NY | NY [15–30 Eylül 2019]
İçi Seni
Dışı Beni Yakar:
NYC-Manhattan

NYC Notları Üzerine

Çokça seyahat eden, fotoğraf çeken, notlar alan, kısaca biriktiren biri olarak bu notları hep toparlamak, paylaşmak istemişimdir. Büyük ölçüde de bunu yaptım. Yani bende saklı kalmadılar, fakat bu defa daha düzenli yazmak ve paylaşmak istiyorum. Bu konuda üzerimde epeyce bir baskı olduğunu da söylemeliyim; öğrencilerim, arkadaşlarım, yakın-uzak çevrem böyle bir beklenti içinde. Ve evet başlıyorum… Fakat öncesinde, —artık akademisyen oluştan mı, mimar oluştan mı yoksa kişisel mi, bilmiyorum—nasıl bir şey tasarladığımdan da bahsetmek isterim. Merak etmeyin sürprizleri bozmayacağım. Paylaşımların içeriği şu an yaşadığım NYC üzerinden ve uzantısında ‘kent, yaşam/sokak, müze/sanat ve mimarlık’ üzerine yorumlar olacak. İlk etapta biraz geriye sarıp yazacağım, zamanla kendi ritmini bulacak. Tabii olmazsa olmaz, bilen tahmin eder, seride her bölümün ‘kritik bir başlığı’ ve metinlerin —bilmem metin mi demek lazım, “imge ağırlıklı metin içeren anlatılar” diyebiliriz sanırım— katmanlı bir yapısı olacak. Belki biraz da bilgi içerecek…

İçi seni dışı beni yakar

1991’den beri aralıklarla New York’a gelirim, malum dünya başkenti, ülkeler üzeri… Sanatın (bir dönem) merkezi, çok büyük bir liman, ticaret/para ağı bir kent, fakat beni en çok etkileyen özelliği insan profilindeki müthiş çeşitlilik ve kentin ızgara dokusunun olağan tekrarına karşın bitimsiz ve farklılaşarak akan yoğun yaşam ritmi. Ve yedi haftadır —bir şekilde sevdiğim— bu şehre adeta bir maket gibi, hatta avucumun içindeymiş gibi, karşıdan bakıyor, ışıkla değişimini izliyor, dayanamayıp fotoğraflıyor, fotoğraflıyor ve sonra bir köstebek gibi içine dalıyorum. Bu durumların hiçbiri metaforik değil! NYC-Manhattan o prizmatik, dikit, ağırlıkla cam, ışıltılı yapısıyla önce bir maket gibi karşımda ve sonra hem de tüm kiri ve pası ile önümde duruveriyor ve evet Lincoln Tunnel’dan, yeraltından doğru içinde beliriveriyorum…

Penceremden NYC-Manhattan

Bir şehri gezerek, yürüyerek deneyimlemek onu tanımak için çok önemli bir imkân, bir diğeri ise akademik ortam. Hep bundan daha lüks bir şey yoktur diye düşünmüşümdür; birileri hem de detaylıca, dikkatlice araştırıyor, hazırlanıyor ve size sunuyor, görüşünüze açıyor. Bir akademisyen ve tasarım stüdyosu yürütücüsü olmanın avantajı ve buraya gelişimin statüsüne uygun olarak (Research Scholar) ayağımın tozuyla Parsons School of Design’da, Prof. Brian McGrath’ın davetiyle katıldığım yüksek lisans seminer ve jürileri aracılığında Manhattan’ın yanı sıra Bronx, Queens, Brooklyn ve Staten Island üzerinden de NYC’ye giriş yapma imkânı buldum, buluyorum… Davetli olarak geldiğim okul ise 20. yüzyıl başından beri kentte önemli bir kurucu üye olmuş The New School. {Bu konu bir sonraki anlatının başlığı olacak.}

NYC haritası,
kaynak:
Containing the Chaos

NY’a giriş yaparken birkaç yayına gönderme yapmadan da geçemeyeceğim. Bunlar: NY güzellememe paralel olarak Rem Koolhaas’ın Delirious New York: A Retroactive Manifesto for Manhattan’ı (1978); kentin gelişimi ve Delirious New York’tan, Bernard Tschumi’nin Manhattan Transcripts’ine NY üzerine yapılmış çalışmaları da içeren Hilary Ballon’un editörlüğünde The Greatest Grid: The Master Plan of Manhattan, 1811–2011 (2012); bu son dokuz ay sabbatical alarak NY’a gelişime ve daha önce yaptığımız NYC projelerine heyecanla destek vermiş olan sanat ve mimarlık eleştirmeni Jayne Merkel’in önermiş olduğu Robert Kahn’ın “City Secrets” serisinden Manhattan: The Essential Insider’s Guide kitabı (2011); NYC’ye altyapısıyla daha yakından bakabilmek üzere, Kate Ascher’in The Works: Anatomy of a City kitabı (2007); ve Columbia GSAPP öğretim üyesi Enrique Walker’ın (yine o dönem bize tavsiye etmiş olduğu) NY ve Manhattan’ın gelişimini anlamada çok yararlandığımız sekiz serilik bir belgesel olan Ric Burns’ün New York: A Documentary Film’ini (1999) önereceğim.

Binalar bahane, şehirde dolaşmak şahane… mi?

Bununla birlikte kuşkusuz asıl heyecan verici olan sokaklarında salınarak, hatta avarece dolaşarak bir kente katılmak… Eh ne dersek diyelim, kentlere yeni eklenen binaları görmek de biz mimarlar için hep ilk sırada yer alır. Ben de bunu bozmadım ve doğruca 34. Cadde’ye, daha önce diploma projesi olarak da çalıştığımız, High Line’ın Manhattan’ın orta kısmından giriş/başlangıç noktasındaki, tartışmalı Hudson Yards projesi içerisinde yer alan The Shed ve Vessel’ın bitmiş hâllerini görmeye gittim. Ve 30 Hudson Yards binasından, yani şehir tarafından alana giriş yaptım.

30 Hudson Yards Building

İçinde, ofis, konut, dükkân ve restoranların yer aldığı, ‘içeriden de dışarıdan da sizi yakan’ 30 Hudson Yards binası, ne diyelim, hacimli ve yüksek (gök-delen), cam, yeni bitmiş, şık bir Manhattan binası. Hell’s Kitchen’daki yerel gruplar her ne kadar alanlarını korumaya çalışsa da, konutları muhtemelen dünyanın en varlıklı kişileri tarafından iskân edilebilecek pahalılıkta bir bina kompleksi. Kompleks henüz public çatı katlarıyla açılmamış olsa da zeminde ve High Line kotlarında çalışıyor. Şehre ‘açılmış’ yani. ‘Kapitalizm övgüsü, döngüsü’ içinde bir dizi pahalı dükkânın/markanın yer aldığı caddeden girişte sizi bir de galeri karşılıyor, hem de Avant Gallery. Eh bir galeriyle karşılaşmak, adı da ‘Avant’ olunca, nerde olursa heyecan verici, girişteki ilk resimlere yaklaşıyor ve “ne kadar mimarca” derken çizerin/ressamın mimar ve bir sokak sanatçısı olduğu ortaya çıkıyor (Kolombiyalı LaSsO) ve 30 Hudson Yards binası içindeki galerinin de sokak sanatını galeriye taşıdığını anlıyorsunuz. Yani sokak sanatı da, muradı buysa, galeriye giriyor ve satışa çıkıyor. Sonra binanın içinden geçerek Hudson River’a doğru yönelince tüm parıltısıyla Vessel ve Shed ile karşı karşıyasınız. {Bu akşam, 11 Kasım, Columbia-GSAPP, Avery Hall, Wood Oditoryumu’nda Elizabeth Diller’ı dinleyeceğim, sanırım bu binasından da bahsedecek —ve dinledim… İyi bir konferanstı, yeni MoMA’dan başlayıp, uzunca High Line, oradan Moskova’da yaptıkları park ve Shed’in hikâyesine geldi ve sorularla konu NY’a döndü.} Ve evet oldukça kalabalık; herkes, tabii ben de, fotoğraf çekme telaşında, sevincindeyiz. E ne yapalım, şimdi yani… Şaka bir yana teknolojik ataklar bariz, tekerlekler üzerinde hareket eden, açılan kapanan, popüler tabirle sexy bir bina, hem de kamusal/public bir yer! Eh yıllar önce (1930), Atatürk de Yalova’daki evini bir köprü altından taşıttığı raylar üzerinde kaydırtmıştı mı diyelim yani… {Fakat ilginç, Elizabeth Diller da, bu satırları yazdıktan sonra Columbia-GSAPP’de dinlediğim konferansında Shed’deki teknolojinin hiç de yeni olmadığının altını çizdi.} “Public’e de ‘takıksınız’ galiba” diyecek olursanız, evet, yeni değil yıllardan beri ‘takığız’, stüdyoda başrolde, fakat Shed’e giriş de, pek çok yere olduğu gibi biletli ve eğer söz konusu bir konserse epey pahalı olabilir bilesiniz, hele bizim paramızla. Henüz içine girmemiş olsam dahi animasyon ve videolardan izleyebileceğiniz gibi etkileyici…

Avant Gallery (New School da galeride!
ve ‘Henry’ Will Kurtz, 2017-19)
The Shed, NY, 2019
Vessel, NY, 2019

Sokağı mesken tutanlar

Eve dönüş yolunda, Manhattan gridinde yürürken, Manhattan’ın başka yüzleri de içeriden hemen dikkatinizi çekiyor. Sokağı mesken tutanlar… Fakat henüz galeriye girme sırası onlara gelmemiş. Asında bu ‘galeriye giriş’, üzerinde epey düşünüp yazılabilecek bir konu; bir yanda sokak ve sanatçıları diğer yanda kapitalizmin pırıltılı mekânları ve galeriler, öyle ya da böyle bir araya gelmişler... gibi —hani yüz küsur yıldır da bu konuyu tartışıyoruz! Fotoğraf çekerken, çekmek ile çekmemek arasında kalıyorsunuz, utanıyorsunuz, binayı çeker gibi yapıp kaçamakça çekiyorsunuz. Sokağı mesken tutanlar özellikle 42. Cadde ve Madison Square Garden civarında dikkat çekiyorlar, fakat tabii sokakta yaşayanların şehir nüfusunun %10’u olduğu söylenen (muhtemelen epey abartılı) San Francisco ile karşılaştırılamaz. Sokağı mesken tutan bir başka grup ise —doğrusu ilk bakışta anlayamadım ama önünde bekledikleri binanın güvenlik görevlisi veya kapıcısına sorunca (kapıcı/porter, NY’da çok yaygın) durum netleşti— Radio City’deki show’ların tutkunlarıydı! Sokakta oturan, geceleyen, sabahlayan bu grupların derdi de Radio City’deki programları izlemek için bilet almaktı. Şu NY’lular ilginç derken sonra bunların NY dışından şehre gelenler olduğunu da anladım!

Sokağı mesken tutanlar

Müze sanat ve diğer şeyler

New York yalnız insan profilleri, farklılaşan yaşam dinamikleriyle değil sanat yaşantısı (galeri konusuna girememiş olsak da) ve malum müzeleriyle de çok zengin (müze, yine tartışmalı bir konu, fakat sıkça dahil olacağımız için şimdilik geçiyorum). Sözgelimi, Harvard Club of NYC’deki konuşmasında The Met’in (The Metropolitan Museum of Art) Başkanı Daniel Weiss, yılda 7 milyon kişinin —7 milyon!— müzeyi ziyaret etmesinden ve non-profit public bir organizasyon olarak bütçelerini nasıl oluşturduklarından, o arada da Suriye’deki savaşta yok olma riski taşıyan sanat eserlerini nasıl da Türkiye üzerinden irtibata geçerek korumaya çalıştıklarından (samimiyetle) bahsediyordu. Met niye mi girdi araya, çünkü bu defa NY’da ilk müze durağımdı: Terasındaki bir yerleştirmeyi görmek ve o kottan NY’a tekrar bakmak üzere, Guggenheim Müzesi’ne gitmeden önce Met’e uğradım. {Bu arada NY şartlarında iyi bir imkâna sahibim, bu davetlisi olduğum New School’un öğrenci ve öğretim üyelerine sağladığı bir imkân; bazı müzelere indirimli ve MoMA’ya ise sonsuz ücretsiz giriş hakkı var. Yoksa maaşlı-izinli görevli de olsanız bizim için müzeler de pahalı… Ne çok tartışma konumuz var! Bir ara fakültede (İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, sevgili okulumuz), biz öğretim üyelerinin aslında ‘melek’ olduklarını iddia ediyordum: Yani yemek, içmek, uyumak gibi şeylere ihtiyacımız yok, tabii paraya ve pula da, fakat her yerde hazır ve nazır işimizi yaparız, icabında imza da veririz… Hani meleğiz ya.}

“ParaPivot”, Alicja Kwade, The Met
The New Ones will free Us”, 
Wangechi Mutu, kaynak: The Met

İTÜ’de öğrenciyken Frank Lloyd Wright en beğendiğim mimarlar arasındaydı. Bauhaus ekolünden doğru, sıkı modernistler olarak yetiştirilmiş olmamızın da bunda payı vardı muhtemelen, fakat hep söylerim Mies van der Rohe’nin “az çoktur” mottosundan önce annemden “az özdür” deyişini duyarak ve sadeliğe övgüyle büyümüş biri olmanın da bu tür bir bakışın gelişmesinde etkisi vardı muhakkak. Mekânı yatay ve düşeyde, iç dış, doğa yer dinamikleriyle açarken, Art Deco’yu da geliştirmiş Wright’ı Mies’in “az çoktur”u içinden görmeyiz… Fakat Wright’a olan ilgimin mekânsal bir çözümlemeye kavuşması tam olarak, 1992’de onun Chicago’daki evlerini (kapalı bir prizma olan Amerikan evini —Louis Sullivan’ın form follows function ve geleneksel Japon evinden etkilenimiyle de olsa— nasıl dağıttığını) gördükten sonra olmuştur. NY Guggenheim Müzesi’ne dönecek olursam, aşağıdan yukarı olduğundan belki daha da etkili yukarıdan aşağıya bakışı kuran rampası ile ‘hareketi taşıyan’ bir dolaşım elemanının, aradaki-mekânın (son yirmi otuz yılın başat kavramı), nasıl da güçlü ve poetik bir mekânsal etki yaratabileceğini göstermekte, yaşatmakta...

Guggenheim Müzesi, iç mekân

Biraz da Guggenheim’daki sergi içeriklerinden söz etmek istiyorum. Bunların ilki, en üst kattaki galeride sergilenen ve hâlâ yaşanmaya devam edilen ABD’de siyahi olmanın trajedisini gözler önüne seren Basquiat’s “Defacement”: The Untold Story sergisi. Sergi, sokakta, East Village metro istasyonunda gözaltına alınarak New York City Transit Police’de gözaltında ölen Brooklyn’li genç siyahi grafiti sanatçısı Michael Stewart’ın (1958–1983) ölümünü resmeden Jean-Michael Basquiat’ın (1960-1988) resimlerinden, Stewart’ın çalışmalarından, bu konuyu ele alan dönemin diğer sanatçılarının çalışmalarından, yayın vb.’den oluşuyor. Çok çarpıcı! Hem çalışmalar hem de tabii çok genç yaşta, daha neler yapabilecekken yaşamını kaybeden Stewart’ın ölümü ve tabii dünyanın bu hâli! Bir diğeri, bu defa siyahi kadın deneyimine odaklanan Simone Leigh’in küçük bir galeride yer alan, “esnek ve dirençli moda anlatılarındaki form, ses ve metni katmanlaştıran” (sergi metninden kısa bir alıntı) Loophole of Retreat başlıklı ödüllü sergisiydi.

Basquiat’s “Defacement”: The Untold Story, NY Guggenheim
Loophole of Retreat, Simone Leigh,
NY Guggenheim

Artistic License başlıklı altı sanatçının seçkisiyle, 1900’lerin başından 1980’lere bilinen fakat nadir görülen çalışmaları bir araya getiren Guggenheim’daki iddialı ve geniş bir diğer sergide dikkatimi çeken çalışmalardan biri, görünce pek memnun olduğum, Marcel Duchamp’ın —stüdyoda da kullandığımız zaman-imge montajlarını hatırlatan— kendi sanat-üretiminin minyatür yeniden-temsillerini içeren “Box in a Valice” (1935–41/1961) başlıklı çalışması oldu. Kandinsky’nin “Accompanied Contrast”ı da gayet dikkat çekici bir şekilde oradaydı.

“Box in a Valice”, Marcel Duchamp,
NY Guggenheim
“Accompanied Contrast”,
Wassily Kandinsky, NY Guggenheim

Aslında aynı gün, Avusturya sanatını sergileyen Neue Galerie’ye de bir girip çıktım, Gustav Klimt’in “Adele Bloch-Bauer”i de oradaydı… Bir hafta sonra bir girip çıktığım diğer müze ise Whitney Museum oldu ki, o günlerde hâlâ Forensic Architecture’ın Whitney Bienali’ndeki çalışmalarıyla gündeme taşıdığı silah yapımına destek veren Warren B. Kanders’ın başkan yardımcısı olarak müzenin yönetim kurulunda yer alması ve istifasına kadar giden tartışmalara sahne oluyordu… {Kendi ismiyle anılan müzenin kurucusu Whitney’nin NY sanat yaşamındaki yerine ise bir sonraki anlatıda değineceğim. Bu arada, tez öğrencilerimin hani metinde sonraya referans olmazdı dediğini duyar gibiyim, takdir edersiniz bu yazı bir tez değil ‘arkası yarın’ bir dizi.} Whitney Müzesi, High Line’ın diğer ucunu tutuyor ve terasından çok cazibeli bir NY bakışına sahip… High Line ise, belli saatler arasında kapalı bir park olarak çalışsa da, NY’lular High Line’ın onlar için bir proje olmadığını söyleyerek kızsalar da ve bölgeyi hakikaten fena hâlde soylulaştırmış/pahalılaştırmış olsa da, her saatte fakat özellikle gün batımı saatinde üzerinde salınmak, NY’a bakışlar atmak hayli etkileyici…

“Triple Chaser”, Forensic Architecture, Whitney Museum

Sokağın başka bir yüzü…

Bu ilk iki hafta içinde katıldığım birkaç şey daha var ki NYC-Manhattan’ın kamusal/sivil yaşantısı konusunda fikir verici: Bunlardan biri Lincoln Center’ın, kamusal bir kurumdan sokağa/kente doğru bir akış şeklindeki sokak konserleriydi (Lincoln Center’ın ilginç kuruluş hikâyesi ve kentteki pozisyonuna daha sonra dönüş yapacağım). Diğeri ise tüm şehri neşelendiren ve şehrin kimlerden oluştuğunu hatırlatan meşhur ‘Geçiş’ler, bu defaki Hispanic Parade’di ki bu defa sivil toplumdan sokağa/kente yayılan bir kamusallık söz konusuydu…

Hispanic Parade, 5. Cadde, 2019 

Ve bu ilk iki haftayı, gözümü açıp ve kapadığım bir ‘penceremden Manhattan’ fotoğrafı ile bitiriyorum.

NYC, “Manhattan Günbatımı”
{Tüm fotoğraflar ve videolar aksi belirtilmedikçe: Ayşe Şentürer}

Ayşe Şentürer, kent, Manhattan, metropol, New York, şehir