Mimarlıkta Dikey
ve Yatay Büyüme*

19. ve 20. yüzyıl insanları, şehirlerin düzensizliği ve sağlıksız koşullarından kurtulmanın yanı sıra, çağın yeni gereksinimlerine bağlı kalarak, yeni bir toplumsal düzenin ve çağın doğru ifadesinin de arayışındaydı. Tasarımcılar, topluma kendi bakış açıları ve ideolojileri doğrultusunda model olabilecek bir şehir tasarımı üzerine yoğunlaştı. Ne var ki, bu arayış birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Örneğin, Camillo Sitte geniş sokak ve caddelere agorafobi yarattığı düşüncesiyle karşı çıkarken, Le Corbusier bunu sağlıklı bir trafik akışı ve mekanize edilmiş bir dünya için desteklemiştir. Bu metinde “şehir nasıl tasarlanmalı?” tartışmalarından bir diğeri, yatay ve dikey büyüme konusu ele alınacak. Dikey ve yatay büyüme tartışmalarına odaklanarak iki farklı büyüme tipinin olumlu ve olumsuz yönleriyle sosyolojik ve mekânsal etkileri ‘konut’ kavramına bağlı kalarak tartışılacaktır.

Ebenezer Howard, Garden Cities of To-morrow kitabı ile tanınan, 19. yüzyılın sonlarında faaliyet göstermiş bir şehir plancısıdır. Howard’ın temel amaçlarından biri dayanışma ve işbirliğine dayalı bir toplumsal yapı yaratmak ve kentsel, endüstriyel ve kırsal alanları kaynaştırıp kapitalizmin etkilerini en aza indirgemekti. Bu anlamda Howard, geleceğin şehri önerisinde birbirine geniş yollarla bağlanan ve genellikle iki katlı konutlardan oluşan bahçe şehirler tasarlayarak yatay büyümeyi desteklemiştir. Hem yatay büyüme hem de bahçe şehirlerin birbirlerinden kopuk olmaları ‘desantralizasyon’ sağlamıştır.

Broadacre City 1934–1958,
Frank Lloyd Wright,
kaynak: Reddit

Frank Lloyd Wright bireyselcilik ve organik mimarlığın öncülerindendir ve Amerika’yı bireylerin ülkesi olarak görür. Wright, her bireyin ihtiyaçları, beğenileri ve sorunları farklılaşacağı için tasarımın da bireylere özgü olmasını savunur. Herhangi bir merkezi kontrole veya merkezi sisteme uygun olmayan, bireyselciliğin ve organik mimarlığın öne çıktığı böylesi bir ortamda, merkezileşme hâliyle mümkün değildir. Robert Fishman’a göre “desantralizasyon, herkesin kendi toprağında, kendi seçtiği yaşam tarzı ile yaşamasını mümkün kılabilir.”1 Kaçınılmaz olarak, Wright’ın konut tasarımları yatayda büyür. Çünkü, insanları aynı kaba koymak ona yanlış gelmiştir. Bundan dolayı, Wright yüksek yapılara şiddetle karşı çıkar. Büyük buhrandan sonra Wright şöyle der:

“Bütün gökdelenler aynı şeye dönüştü… Uğulduyor, duman çıkarıyor, hava gemilerine iskele oluyor, bayrak dalgalandırıyor ya da sadece bunların hevesindeler ve buna rağmen hepsi birbirine her yönüyle benziyor. Başka her tür anlamdan uzak… artık şaşırtıcı ya da eğlendirici değiller… Wainwright binasının üzerinde bir vaat olarak parlamış olan ışık güçsüzce titriyor ve yok oluyor. Gökdelen mimarlığı sadece, çelik bir iskelet üzerindeki kâgir kaplamanın biçimsizce taklit edilmesi meselesidir.”2

Ville Radieuse, Le Corbusier, 1930,
kaynak: Fondation Le Corbusier
Ville Radieuse, Le Corbusier, 1930,
kaynak: Fondation Le Corbusier

Le Corbusier, sanayileşmiş ve mekanikleşmiş dünyanın savunucusu bir mimar olarak, dikey büyüme fikrini Ville Contemporaine (1922) ve Ville Radieuse (1930) gibi şehir tasarımlarında uygulamıştır. Eğer yapı yöntemlerini sanayileştiriyorsak artık bireysel, isteğe göre ve her birinin farklı olduğu yapılar inşa edemeyiz diyen Le Corbusier, halihazırdaki sorunları endüstriyel döneme, seri üretime ve temel birim tasarımına uygun bir biçimde çözüme kavuşturmaya çalışır. Le Corbusier dikey büyümeyi araziden tasarruf ettiği, metrekare başına düşen insan sayısını sağlıklı bir biçimde artırdığı, yeşil alanlara olanak sağladığı, iş ve ev arasındaki zaman kaybını azalttığı için avantajlı buluyordu. Corbusier’in yoğun etkisi bulunan 4. CIAM kongresinin sonuç bildirgesi Atina Anlaşması’na göre, eğer bir şehir yatayda büyüyor ve bin metrekare başına düşen insan sayısı altmışın üzerine çıkamıyorsa, bu durum harabeye yol açar. Bunların yanı sıra, Frederick Winslow Taylor’ın verimlilik üzerine fikirleri de Le Corbusier’i dikey büyümeye yönlendirmiştir. Camillo Sitte benzeri düşünenler, Corbusier tasarımlarını insan ölçeğinde olmadığı için reddeder, Le Corbusier ise devasa yapıların arasındaki geçiş bölgeleri olarak yeşil alanlarla bu sorunu çözdüğünü iddia eder. Diğer yandan, ABD’de sosyal konut pratiğini önemli biçimde etkileyen Catherine Bauer’in Corbusier’in yaklaşımında sorun olarak gördüğü temel şey, insan ruhuna dokunan herhangi bir ögenin olmamasıdır. Aslında Ville Radieuse de, Ville Contemporaine tasarımının bir anlamda söz konusu eleştirilerin göz önüne alınarak revize edilmiş hâlidir. Ne var ki, insanlara mahallelerinde spor yapıp eğlenebilecekleri mekânlar önerilmiş olsa da bunun yeterliliği veya gerekliliği kuşkuludur.

Aktivist bir mimar olarak tanınan ve planlama üzerine de çalışan Catherine Bauer’e göre, “pek çok kişi, toplumsal ve kentsel gelişimin modern mimarlığın öncelikli kaygısı olduğunu unuttu veya hiç bilmiyordu.”3 Sosyalist Bauer’in pozisyonundaki en büyük etken, kenar mahallelerin ve evsiz insanların durumuydu. Ayrıca yüksek katlı yapılara maliyetinin çok, mahremiyetin az olması ve iyi ışık alamamasından dolayı karşı çıkıyordu. Bauer’in en temel kaygılarından biri, evsizlere ve yoksul insanlara ekonomik olarak karşılayabilecekleri konut sağlanmasıydı. Onun fikirlerinin daha sağlıklı anlaşılması için modern mimarlığın ateşli süsleme tartışmasını hatırlamak gerekir. Adolf Loos’a göre süsleme suçtur çünkü zamanın ve malzemenin boşa harcanması demektir ve bu da ekonomik anlamda kötüdür. Cynthia Hammond’a göre “çoğunluğun iyiliği arayışındaki yardımsever ve ütopyacı sosyalist mirasın 20. yüzyıl mimarlığındaki varislerine göre, süslemenin azaltılması makine estetiğinin potansiyeli için gerekli bir sonuçtur.” Aslında bu düşünce, süslemenin pahalılığı ve kapitalizmin çöküşü düşüyle hayli ilişkilidir. “Bu bakış açısıyla” der Hammond, “bireyselcilikten arındırılmış modernist konut düşüncesi, sağlıklı, demokratik ve katılımcı vatandaşlığın kültürel yüklerden kurtulmuş ve evrensel kardeşlik içinde birleşmiş olduğu ütopyacı arayışın bir iziydi.” Bauer, modernist konut projelerinin başarısızlığının insanlar arasındaki farklılıkların işbirliğine dair bir düşünce eksikliğinden kaynaklandığını iddia ediyordu; ona göre bu durum, modernist mimarların kullanıcı ve bireylerin ihtiyaçlarını dikkate almamış olmasından kaynaklanıyordu. Bauer konut tasarlarken, “insanlar gerçekten nasıl yaşamak istiyorlar?” sorusuna cevap arıyordu. O, modernist mimarların süslemenin reddi, bireyin unutulması, mekanik toplum gibi fikirlerine karşı olmasına rağmen “tasarımda modern teknolojinin tam anlamıyla kullanılması ve doğru ifade edilmesi ve programlama, planlama ve tasarımda insan ihtiyaç ve kullanımlarına özel yaklaşımlar geliştirilmesi” gerektiğini düşünüyordu.4 Bu anlamda, Bauer’in modernist olduğu ve fakat modernizmin abartılı kullanımını yanlış bulduğu söylenebilir. Bauer bu düşünceleri doğrultusunda evsiz ve yoksul insanlara ucuz ve bireye özel tasarlanmış konut sunulması için çalışmıştır.

Bauer ve benzeri düşünenlerin, John Ruskin ve Ebenezer Howard gibi sosyalist ve hümanist düşünürlerden etkilendiği açık. Hammond’a göre, “…çok sayıda yoksul ve işçi sınıfından insanı ışığa, temiz havaya ve temel kent olanaklarına erişimlerini sağlayacak şekilde barındırmak, modern harekete öncülük edenlerin önemsedikleri bir soruydu. Ellerinin altında olmayan şey ise, Bauer’e göre, yeni bir mimari fikirdi…”

Ayrıca Bauer, modern toplu konutu sadece bir barınma mekânı olarak değil mahalle, okul, eğlence mekânı, ulaşım yerleri ve ofis gibi çevresindekilerle iletişim ağı kuran bir mekân olarak görmüştür. Gropius, Corbusier ve Ernst May’in konut çalışmalarından yaptığı çıkarımlarla estetik, konutun ve kentin tasarımı, tarihsel değerler, bireyler, oranlar vb. kavramların birlikte düşünülmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır. Bauer’e göre, “…bütün gün bir makine parçası olmaya zorlanan fakat mükemmel robot olmak için benliklerimizin fazlaca farkında olan bizler… biz kişisel olmayan bir çevre istemiyoruz. Bizim ‘eşyamız’ olmalı… Bizim sahip olduklarımızla ilgili gururumuz, aynı zamanda hem hobi hem dinlenme yeri olan evimizle ilgili duygusal isteğimiz, bir ‘makine-ev’ için duyulacak genel heyecanı engelleyen nitelikler.”5 Bu ifadeleriyle Bauer, barınmayla insani duygu ve ihtiyaçları birbirinden ayırarak toplumun makineleştirmeye çalışılmasına karşı olduğunu açıkça dile getirmektedir. Ve o sert cümlelerin Corbusier’e yönlendirildiği de çok açıktır.

Bauer’in insan ihtiyaçları üzerine gözlemleri, onu modern konut yapılaşmasının yatayda büyümesi gerektiği düşüncesine sevk eder, çünkü yüksek yapıların yüksek yoğunluklu mahaller oluşturduğunu ve dış mekânlarda mahremiyeti yok ettiğini düşünür. Ayrıca, yüksek yapıların temelinde yatan mekanikleşmiş insan fikrine karşıdır. İnsanların ihtiyaçlarına cevap olamadığı, sunduğu minimum standartlar ile Amerikan konut geleneğiyle örtüşmediği ve mahremiyeti öldürdüğü için yüksek yapıları eleştirmiştir. En basit anlamda onun için ideal konut, müstakil bahçeye ve bireysel ihtiyaçlar için yeterli mekâna sahip olmalı, tarihi geleneklere ve değerlere uygun ve iyi ışık alabiliyor olmalıdır. Ve tabii ki konut, evsizlerin ve yoksulların karşılayabileceği fiyatta olmalıdır. Yüksek yapıları eleştirmesinin diğer sebepleri ise, ekstra dış duvarlar için yapılan masraf, uzun gölgelerden dolayı artan arazi kullanımı, ölü cepheler, fazladan altyapı ve ısınma harcamaları gibi durumlardır. Bauer mimarları, daha ucuza ve sağlıklı konut yapabilecekken, kariyerlerinin imzasını atma hayaliyle pahalı ve sağlıksız konutlar yaptıkları için suçlar.

“Her zaman bir üst ölçeği dikkate alarak tasarlayın —odada bir sandalye, evde bir oda, çevrede bir ev, şehir planında bir çevre” sözüyle bilinen mimar Eliel Saarinen aynı zamanda şehir planlaması alanında da çalışmalar yürütmüştür. Saarinen çalışmalarında, “bir üst ölçeği dikkate almak” fikriyle ilişkili bulduğu tarihsel değerleri dikkate alır. Kendi teorik sistemini “organik desantralizasyon” olarak adlandırır ve bütün şehirlerin başarısı veya başarısızlığını organik düzene bağlar. Mimari prensiplere dayalı olarak tasarlanmış organik düzen, çözümü de beraberinde getirebilecektir. Saarinen’e göre eğer bir şehir düzensiz ve aşırı büyürse, merkezileşme seviyesi çok yükselir ve aşırı yoğun trafik, gecekondulaşma gibi sorunlarla karşılaşılır; eğer bir şehrin eski değerleri ‘çözüm’ amacı ile yok edilirse, o şehir organik kimliğini kaybeder. Saarinen’in organik desantralizasyon fikri, eski değerleri koruyarak yeni olanları entegre etmeye çalışır. Bu fikir, Howard’ın bahçe şehirlerindeki hücre fikri ile benzerdir. Saarinen Le Corbusier’in yeşil alan kullanımı ve ulaşım sisteminden etkilenmiş olsa da eskiyi tamamen yok etmek onun için kabul edilemezdir. Eskiyi koruyup, yenilemek, organik desantralizasyon kuramı açısından daha uygundu. Bunlara ek olarak konut örnekleri, tek katlı olmayan yapılar içerse de genel olarak yapılar yatayda büyümüştür.

Le Corbusier, Mies van der Rohe, Louis Sullivan gibi mimarlar yüksek katlı yapıların öncüleridir. Fakat kentsel sorunlar, sanayileşme, işlev gibi tasarım konuları ele alındığında Le Corbusier, fikirleri üzerine tartışmalarla öne çıkan kişi. Onun Ville Contemporaine, Ville Radieuse, Charte d’Athènes gibi çalışmalarının hepsinde yüksek yapılar, endüstriyel verim, işlevsel şehir ve bitki örtüsü kavramları birlikte görülür. Le Corbuser fikirlerini olgunlaştırırken, Frederick Winslow Taylor ve Henry Ford’un endüstriyel seri üretim ve verimlilik, üretim süresinin kısaltılması fikirlerinden etkilenmiş ve konut standartlarını bunlara göre oluşturmuştur. Ayrıca, işlev kavramı da fikirlerini hayli etkilemiştir; tasarımlarında her şey işlevleriyle eşleşmeli ve işlevi olmayan hiçbir şey olmamalıdır. İşlevsellik o kadar önemlidir ki Zanten’in “bir anıtın güzelliği onun gereği ve anlamı arasındaki uyumun sağlanışında bulunur” düşüncesi, diğer mimarlar tarafından da benimsenmiştir.6 Bu düşüncenin konut, şehir planı, mühendislik gibi dallarda da kendini göstermesi, CIAM üyelerini ve özellikle Corbusier’i, bir şehrin temel işlevi nedir sorusuna cevap aramaya itmiştir. Bu anlamda, CIAM’ın Atina toplantısında mevcut şehirlerin incelenmesi sonucu bir şehrin dört temel işlevi —çalışma, barınma, ulaşım ve rekreasyon— olduğu kanaatine varılmıştır. Bu incelemenin bir diğer sonucu ise, bir şehir yatayda büyürken nüfus yoğunluğu bin metrekarede altmış kişinin altına düşerse, sağlıksız durumların oluşmasının kaçınılmaz olduğudur. Bundan dolayı Le Corbusier ve diğerleri, bu dört işlevin ancak ve ancak dikey büyüme ile sağlanabileceğini savunmuşlardır. Sert’e göre “Modern yapı teknikleri, yüksek nüfus yoğunluğunun barındırılması ihtiyacı söz konusu olduğunda yüksek, geniş aralıklı apartman blokları inşa etmede kullanılmalıdır. Sadece bu tür konut yaklaşımları, rekreasyon faaliyetleri, toplumsal hizmetler ve park yerleri için gerekli arazi yüzeyini sağlayacak ve ışık, güneş ve hava alan manzaralı konutlar sağlayacaktır.”7 Önerilen apartman yüksekliği 17 kattır ve her birinin iç avlusunun olması, hava, güneş ve mahremiyet için diğer apartmanlarla arasında mesafe olması gerekmektedir. İki apartman arasındaki alan, yeşil alan olarak kullanılmalıdır.

Özellikle Ville Radieuse’de gökdelen kullanımı, metrekare başına düşen insan yoğunluğu anlamında merkezileşen şehir için önemlidir. Bu merkezileşme sayesinde Corbusier, şehir içindeki hareket kabiliyetini, ulaşılabilirliği ve açık mekânı artırır. Bu durum, Corbusier’in makineleşen dünya fikriyle de örtüşür. Corbusier, söz konusu konut olduğunda, 60 kata çıkan gökdelenler yerine toprağı daha cömert kullanan ve 17 kata kadar çıkabilen blokları daha uygun görür, çünkü gökdelenleri konut için pahalı bulur. Le Corbusier önerilerinin insanlar için sempatik olmadığını bilmektedir. Bunun için Marmot’un deyimiyle “konut birimi ve şehir arasında paylaşılan hizmetleri dahil etmiştir. Yapıların zemini tenis kortları, parklar ve bahçeler, çatısı ise jimnastik salonları, solaryum, tiyatro ve koşu parkuru için kullanılmıştır.” Fakat Corbusier’in bu çözümleri başka plancılar için hâlâ yeterli değildir.

Bauer, Wright ya da Saarinen gibi birbirlerinden farklı fikirlere sahip olup, yatay büyüme konusunda hemfikir olanların gözünden bakıldığında dikey büyümenin, savunucularının öne sürdüğünün aksine, avantajından çok dezavantajı vardı. Wright’a göre yüksek yapılar, insanların yaşam alanlarını, benliklerini, demokrasiyi işgal eder. Gelecekte ulaşımın büyük bir problem yaratmayacağı öngörüsündedir ve dolayısıyla, onun çalışmalarında konutlar zemin ile uyumlu bir ilişki kurmaya ve her bireye özel tasarlanmış mekânlar sunmaya odaklanır.

Bauer’in odağı düşük gelirli ve evsizlerdir, çünkü konutun herkes için ulaşılabilir olmasını ister. Yüksek yapıların hayli yüksek giderleri olduğunu ve sonucun hiç de tatmin edici olmadığı düşüncesindedir. Bauer’e göre “İdeal ev bahçesi olan küçük evdir: Kontrol edilemeyen durumlardan dolayı olan diğer her şey, talihsizlikten başka bir şey olamaz”8 Ona göre ev, en mütevazı hâliyle, herkesin ulaşabileceği ve insan ruhuna dokunabilen, kendi bahçesi ve her birey için odası olandır. Büyük buhran, insanları tutumlu olmaya zorlamıştır ve Bauer bunu düşünerek daha ucuza mal edebilmek için evlerin nasıl endüstriyel biçimde üretilebileceği konusunda da çalışmıştır. Bu nedenle, “neden fazladan dış duvarlar için fazladan para ödensin, neden fazladan arazi kullanılsın hem de bir evin diğer eve gölgesinin düşmesini engelleyemezken, neden bir başkasının odasına bakan ölü pencereler olsun, neden fazladan ısınmaya ve altyapıya para harcansın?” diyerek yüksek yapılara karşı çıkmıştır.9

Eğer avantajları ve dezavantajları karşılaştırırsak, yüksek yapıların merkezileşme, rahat trafik, zamandan tasarruf, daha çok açık alan, yüksekliği deneyimlemek, seri üretilebilen konutlar ve hizmetlerin birlikteliğini sağladığını ve fakat insanı neşelendirmediği, mahremiyeti azalttığı, pahalı olduğu, insan ölçeğine uymadığı ve insan ihtiyacı odaklı olmadıkları söylenebilir. Yatayda büyüyen konutların ise, birey ve ihtiyaç odaklı, uygun fiyatlı, iyi ışık ve hava alan, tarihi koruyan, insanı neşelendiren ve onu bir kalıba sokmayan niteliklere sahip oldukları öne sürülebilir. Fakat trafik yoğunluğu, gecekondulaşma, düzensiz konumlanmış yapılar gibi sorunların görülebileceğini de eklenebilir. Tabii ki her yapı, çevresindeki güçlere göre ayrı olarak ele alınmalıdır fakat ileride oluşabilecek olası problemlere karşı gerekli önemler alınarak yatayda büyüyen konutların genele daha çok hitap edeceğini ve içinde insanın yaşayacağı bir konutu, onun ihtiyaçlarını ikinci plana atarak tasarlamanın doğru olmadığını düşünüyorum.

* Bu metin, “Research on Vertical & Horizontal Growth” başlığıyla, TEDÜ Mimarlık Bölümü’nde 2016-2017 bahar döneminde Dr. Bilge İmamoğlu tarafından verilen ARCH 222 “History of Architecture II” dersi için yazılmıştır. Çeviriler aksi belirtilmedikçe yazara aittir.

1. Robert Fishman, Urban Utopias in the Twentieth Century: Ebenezer Howard, Frank Lloyd Wright, Le Corbusier, MIT Press, Cambridge, 2016.

2. Frank Lloyd Wright, Collected Writings, v.3: 1931–1939, s. 43, Rizzoli, New York, 1993.

3. Catherine Bauer, “The Social Front of Modern Architecture in the 1930s”, Journal of the Society of Architectural Historians, 24 (1), s. 50, March, 1965.

4. Bauer, age., s. 48.

5. Catherine Bauer, “Machine-Age Mansions for Ultra-Moderns”, New York Times Magazine, s. 10, April, 10, 1928.

6. J.R. Gold, “Creating the Charter of Athens: CIAM and the Functional City, 1933-43”, Town Planning Review, 69 (3), s. 594, 1998.

7. J.L. Sert, Can Our Cities Survive? An ABC of Urban Problems, Their Analysis, Their Solutions, Based on the Proposals Formulated by the CIAM, s. 247, Harvard University Press, Cambridge, 1942.

8. Catherine Bauer, Modern Housing, s. 188, Houghton Mifflin, Boston, 1934.

9. Bauer, age., s. 188.

G. Doruk Atay, kent, kent planlama, konut, mimarlık, modern mimarlık, şehir