Nimonik Mekânlar: Akademisyen Odaları

A’dan Z’ye dizilmiş Meydan Larousse’lar, Devlet Malzeme Ofisi’nin ürettiği mavi klasörlerin hemen önündeki, Hindistan’dan getirilen yedi adet file eşlik eden Matruşkalar… Mekânı kişiselleştirme çabasının kimi zaman kontrolsüz düzeyde istifçilikle ve hacim kaplama derdiyle sonuçlandığı akademisyen odaları bize ne anlatıyor?

Bu yazıyı yazma nedenim, konuya ilişkin kafamdaki soruları cevaplama isteğimle başladı. Benim açımdan çok da yeni olmayan, uzun süredir devam eden gözlemimi kendimce tarif etmeye çalışmak, aslında düzensiz vaziyetteki fikirlerimi toparlamaya ve ne algıladığımı tam olarak sezemediğim meseleleri tanımlamaya yardımcı oldu. Belki bu açıdan, bu yazı ufak bir bellek egzersizidir. Üniversite hayatı boyunca öncelikle öğrenci, sonrasında genç bir akademisyen adayı olarak çeşitli odalarda bulunmam, türlü sebeplerle içinde yer aldığım mekânları anlama isteğimi ortaya çıkardı. Sanırım her üniversite-fakülte-oda-akademisyen ilişkisi için geçerli olmayan fakat çoğunlukla birer örüntü olarak karşıma çıkan birçok durum, kendini kimi yerde gizli saklı kimi yerde de bariz bir biçimde ele veriyor.

Demokratik özlemler yerine sıklıkla bürokratik hasretlerin önem teşkil ettiği üniversitelerimizin küçük ölçekte en gözle görülür, elle tutulur ispatlarıdır akademisyenlere ait odalar. Devletin olanaklarıyla oluşturulan bu odalar, genç akademisyen adayları için üç beş kişilik olabilecekken, yaşını ve unvanını almış kimseler için tek kişiliktir. Odaya bakalım: taşınır listesiyle tahsis edilen barkodlu masa, kitaplık ve sandalyeye, bir Berlin seyahatinde bitpazarından alınmış paslı şeker kutuları, Çanakkale anıtının heykelciği, ulusal sempozyumların kahve kupaları eşlik ederken, duvardaki panonun köşesinden sarkan, çeşitli konferanslardan kalma mavi ve kırmızı boyun bağlarıyla yaka kartları maziden çalan birer hoş hatıra olarak kimseye engel olmadan salınmaktadır. Arada bir cam açılınca rüzgârla beraber yerinden düşen bu kartlar tekrar itinayla yerine asılmadan önce şöyle bir durulup, “Vayy! Tarih 1994’müş... Hey gidi! Zaman da ne çabuk geçiyor!” diyerek geçmişe bir bakış atılır. Tatlı bir gururla beraber gençken hissedilen nafile telaşlar hatırlanır. Bu odaların içinde yer alan eşyalar nimonik özellikler taşır. Eşyanın kendisi, anıları akla getirmek üzere görevdedir. Genellikle kuşak farkının +20 olduğu durumlarda, kimi zaman feyz alacağınız yaşanmışlıklar, kimi zaman da hiç de ihtiyacınızın veya dinlemeye niyetinizin olmadığı anılar, ortadan başlanarak anlatılır. Bellek bu noktada zikzaklar çizmeye başlayarak anıları pekiştirir; geriye doğru bir hamleyle olayın öncesi, biraz sağa sola savrularak olayın hissiyatı desenlendirilir. Bellek konusunda kendisini hayli zayıf gören Montaigne’in söyledikleri, bu örneklere uygun düşen bir açıklama olarak karşımıza çıkıyor:

“Eğer belleğim iyi olsaydı, gevezeliğimle arkadaşlarımın kafasını şişirirdim, zira açtığım herhangi bir konu, sahip olduğum argümanlaştırma ve uygulama yeteneklerini harekete geçirip konuşmalarımı uzatırdı. Bazı yakın arkadaşlarımın durumunda gördüğüm üzere, bu acınası bir şey olurdu. Bellekleri onlara odaklandıkları konu hakkında ne denli eksiksiz ve birinci elden bir bakış sunuyorsa, onlar da hikâyelerini o denli geçmişe doğru uzatıp gereksiz detaylarla doldururlar. Eğer hikâye iyiyse, hikâyedeki faziletleri boğup yok ederler; değilse, şans eseri sahip oldukları bellek güçlerine yahut şans eseri sahip olmadıkları muhakeme güçlerine lanet edersiniz. Kişi bir kez yola çıktı mı bir konuşmayı sonlandırıp kısa kesmek zordur. Bir atın gücünün en iyi anlaşılacağı yer, aniden ve keskin bir şekilde durabilmesidir.”1

Çeşitli hikâyeleri anlatmak ve duruma uygun demeçler vermek akademisyene iyi gelir; hatırladıkça anlar, anlattıkça rahatlar, dile döktükçe ortaklık kurar ve uzun yıllar türlü emekler vererek varmış olduğu yeri kanıksar, yalnızlığından kurtulur. Bir yaka kartının hatırlattığı anılardan tutun da, kütüphanede duran 1970 basımı bir kitaba kadar, yeterlilik duygusu odaların çeşitli köşelerinde, ortaya çıkmayı bekler vaziyette durur.

illüstrasyon: Fatih Evyapan

Orhan Pamuk günlük yaşamımızdaki nesnelerin, yaşam deneyimlerimize ait alanlarda ve evlerimiz içinde nerede konumlandırdığımızla beraber önem taşıdığını ifade etmektedir.2 Masumiyet Müzesi’nde, eşyanın bize neler yapabileceğini etnografik bağlamda düşünürüz. Elde ettiğimiz çıkarımlar ise nesnelerin hiç de azımsanmayacak ölçüde belleğimizde yer ettiğine dairdir. Eşyalarla gerçekleşen karşılaşmalar sonucu anılarımıza ve yaşanmışlıklarımıza göre kimi zaman yenilgiye uğrar, kimi zaman da enteresan bir sevinç yaşarız. Kesinlikle bir anlamı vardır eşyaların ve o eşyalarla kurulmuş düzenin. Böyle bir bağlantıyı kurmaya çalışmak nafile bir çaba gibi görülse de (çünkü neyi nasıl yorumlayacağımız hep meçhul ve hep bize mahsus), herhangi bir mekânın dilini anlamaya çalışmak da ilk defaya özgü değil. Georges Perec boş sayfa-yatak-oda-daire-apartman-sokak-mahalle-şehir-sayfiye-ülke-dünya-uzay sıralamasını izlediği Mekân Feşmekân adlı eserinde, hem yaşam öyküsünün mekânlarla ilişkisini ele alır, hem de kendince yeni tanımlama biçimleri geliştirir. Mekânın kendisine düşündürdüklerini teker teker dile döker. Kitabın “Oda” adlı bölümünde, odayla kurduğu ilişkinin, Proust’un madleniyle kurduğu ilişkinin bir benzeri olduğunu ifade ederek, belleğindeki izleri takip eder. 

Fakültelerin binaları, koridorlar ve odaların içindeki eşyaların birer renk paletleri çıkarılacak olunsa, ortak bir dil elde etmek mümkündür. Ahşap mobilyaların kahverengiliği, kiremit renkteki minderler ve yavruağzı tonları bir arada bulunurken, açık sarı duvar boyaları, parlament mavisi ve grilerle eşleşir; hatta okul önlüklerinde de böyle benzerlikler vardır. Bu odalara girerken tuhaf bir tedirginlikle kapıyı çalar, garip bir karşılanmayla buyur edilirsiniz. Orası Hoca’nızın odasıdır, dikkat edersiniz. Bir kış vakti ziyaret ettiyseniz ve şanslıysanız odanın köhneliği tuhaf bir sıcaklık yayar. Havaları henüz alınmamış kaloriferli ve bütçesi yetmeyen okullarda UFO ısıtıcılar, elektrikli radyatörler ya da anca cürmü kadar yer yakabilen katalitikler bulunur. Bu odalarda genelde hoş karşılanırsınız (kimi yerde de koltuğundan kalkıp sizi selamlamaya üşenen nobran bir tavra da denk gelmeniz mümkündür). Çay ocağı varsa taze ıhlamur, yoksa karton bardaklarda içilen kahveler zahmetinizin ve teşrifinizin ne kadar makbul olduğunu size hatırlatır. Doğru zamanda ziyarete gittiyseniz tatlı bir şeyler de ikram edilir. Çekmeceden çıkarılan veya masaüstünde hâlihazırda bekleyen bir kutu çikolata aranızda beliriverir. Uzatılan çikolatanın paketi ve markası dikkat çeker; ya yurtdışı ziyaretinden henüz dönülmüştür (bu durumda genelde Merci veya Toffifee) veya taze bir başarı/gurur elde edilmiştir. Bir evlat doğmuş, bir yarışma kazanılmış, bir unvan sahibi olunmuştur (bu durumda genelde Ülker madlen veya pastane çikolataları). Bu paketin şıklığı içerisinden çıkan bitter çikolatanın damakta dağılışına acı Türk kahvesi eşlik eder. Bu sırada ne konuşulur? Ne kadar zaman geçirilir? Görüşme hâlinde olduğunuz akademisyenin masadaki telefonu kaç defa çalar? “Sen bir iki dakika kadar otur, Dekanlığa kadar gidip geleceğim.” Hangi mecburiyetlere maruz kalırsınız, karşılıklı? Odadan hangi ruh hâlleriyle ayrılırsınız?

İnsan kendisine ne kadar alan bahşedilirse, gerçekten de o kadarını işgal ediyor. Bu örnekleri vakıf üniversitelerindeki bölmeli kabinlerde görmek pek mümkün değildir, çünkü kendinizi sistemin çarklarında yer alan herhangi bir dişliden farklı hissetmemeniz esastır. Hız ve hırs arasında sıkışıp kalmışsınızdır, bu sıkışıklık da tasarlanmıştır. Öbür yandan, bilhassa büyük şehirler dışındaki üniversitelerde, geniş arazilere kurulan kampüslerin fakülte binalarındaki akademisyen odalarında farklı uygulamalar görülür. Odayı bir yuva yapma fikri, evi işyerine taşıma düşüncesi buralardaki mekânlarda kendine yer bulur. Bu fikir zaman geçtikçe izini kaybetse de eylemin kendisi belli belirsiz uygulamalarla devam eder. Evden getirilen kalemliklere sonrasında çocuğun/torunun yaptığı ilk resim, yedek ayakkabılar, keçe kilimler ve yastıklar eklenir. Oda yavaş yavaş sahibinin içine sinmeye başlar. Kendince bir düzen kurulmaya başlanır ve akademisyen buradalığını artık kanıtlamıştır; gerek hiyerarşi içerisinde, gerekse kapladığı yerle. Dikey ilişkiler içerisinde güç ve mevki kazandıkça, yatay alanlarda da o kadar yer kullanmaya başlar. Akademisyen artık nerede olduğundan emindir. Kendisine yönelen bakışın izleriyle beraber yıllar içinde elde ettiği nüfuz, odanın yapısına şekil verir.

illüstrasyon: Fatih Evyapan

Birer biriktirme ve yığma alanı olabilen bu odalar, birtakım koleksiyonların da sergilendiği yerlerdir. Çeşitli baykuş biblolar, satranç takımları, ufak likör şişeleri bu odalarda tutulur. Burada karmaşık bir ilişki yatar; objeler esasen işlevsizdir, yıllarca aynı yerde durarak toz birikintisinden başka bir şey üretmezler. Fakat koleksiyonlara yönelik duygusal bağın işlevi maddi dünyayla pek az ilişkilidir. Koleksiyonlar kişilerin yazgılarının tarihine ışık tutarak, sahiplerine güven duygusu veren aktif birer uyarıcı görevi görür; ölü bir yatırım değillerdir bu hâlleriyle. Koleksiyondaki parçalara ait nimonikler, tıpkı diğer nesnelerde olduğu gibi, akademisyenin bakışlarıyla anıları canlandırmakta, geçmiş deneyimleri bugüne taşımaktadır. Böylelikle zaman dilimleri, zihinde tekrardan sahnelenir. Nesnelerin kendisi tozlanadursun, geçmişe ait anlar bellek içinde parlatılır. Walter Benjamin, Illuminations [Parıltılar] adlı kitabında, her tutkunun düzensizlikle, karman çormanlıkla sınırlı olduğunu, fakat koleksiyoncunun tutkusunun anıların kaosuyla çevrili olduğunu dile getirir.3 Sahibi olmayan bir koleksiyon, bu nedenle de bir anlam ifade etmez. Belleğin olmadığı yerde, nesnelerin dillendirecekleri de yok olur.

Bu mekânların fiziksel işgali entelektüel meşguliyete dair kimi yerde zayıf şeyler ifade etse de, ruhsal faaliyetlere dair epey şey söylüyor. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası’nda ruhumuzun bir oturma yeri olduğunu dile getirir: “...evleri, odaları sürekli anımsayarak kendi içimizde oturmayı öğreniriz… Biz onların içinde olduğumuz ölçüde, onlar da bizim içimizde bulunur.”4 Bachelard, Bergsoncu bir yaklaşımla belleği incelerken, yıkılıp gitmiş sürelerin yeniden yaşanamayacağını, uzun yalnızlıklar sonunda somutlaşmış süre fosillerini mekân sayesinde, mekânın içinde bulduğumuzu ifade eder; orada bilinçaltı oturmaktadır. Bahsetmiş olduğum türdeki odalar benim açımdan eğitimin ilk yıllarından itibaren parmak uçlarına cetvelle vurulan, saç örgüleri çekiştirilen, teneffüs cezasını bu sefer de başka iktidarlar tarafından kadro adı altında çeken bir bedenin dağınık ve düzensiz hallerine eşlik eden var olma çabasının temsilleri gibi. Belki bu açıdan baktığımda, akademisyen odaları bozguna uğramış bir bilinçaltının sığınma yeridir. 

_
Bu yazıya özel illüstrasyonlar hazırlayan Fatih Evyapan’a teşekkürler.

1. Michel de Montaigne, Denemeler, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İstanbul: Cem Yayınevi, 1984.

2. Orhan Pamuk, The Innocence of Objects, New York: Harry N. Abrams, 2012.

3. Walter Benjamin, Illuminations, Londra: Schocken, 1968.

4. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, çev. Alp Tümertekin, İstanbul: İthaki Yayınevi, s. 28.

bellek, eşya, mekân, nesne (obje), oda, Sanem Odabaşı, üniversite