bedford’un moderatörlüğündeki toplantının konuşmacıları Peggy Dreamer, Anthony Vidler, Michael Young, Joan Ockman’dı. Son iki saat de Ranciére’in bu sunuşları değerlendirmesine ve tüm konuşmacıların katıldığı panele ayrılmıştı.

Dreamer’ın “The (working) subject of architecture” başlıklı sunuşunu biraz kaçırdım, notlarım arasında imperfection [kusurluluk], subjectivity [öznellik] ve “Ruskin versus BIM” gibi başlıklar var. Neyse ki toplantı kitabının bir yıla kadar yayımlanacağı bilgisi verildi! Vidler video konferansla yaptığı “Architects are utopian narratives” başlıklı sunuşunda, Ranciére’in duyumsama rejimi ve “Ütopya bilimin anasıdır” söylemine gönderme yaparak, özgürlük için hayalin, vizyonun öneminden; dünyaya dair bir bakış oluşturmada ütopyanın en etkili yol olduğundan; şimdi/gerçek içinden bir ütopya kurmanın imkânlarından söz etti. Söz salona döndüğünde, “Corbusier is not an utopian but a visionary” diyerek tartışmaya katılanlardan biri de D. Agress’ti. “The interruption of the image” başlıklı sunuşunda Young, bir yandan etik olmayan imgelerin gerçekliği nasıl kesintiye uğrattığından ve imgenin cazibe yaratmak için değil bir fikri ortaya koymak için kullanılması gerektiğinden söz ederken, bir yandan da bir dizi örnekle imgenin, kolaj ve montajın tarihine dair bilgiler aktardı ve sonunda sözü günümüz imge teknolojilerine, foto-montaj, data-montaj, çözünürlük meselelerine getirdi. Young’ın Ranciére referansları onun etik, estetik ve poetik rejimlerinden geliyordu. Montajın önemine gönderme yapan bu sunuşa salondan gelen “How is reality constructed through aesthetics of montage?” sorusuna şu notu yazmışım: “MONTAGE: Abstraction + Materiality >> POLITICAL STATEMENT.”

Ockman’ın “An Apparatus for Emancipated Spectatorship” başlıklı konuşması en çok dikkatimi çeken sunuş oldu. Öğrenciliğinde yaptığı tiyatro odaklı diploma projesi aracılığıyla seyirci ile sahne arasındaki duvarı tartıştığı bu sunuşta Ockman, seyircinin ilgisini ortama aktaran devrimci Brecht tiyatrosundan; montaj kuramını da kullanarak seyirciyi gözlemciye dönüştüren Sovyet avangart tiyatrosundan; seyirciyi merkeze, oyuncuyu onun çevresine alan ve böylece ‘dil ve entelekti aşarak duyumu yakalayan’ tiyatro örneklerinden bahsetti. Son olarak konuyu günümüz toplumu ve seremonilerine getirdi ve bu noktada Ranciére’in estetik politikası ile günümüz medya-izleyici ilişkisi üzerine görüşlerine yer vererek sunuşunu tamamladı. Ben de burada, Ockman’a referansla, o esnada Ranciére’den alıntıladığım fikir verici bir pasajı paylaşayım: “... spectator acts a commentator intellectual... to make their own ‘story.’ … [This] new intellectual adventure ... requires spectators who develop their own translation in order the appropriate the ‘story’ and make it their own story. An emancipated community is a community of narrators and translators.” (J. Ranciére, The Emancipated Spectator, 2008)

Toplantının ilginç yönü, Ranciére’in bu sunuşlara salondan sorular yönelterek katılmasıydı ki o esnada görüşlerini doğrudan dinleme fırsatı bulduk! Onun bu dört sunuşa ilişkin yorumları ve sonrasındaki panelden (kendi satırbaşlarım niteliğindeki) notlar olarak şunları aktarabilirim:

Duyumsamanın yayılımı +
Mekânın yayılımı = Mimarlık
Hareketliliğin yayılımı = Mimarlık
...
İmge (oluşturma) bir değiştirme/tadilat sürecidir ve bu, imgenin hiyerarşik düzenleri kesintiye uğrattığı anlamına gelir.
Montaj duyumsamayı yayar; montaj mimarlığı kamusal hâle getirir (Archigram’ın yaptığı şey de budur).
Gelenek beceride mükemmeliyet ihtiyacındadır (Beaux-arts’da olduğu gibi)
(Oysa ihtiyacında olunan) Özgürlüktür!

İlerleme hattı kusurluluktan [imperfection] geçer.
Mimarlık −düzeni bozmak, insanları ayırmak yerine bir araya getirmek üzere− nasıl ‘kusurlu’ hâle gelebilir?
...
Toplumsal eşitlik/özgürlük [emancipation] ifadesi... boş zamandır, tartışmadır.
Bir binanın kurulumu, duyumsanır bir dünyanın kurulumudur.
...
Büyük tiyatro... Bastil’de başlayan Fransız devrimidir.
...
Akışkan peyzajlar.
Mimarlık hareketliliğin, hareketli yüzeylerin dağıtımı, yayılımıdır.
Sovyet Devrimi dönüştürücü bir hareket sanatıdır... sahne ve seyirci arasındaki ayrımın evrimidir ve yeni bir medeniyet yaratmıştır.
(Avangart) Sovyet mimarlığı, teatral mimarlık yeni bir yaşam biçimini simgeler.
...
Günümüzde süreklilik ve hareketlilik.
Hareketin zorunluluğu... (Bu tutum ör: Koolhaas’ın kütüphanesini bir peyzaj hâline getirmiştir).
...
Mimarlığı konumlandırmak.
Estetik rejimde mimarlık paradoksal bir pozisyona sahiptir...
Aralıklar/müdahaleler keşfedilmek durumundadır!
Mimarlık tüm sanatlar için bir model oluşturur.
...

Ranciére’in bu görüşleri, daha önce yakından tanımasam da, çok büyük ölçüde katıldığım, stüdyoda tasarım yaklaşımımda ve doktora derslerimde yer verdiğim görüşler ve tutumlar arasında. Örneğin mimarlığın doğası gereği çok katılımcılı konumu, zeminle ve zamanla ilişkisi onu zaten sanatın taşıması istenen pozisyona getiriyor ve mimarlık rahat bırakılsa ‘kusurluluğa’ çok açık...

Jacques Ranciére: “How does
architecture distribute the sensible?”
Cooper Union, Rose Auditorium

Mimarlık eğitimi yuvarlak masada: “Deans’ Roundtable”

Kozmopolit New York bölgeden katılımlarla da kendini çeşitlendiriyor! AIA’daki mimarlık eğitimi odaklı bu toplantının katılımcıları da ABD’nin kuzeydoğu kıyısındaki mimarlık okullarının dekanlarıydı. Moderatör John Massey, bir mimarlık okulunu ayakta tutan sistemler olarak, ‘öğrencilere kazandırılanlar, kurumsal pozisyonlar, sürdürülebilirlik, sanatsal-estetik bakış açıları’ başlıklarını içeren bir panel hedeflediğini söyleyip tartışmayı başlattı. İsim kartını dik konuma getirmenin söz isteme biçimi olduğu toplantıda dekanlar öğrenci ve mimar sayıları, öğretme biçimleri, mimarlığın farklı alanlarla ilişki kurması, gelecek, kamusal mimarlık, uluslararası değerler, estetik, etik kodlar, iklim krizi, politika, toplumsal bilinç, gayrimenkul, genç insanlar ve değişim talepleri, mimarlığın nasıl öğretileceğinin öğrenilmesi gibi konuları gündeme getirdi. AIA’daki bu büyük kare masa gösterdi ki ünlü bir okulun dekanı olmak ve konuşmak o kadar kolay değildi! Birkaç genç mimardan da okulların eğitim politikalarına yönelik sıkı eleştiriler geldi. Söz yine masaya döndüğünde, moderatör, toplantıdan çıkan sonuçlar olarak ‘tasarım eşitliği, akademik yenilik (mimarlığın nasıl öğretileceği üzerine araştırma), mimarlık aracılığında değer üretme, iletişim, kamusal politikalar, geleceğin müşterisinin eğitimi’ başlıklarının öneminin altını çizdi ve toplantıyı kapattı.

Deans’ Roundtable, AIA

Ve NY | NY

Ve ben de yine bir ‘penceremden NYC Manhattan’ fotoğrafıyla bu metni bitiriyorum. Merak etmeyin, yazılar sürecek fakat belki başka bir pencereden... (Derken koronavirüs salgını belirdi, bakalım New York metinlerini nasıl etkileyecek.)

Karda NYC Manhattan
{Tüm fotoğraflar ve videolar aksi belirtilmedikçe: Ayşe Şentürer}

Ayşe Şentürer, Dia Beacon, Jacques Rancière, kent, Manhattan, metropol, mimarlık, New York, şehir