Bir Belgeselci Anlatısı
Pil Üzerine
Bir Söyleşi 2/2
Anlatı, Sahicilik ve Belgeseller

Pil’deki* parçalı, fragmanlarla ilerleyen anlatı yapısı, kalp yetmezliği yaşayan, kalp piline rağmen kolay nefes nefese kalan Faruk’un kesintili yaşam ritmiyle uyum sağlıyor aslında. Yazınsal bir ürün olduğu için belki Mimaroğlu kadar eklektik, kurgu harikası ve bulmacamsı değil ama kullandığın form, karakterin duygu dünyasıyla yakınlık kurabilmemiz için elverişli bir alan açıyor. Kitabı okurken zaman zaman gidip Faruk’u bulmak ve sarılmak istedim. Bende böyle bir şefkat ve sıcaklık duygusu uyandırdı. Böyle hissetmemde (az önce de değindiğim) duygularını günlüğüne yazar gibi filtresiz paylaşmasının önemli bir payı var gibi geliyor. Sanki sosyal medyada bir hesap açmış ve duygularını, düşüncelerini, zaaflarını, pişmanlıklarını, yalnızlığını gün gün, hiç sakınmadan paylaşmış; kendini bize açmış. Ya da bu gözle de okumak mümkün diyeyim. Bana bu kadar geçmesinde bu duygusal saydamlığının etkisi büyük. Mimaroğlu’nu da bugün düşündüğümde beni hâlâ en çok etkileyen kısım, üvey oğlu Rüstem Batum’un birden ortaya çıktığı bölüm. Hiç beklemediğim bir anda tokat etkisi yaratmıştı. İnsanların bugün sosyal medyada da, hatta sinemada da bu sahiciliği, açıklığı daha çok aradığını, böyle itirafçı içeriklerle/filmlerle daha yakından bağ kurduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki yapay zekâ çağında bu gerçeklik/sahicilik ihtiyacının daha da artacağını zannediyorum. Bir yönetmen ve yazar olarak bu konudaki düşüncelerini merak ediyorum.

Faruk’a yaklaşacağım form ve dili ararken, onun kendisini anlatmasını istedim; bu benim anlatıcılığımdan daha doğal olacaktı. Kedi sevgimiz ortak ama mesela ben Demirkubuz’u hiçbir zaman en üste koymadım. O konuşurken ortaya çıktı; Demirkubuz sevgisi ve diğer detaylar. Sahicilik, samimiyet gerçekten çok önemli ama öte yandan kendimizi sergilediğimiz sosyal medya hesaplarımız ne kadar sahici, tartışılır. Pek çoğumuz ister istemez network ve iş için açık tutuyoruz bu hesapları. Dolayısıyla gerçekte ne yaşadığımızı, ne hissettiğimizi sergileyen araçlar değiller. Belgesel dersinde belgesellerin gerçeklerden yola çıkan bir hikâye anlatma türü olduğunu, sahici ve samimi olmanın gerçeklerden daha önemli olduğunu anlatmaya çalışıyorum, çünkü olan biteni çekerken de gerçekliğin size görünen yüzünü çekiyorsunuz. Sosyal medya hesaplarımız da hâliyle bu çağda ayakta durmaya çalışan insanların psikolojik ve toplumsal manzarasını ortaya koyuyor. Dolayısıyla sahici olmadıkları zaman da birer araştırma veya belgesel verisine dönüşebilirler. Yapay zekâ konusunda çok karamsar değilim; imaj ve ses üretmek bizimki gibi ülkelerde pahalı ve yapay zekâ bu açıdan işe yarar deneysel bir araca dönüşebilir. Öte yandan imajın yapay zekâ olup olmadığı konusu iyice derin bir tartışmaya dönüşecek gibi. Bunun sonunda insanın gözünün çektiği ile kolektif hayal gücünün bir çıktısı olan yapay zekâ arasındaki ayrımın gelecekte önemsizleşeceğini düşünüyorum. Mesela Epstein olayı üzerine tuhaf, ilgi çekici yapay zekâ videoları yapılıyor. Bunlar aslında belli oranda yazılan, belli oranda yapay zekâya bırakılan, şans opsiyonu eklenmiş filmler. John Cage mesela bu rastgele imaj fikrini sevebilirdi; yapay zekâ rastgele müzik imkânı da veriyor. Özetle, yaratıcılığın insandan çıkıp doğaya veya makineye dönmesine soğuk değilim; korkum teknolojiden değil, onu elinde tutan teknoloji efendilerinden daha çok. Bu teknolojilere sahip olan bir avuç girişimci sağ ideolojiyle fazla içli dışlı ve alternatiflerin çıkmasına izin vermiyor.

Pil kitabının kapağı, 

yayıncının izniyle

Filmlerinde sesin, ses kurgusunun, müzik kullanımının çok önemli bir yeri ve işlevi var. Eğer Pil bir film olsaydı, nasıl bir ses kurgusu olurdu sence? Hangi seslerle ya da müziklerle kompoze ederdin?

Ben pandemiden beridir çok iyi bir edebiyat okuru değilim. Araştırma-inceleme alanında okunacak çok kitap ve az zaman var, üstelik gerçekten zamanın ağırlığına ve akışına bir şeyler oldu. Geleceksizlik bizi bu zamanın içine hapsetti; “Anı yaşa” diyorlar ya, anı yaşıyoruz artık sadece ve o an (ekranlara bakmaktan olabilir) koşturarak ilerliyor. Bu çağı anlamak için, 20. yüzyıla yeniden bakmak için okunacak çok fazla inceleme, deneme, anı kitabı var. Pil’in her zaman bir belgeselci romanı olarak anılmasını isterim; iyi edebiyat arayan için pilimiz cılızdır. Bunu söyledikten sonra, son yıllarda özellikle edebiyatta sinemadakine benzer bir üslupsuzluk gördüğümü belirtebilirim. Çok aşina bir dil ve duyarlılık gözlemliyorum. Şiiri daha yakından takip ediyorum; form arayışı, deneysellik, günceli yakalama kaygısı, içtenlik çok daha belirgin ve dikkat çekici şiirde. Roman güçlü edebiyat dışında sinemaya yakın, biraz konsensüs; öykü ise nostaljik bir iç dökme. Şiir dille, iktidarla, yaşadığımız boktan hayatlarla sağlam bir çatışma hâlinde. Pil’den film olur mu bilmiyorum ama grafik roman olsun isterdim; süper kahramanların ötesinde insan hikâyeleri anlatan grafik romanlardan çok etkilendim. Pil’de Chris Ware hikâyelerinin izleri olabilir. Ben biraz işitsel görsel bir sinemayı savunuyorum; görseli leke veya resim gibi kabul eden deneysel filmleri çok seviyorum. Sesin bir tık öne çıkmasında da sorun yok. Pil’in müzik tasarımını yakın arkadaşım Koray Kantarcıoğlu yapsın isterdim; onun yerli nostaljik seslerden ilham alan ambient kompozisyonlarını çok seviyorum. 

Biraz da Postbellek’i konuşalım istersen. Yakın zaman önce açtığınız YouTube kanalı Postbellek’i sinema, müzik, kitap, ekoloji ve popüler kültür üzerine yoğunlaşan bir video makale ve mini belgesel kanalı olarak tanımlıyorsunuz. Hangi ihtiyaç ve motivasyonla kurdunuz bu kanalı? Hikâyesini biraz anlatır mısın?

Modernist: Usmanbaş’ın yapımı üç yıl sürdü, bir de üzerine festival süreci ekledik. Başka, daha hızlı ve etkili bir yol bulmalıydık. Kendi çevremizden küçük bir ekiple, kısa ve hemen paylaşacağımız işler yapmaya karar verdik. Filistin’e selam çakmak için, İngiliz deneyselci bir müzisyenin davaya nasıl sahip çıktığını hatırlatmak için Muslimgauze üzerine Elif’le bir film yapmak ve hemen paylaşmak istedik. Tüm dünyadan yazan, yorumlarını paylaşanlar oldu; bu güzel bir şey. Biraz bugün, biraz arşiv derken Postbellek ismi çıktı. Aslında bugünü, 21. yüzyılı anlamak üzerine kurguladık biraz ve arşiv bile ona hizmet etsin istiyoruz. GİT dedik: Güncel, İlginç ve Tartışmalı. Olabildiğince böyle konular. İnsan sonrası, tüm canlıları ve makineleri kucaklayan bir kanal. Herkes ve her şey için adil ve eşit bir dünya özlemiyle. Ekoloji, kitap, altkültürler, popüler kültür, ses, yapay zekâ, video makale: İşte bunların hepsine bugünü anlamak için yaklaşıyoruz.

YouTube gibi hızlı üretilip tüketilen, izlenme, beğeni sayıları ve algoritmalarla şekillenen bir mecrada yaratıcı belgesel, video makale gibi ana akımın kodlarından uzak bir film/video üretimi yapıyorsunuz. Bu durum süre, konu seçimi ve estetik tercihlerinizi nasıl etkiliyor? Fırsat ya da handikap olarak gördüğünüz şeyler var mı? 

Metahaven gibi önemsediğim sanat kolektiflerinin YouTube’a iş üretmesi çok dikkat çekici. Babam Balıkesir Sındırgı’dan çıkan bir hekim ve her zaman halkıyla paralel bir iletişim kurdu; onda hekimlerden beklenen türde bir elitlik hiç olmadı, geldiği yeri unutmadı. Öyle insanlardan çok sıkılır, esnaftan arkadaşlar edinirdi. Çoklu organ yetmezliğiyle hastaneden çıkınca, İzmir’den onu çok seven bir elektrikçi arkadaşı geldi ve ben çalışırken onunla ilgilendi. Bende de benzer bir kaşınma oluyor elit ortamlarda ve bütün bu deneysel hobilere rağmen kendimi sokaktan, genel kitleden farklı hissetmiyorum. Bu nedenle YouTube bana Vimeo’dan daha çekici geliyor. İnsanlığın görsel çöplüğü, gerekli gereksiz arşivi. Onca saçmalık arasında yıllardır aradığınız şeyleri bulabiliyorsunuz. Sürenin kısalığı bizim arzuladığımız bir şeydi; konularda güncel, ilginç ve tartışmalı konulara öncelik veriyoruz ama bugünü anlamak adına konular seçiyoruz. Hemen paylaşmak, hızlı etki en önemlisi. Handikap ise şu: Birileri sıradan bir içerikten rahatsız olup küfürler dizebilir, bizi şikâyet edebilir. Otellerin, AVM’lerin korunaklı spor havuzlarından büyük denize açıldık. Riskler var tabii. Ama Meksikalı bir kolektif Muslimgauze filmini çok beğendiğini ve işbirliğine açık olduklarını yazdı. Bu da hoş bir şey. Arama kanalına Muslimgauze yaz, her gün daha fazla karşınıza çıkma şansımız var. John Cage omzumdan izleyen melek gibidir: Hep bir şeyler denemeye çalışıyorum. Batarsak bile “En azından denedik battık, hayırlısı olsun” deriz.

Modifiye araç kültüründen Muslimgauze’ye, Sultan’ın Orgu gibi tarihsel bir anlatıdan İstanbul’un kedilerine uzanan zengin bir konu çeşitliliği göze çarpıyor. Yayınlanmayı bekleyenleri ve henüz hazırlık aşamasında olanları da düşününce, bu dijital kütüphanenin, sizin ifadenizle, bu “görsel-işitsel hafıza”nın konu ve içerik çeşitliliğinin daha da geniş bir alana yayılacağını öngörebiliriz. Aynı şekilde, her filmin yaratım sürecinde arka planda farklı isimleri görüyoruz. Her yönetmen kendi tarzını, kendi estetiğini ve bakış açısını getiriyor. Heyecan verici bir kolektivizm hissediliyor her aşamada. Bu noktada biraz çalışma yönteminizden söz etmeni istesem? Bir konuyu belirledikten sonra ön çalışmasını yapıp o film için seçtiğiniz yönetmene mi götürüyorsunuz? Yoksa tersi durumlar da oluyor mu? Süreci nasıl yönetiyorsunuz?

Başlangıçta tek başınaydım. Hâlihazırda çok eski arkadaşım olan veya iş yaptığım gençlerle beraber çalışmak istedim ama ortağım Elif yapıma katkıda bulunmak için bana katıldı ve projeler geliştirdi. Yine ailemden Ziya Çakar bizi destekledi. Elif ve ben yapımı üstleniyoruz ama bazı projelerde maddi işbirlikleri yapıyoruz ve yapımı bölüşüyoruz. Ben PostKitap adlı bir 21. yüzyıl kitaplığı bölümü yapıyorum. Makale filmler dışında projeleri tarzına, kurgusuna, gözüne, bilgisine güvendiğim filmcilere bırakmak istiyorum. Bazı bölümler oturmaya başladı; mesela PostEko’yu Levent Çetin yapıyor ve onunla konuları belirliyoruz. Bazen ben çekimlere katılmıyorum, ortak kullandığımız bir Postbellek ekipman arşivi var, oradan istediği bir şey varsa veriyorum. Son dönemde en çok harcama özellikle ses ve ışık ekipmanına gitti mesela. Yine Levent Türkan’ın İstanbul serisi de Gündüz Vassaf ve Kerem Görsev’le bir çizgi yakaladı; konuları belirliyoruz. Ben Postbellek’in kurucusuyum ama bir otorite figürü değilim; çağı anlamaya dönük, güncel, ilginç ve tartışmaktan çekinmeyen her tür konu herkesten çıkabiliyor. Küçük çevremiz içinde sık sık beyin jimnastiği yapıyoruz. Mesela Tabutta Rövaşata 30 Yaşında’yı genç bir arkadaşımız yoğunluktan çekemeyince, Mert “Ben İzmir’den gelirim, Tabutta Rövaşata benim için çok önemli” dedi. Her filmcinin kendi tarzını korumasını ama mecrayı da akılda tutarak klasik yolların dışına çıkmasını, konunun takip edilmesini güçleştirmeyecek şekilde yeni görsel ve işitsel yollar aramasını önemsiyorum.

Bundan sonrası için bizleri neler bekliyor? Hem Postbellek’e hem de kendi sinema ve yazınsal üretimine yönelik olarak ayrı ayrı soruyorum bu soruyu.

Delirmemek için çalışmaya devam. Postbellek sinemacılık sayfamızda yeni bir başlık ve altını doldurmaya çalışıyoruz. Bir yandan kafada kitap pişiyor, o başladıysa engel olamıyor insan, sonra oturup yazması kalıyor. Yarınlar yokmuş gibi tasarlıyoruz Postbellek içeriklerini; ertelemeden, fazla kurcalamadan. Yapılacaksa yapılacaktır. Çok net söyleyeyim: Sinema üretimleri beni epeydir heyecanlandırmıyor; tek tük kurmaca dışı ve kısa filmler hariç. Güçlü bir eleştirim de yok. Hepimiz aynı durumdayız. Film yapmak çok pahalı; ailen zengin değilse kirlenmeden yapmak çok zor. Ben epeydir umutsuzluğa, çaresizliğe düştüğümde edebiyata bakıyorum, okumadığım önemli yazarlara; mesela bu aralar Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi adlı kitabına ya da anılara, günlüklere… Kabul edelim, 20. yüzyılın başından beri Doğu ile Batı ayrımı, modernleşme, sınıflar, aydın meselesi, asker, sivillik, hemen hepsi edebiyatta derinlemesine kurcalandı, bir hesaplaşma yaşandı. Sinemada ise bazı konular maalesef deneme düzeyinde kaldı. Metin Erksanlıklar yok değil, anomalik uçlar… Günün sonunda seneye neyle uğraşırım bilmiyorum; yazmak, müzik yapmak daha ucuz, bireysel yollar. Derdimi anlatmak için fon aramak beni çok yoruyor ve artık genç değilim. Bir yanım Pil’in kahramanı gibi eve kapanıp sinemanın değil de edebiyatın dünden bugüne hakkını vermek istiyor ama bir yandan da biliyorum ki kapanmak bana göre değil. Pek çok şey bana ilham veriyor, kızdırıyor beni, canımı sıkıyor, heyecanlandırıyor ve ben de bir şeyler üretmek, harekete geçmek istiyorum. Bunca okuma, izleme, insana hayatın, bizzat gerçekliğin çok boyutlu olduğunu öğretiyor: Bir yanın bir şey, diğer yanın başka bir şey… Sağ olasın Burak, seninle konuşmak rahatlattı beni. Bir dahaki sefere uzun uzun Metin Erksan konuşalım.

Sen de sağ ol Serdar. Seninle sohbet etmek de bana iyi geldi. Pil’den başladık, Postbellek’ten çıktık. Bir daha sefere de Metin Erksan’dan başlarız, nereden çıkarız kim bilir…**

{fold içindeki imge: Serdar Kökçeoğlu, yapay zekâ üretimi görüntü, 2025}

* Kitap hakkında detaylı bilgi ve satın alma için buraya tıklayabilirsiniz. (ed.n.)

** Bu metin, Burak Acar’ın Serdar Kökçeoğlu’yla, Raskol’un Baltası’ndan çıkan kitabı Pil etrafında gerçekleştirdiği söyleşinin ikinci ve son bölümüdür. Birinci bölüm geçen ay yayımlanmıştır. (ed.n.)

belgesel film, Burak Acar, edebiyat, film, gerçekçilik, internet, Pil, Postbellek, Raskol’un Baltası, Serdar Kökçeoğlu, sinema, YouTube