“En ufak bir inanç tohumu,
en büyük mutluluktan daha iyidir.”
Henry David Thoreau (1817–1862)
[fotoğraf: Bernard Spragg. NZ
(CC0 1.0)]
Yeşil Ekonomi
Mümkün mü?

Dünyada sadece iki tip insan olduğunu düşünüyorum. Bir yanda kendini doğanın bir parçası olarak görerek Toprak Ana’ya saygıyla yaşayanlar, diğer yanda ise bunu kabul etmeyerek doğaya hükmetmeye çalışanlar. Din, dil, ırk, cinsiyet farkı olmaksızın sadece bu iki tip… Son iki yüzyıldır etkilerini giderek artıran endüstriyelleşmenin getirdiği ekolojik tahribat gösteriyor ki ikinci tip, diğer tipi tahakkümü altına alarak medenileşme adı altında yeşil ve mavinin en güzel tonlarını griye çeviriyor. Bu durum, dünyanın dört bir yanında devam ediyor.

18. ve 19. yüzyıllarda yaşanan teknolojik gelişmelerin, kas gücünün yerine makine gücünü koyması ve 20. yüzyılda petrol kullanımının patlama yapmasıyla birlikte hem hava kirliliği hem de gezegenin ısınmasına neden olan atmosferik gazlar, küreselleşen ve özgürleştiği iddia edilen dünyanın peri masallarını değil distopik korku hikâyelerini anlatıyor. Zira son 50-60 yılda etkilerini gözle görünür bir şekilde artıran insan kaynaklı iklim değişikliği, doğal yaşamı fazlasıyla tehdit ediyor. Öyle ki biyoçeşitliliğin yok oluş hızının endüstriyelleşmeyle birlikte —geçmişe oranla— 100 ile 1.000 kat arasında artış gösterdiğini görüyoruz. Böyle devam ederse gezegenin oluşumundan bu yana gerçekleşen beş büyük yok oluş dalgasına bir yenisinin daha eklenmesi sürpriz olmayacak.

Sorun: Karbon Ayak İzi Artışı

Endüstriyel tarım sistemi, fosil yakıtların kullanımı, betonlaşma ve doğal yaşam alanı tahribatı (yani insan kaynaklı etkenler) her geçen gün daha fazla miktarda karbondioksit ve metan gibi sera gazlarını atmosferde hapsederek bir çeşit ‘battaniye’ etkisi yaratıyor. Bu etki, ısıyı atmosferde hapsederek gezegenin ısınmasına ve ekosistemin sağlık göstergesi olan zengin biyoçeşitliliğin baskı altına girmesine (deniz ürünlerinin azalmasına, buzulların erimesine, deniz seviyesinin yükselmesine, nehirlerin kurumasına vs.) neden oluyor. İnsan nüfusunun artışı en önemli etken. Çünkü nüfus arttıkça ‘yaratılan’ ihtiyaçların artması sebebiyle karbon ayak izi de artıyor. Karbon ayak izimize bağlı olan küresel sıcaklık artışının ekosisteme ve dolayısıyla gıda güvenliğine de bir tehdit unsuru olduğunu söylemek mümkün. Yalnızca bir derecelik artış, buğday, mısır ve pirinç veriminde %10’luk azalmaya yol açıyor. Birkaç derecelik yükselişte ise hasatlarda büyük çaplı bir kayıp söz konusu oluyor.1 Kısacası, karbon ayak izimizin gün geçtikçe artıyor olması büyük bir sorun. Öyle ki, bu ayak izi 1960’lı yıllardan bu yana hızını ikiye katlayarak gezegenimizin kaldırabileceği kapasitenin üstüne çıkmış durumda. Gezegenin sıcaklığı son 130 yılda bir dereceye yakın artarken bu rakamın yakın gelecekte üç dereceyi bulması bekleniyor. Yani karbon ayak izimizi düşürmeden bu şekilde devam edersek ‘bir dünyaya daha’ ihtiyaç duyacağız. Kötü haberse yaşayabileceğimiz başka bir Dünya’nın daha olmaması. 2020 sonrası süreçte iklim değişikliğinin sosyoekonomik etkilerine şimdiden önlem almayı amaçlayan Paris Anlaşması ile bu sıcaklığın endüstriyelleşme öncesi döneme göre iki derecenin altında tutulmasını hedefleniyor.

Gezegenin küresel sıcaklığı son 130 yılda
1 dereceye yakın artarken
bu rakamın yakın gelecekte
3 dereceyi bulması bekleniyor.
[fotoğraf: Alfred T. Palmer,
kaynak: The Library of Congress]

Yaşanan felaketler iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini şimdiden gösterirken iklim değişikliğinin ekonomik yansımaları da pek iç açıcı sayılmaz. Gerekli önlemler alınıp sera gazı salımına bağlı sıcaklık artışı iki derecenin altında tutulsa bile 2050 yılına kadar 21 trilyon dolarlık bir zararın gerçekleşmesi zaten bekleniyor. Ancak asıl sorun, önlem alınmazsa ne olacağı; eğer ki bu sıcaklık artışına dair hiçbir önlem alınmaz ve ‘olur böyle vakalar’ rahatlığıyla devam edilirse bunun ekonomik maliyetinin 33 trilyon doları bulması bekleniyor. Kısacası iklim değişikliğinin umursanıp umursanmaması arasında 12 trilyon dolarlık bir fark var ve bu rakam, küresel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın yaklaşık %10’una karşılık geliyor.

Dönüm Noktası: 1983

İşte bu karanlık tablonun farkına varılması ve devletler üstü organizasyonlar tarafından görülmesi 1983 yılına rastlıyor. Küreselleşmeyle birlikte endüstriyel gelişime kenetlenen ekonomik ilerleme modelinden vazgeçecek gibi gözükmeyen yönetimler, tam da bu yılda ekolojik krizlerin önüne geçmek için harekete geçiyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, ekosistemin durumunu gözlemlemek ve buna bağlı olarak çözüm önerileri getirebilecek bir komisyon kurma kararı alıyor. Bu bağlamda kurulan Dünya Çevre ve Gelişme Komisyonu (WCED) 1987 yılında “Brundtland Raporu” ismiyle bir rapor hazırlıyor. Söz konusu raporda “Bugünün gereksinimlerini, gelecek kuşakların gereksinimlerini karşılama yeteneğinden ödün vermeden karşılama” gerekliliği açıkça belirtilerek, doğal kaynaklardan elde edilen faydanın dağılımında eşitliğin sağlanmasından çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesine kadar birçok öneri getiriliyor. Kısacası, ekonomik büyümenin çevre dostu bir bakış açısıyla gerçekleştirilebileceği savunuluyor. 1992 yılında toplanan Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda ise birtakım eylem planı ve ilkeler ortaya atılıyor. Gündem 21, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Rio Bildirisi ve Orman Bildirisi, uluslararası organizasyonların gezegenin geleceğine yönelik attığı en büyük adım olarak tarihe geçiyor. 1983 yılında başlayan süreç, eylem planı ve belgelerle birlikte ekonomik kalkınmanın ekolojinin sürdürülebilirliğinden bağımsız bir şekilde gerçekleşmeyeceğinin iyiden iyiye anlaşılması açısından hayli önemli.

Bu farkındalığın ışığında “yeşil ekonomi” kavramı ortaya çıkıyor. Yeşil ekonomi tanımıyla birlikte, biyocoğrafya ve botanik bilimlerinin temellerini atan bilim ve doğa aşığı Alexander von Humboldt’un (1769–1859) o zamanlar adını koymadığı ve sonraları bağımsız bilim insanı James Lovelock’un “Gaia teorisi” olarak adlandıracağı “en küçük mikroorganizmadan en gelişmiş yaşam formlarına kadar tüm unsurlarla bir bütün olarak dünyanın yaşayan bir organizma olduğu” tanımlaması önem kazanmaya başlıyor. Yani bir birey olarak gezegene verdiğimiz en ufak zararın, medeniyetin kalkınmasını sekteye uğratacağını savunan bütünlüklü bir görüşün ortaya çıktığını söylemek mümkün. Günün sonunda finansal ve çevresel krizler sürerken hükümetler, şirket yöneticileri ve akademisyenler, can simidi olarak gördükleri bir kavrama, yeşil ekonomiye sarılıyor. Peki nedir bu yeşil ekonomi dediğimiz şey?

Bir Çözüm Önerisi: Yeşil Ekonomi

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) yeşil ekonomiyi, insan refahını ve sosyal eşitliği sağlarken, çevresel risk ve kıtlıkları düşüren ekonomi olarak tanımlıyor. Başka bir deyişle, üretim ve tüketim süreçlerini çevre ve finansal açıdan sürdürülebilir bir kalkınma modeline dayandırarak uygulama fikri ortaya çıkıyor.

Yenilenebilir enerji kaynakları,
yarattığı yeşil istihdam alanı
ve ekolojik faydalarıyla yeşil ekonominin mümkün olduğunu gösteren
araçlardan birisi. [fotoğraf: USDA]

Yeşil ekonominin ne olduğundan daha çok uygulanabilirliği üzerine yoğunlaşmakta fayda var. Yani yeşil ekonominin mümkün olup olmadığına bakmak gerekiyor. Yeşil ekonominin hem doğa hem de insan için sürdürülebilir bir ekonomik sistemi nasıl yarattığına. Burada karşımıza yeşil vergi, yeşil işler ve yeşil şehir uygulamaları gibi kavramlar çıkıyor.

Yeşil İşler 
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından hazırlanan “Yeşil İş Stratejileri” raporunda özellikle endüstri ve taşımacılıkta enerji verimliliğin sağlanması, yenilenebilir enerji kullanımı, doğal kaynakların sürdürülebilir bir şekilde kullanımı, geri dönüşüm ve yeniden kullanım gibi başlıklar öne çıkıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) eski Genel Direktörü Juan Somavía, yeşil işlerle ilgili şunları söylüyor: “Enerji-yoğun üretim ve tüketim modellerinin kurum maliyetleri iyi bilinmektedir. Artık yüksek istihdamlı ve düşük karbonlu bir ekonomiye geçmenin zamanıdır. Yeşil İşler üç payda üzerinden gelecek vaat etmektedir: Sürdürülebilir girişimler; yoksulluğun azaltılması ve istihdam merkezli bir ekonomik iyileşme.”2 Yeşil ekonomiye geçiş sürecinde ihtiyaç duyulan yeşil işlerin incelendiği bir çalışmada, İngiltere’deki yeşil sektörlerin düzgün işler açısından görece daha iyi fırsatlar sunduğu ve yeşil sektörlerin sözleşme - istihdam statüsü, emeğin değeri ve vasıf durumu yönüyle düzgün iş fırsatları yaratma konusunda iyi olanaklar sunduğu sonucuna varılıyor.3 İşsizliğin hâkim olduğu bölgelerde hem çevreye hem de ekonomiye katkı sağlaması amaçlanan bir yeşil ekonomi aracından bahsediyoruz. Bu işlere talep son yıllarda artıyor. Örneğin İrlanda’da son üç yılda yeşil işlere talep artışı sırasıyla şu şekilde: Su arıtma uzmanlığı (%267), çevre danışmanlığı (%146), çevre sağlığı ve güvenliği sorumlusu (%127), ekolog (%100) ve çevre uzmanlığı (%65). Singapur’da ise çevre uzmanı (%109), su arıtma uzmanı (%108), çevre mühendisi (%70) ve enerji yöneticisi gibi çevreyle alakalı yönetici pozisyonlarında (%94) artış görülüyor. ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu’nun verilerine göreyse ABD’de yeşil işlerde 2016’dan 2026’ya %11’lik büyüme bekleniyor.

Yeşil Vergi 
Karbon salımının bu denli yüksek olduğu gezegenimizde, yeşil ekonomiye geçiş için önem taşıyan diğer bir araç olarak yeşil vergi kavramı göze çarpıyor. Bu tip bir vergiyle, devletlerin vatandaşlarından topladığı gelir vergisinin, enerji ve kaynak kullanımına uyarlanarak endüstrilerin çevreye duyarlı olarak faaliyet göstermesini sağlamak amaçlanıyor. Çevre dostu teknolojiler kullanan endüstriye vergi indirimi sağlamak gibi uygulamalar mevcut. Kamu ve özel sektörün bu şekilde enerji-doğal kaynak kullanımı denklemini daha çevreci bir şekilde kuracağı düşünülüyor. Örneğin 1967’den beri “Bahçe Şehir” vizyonunu benimseyen Singapur’da 2019 yılından itibaren karbon salımını azaltmak için karbon vergileri alınmaya başlaması planlanıyor.

Yeşil Şehirler 
Yeşil iş ve vergileri içine alan bütünlüklü çözümler üreten şehirlerden de bahsedebiliriz. 2017 Yeşil Avrupa Başkenti Ödülü’nün sahibi Oslo, yeşil ekonomiyi hayata geçiren şehirlerden bir tanesi. Norveç kenti, yapılan çevreci düzenlemelerle birlikte dünyanın en düşük karbon ayak izine sahip şehirleri arasında anılıyor.4 19. yüzyıldan itibaren geçimini kömür ve çelik madenciliğinden sağlayan Essen ise şehirdeki yeşil alanlar, yerleşen kent bahçeciliği mantığı ve atık yönetimi gibi kalemlerde yaptığı etkili çalışmalarıyla yeşil ekonominin başarıyla uygulanabileceğini gösteren güzel bir örnek.

Biyoçeşitliliğin yok oluş hızı, endüstriyelleşmeyle birlikte
100 ile 1.000 kat arasında artış gösterdi.
[kaynak: Xinyu Li]

Yeşil Ekonominin Zorunluluğu

İklim değişikliğine neden olan karbon ayak izi artışının en büyük sorumluları, sanayi devi ülkeler. Ve bu ülkelerin yeşil adımlar atmasının önündeki en büyük engel, sermaye-kâr kaybı korkusu. Buna bağlı olarak, refahı sağlamak için daha fazla kaynak ve enerji tüketmek, dolayısıyla karbon ayak izini artırmak gerektiği gibi bir görüş hâkim. Ancak Washington State Üniversitesi’nden Terence Saldanha, hem kâr edilip hem de enerji tasarrufu sağlanabileceğini savunuyor. Buna iyi bir örnek olarak Graz verilebilir. Şehirdeki tüm aydınlatma araçlarını ekoloji dostu olarak modernize eden şehir, yılda 220 bin avro tasarruf ediyor. En önemlisi ise bu aydınlatmaların karbon salımında, önceki döneme göre yıllık 500 bin kg azalma sağlaması.5 Lund Üniversitesi (İsveç) profesörü Max Koch ise küresel kalkınma ve refah araştırmasının sonucunda ekonomik gelişmeyle sera gazı salımı arasında ‘net’ bağlantı olduğunun ‘reddedilemeyeceğini’ belirterek daha fazla karbon ayak izinin daha fazla refah anlamına gelebileceğini öne sürüyor. Çalışmasında 138 ülkeyi karşılaştıran Koch ve ekibi, kişisel refahın artması için daha fazla karbon ayak izine gerek duyulduğunu ifade etse de önümüzde karanlık bir Çin örneği bulunuyor. Çin ekonomik olarak büyüyor mu? Evet. Sözde refah artıyor mu? Evet. Ancak insanlar sokakta maskeyle dolaşıyor. Öyle ki Çin Çevre Bakanlığı bile ülkedeki kirlilik kaynaklarının son on yılda %50’den fazla arttığını söylüyor. İnsanlar, sürdürülebilir olmayan ekonomik büyümenin bedelini sağlıklarıyla ödüyor.

Çin’de tek sorun sanayi kaynaklı hava kirliliği de değil. 1998 yılından sonra tahıl üretimi, kırsal işgücü kaybı ve tarım alanlarının azalmasına paralel olarak dramatik düşüşlere sahne oluyor.6 Bunun nedenlerinden birisi tarım arazilerinin ekonomik büyümedeki payı olan meyve sebzeye ayrılması ve yeraltı sularının aşırı kullanımı. Hepsi tarımsal üretimi düşürüyor. Böylelikle hem iklim değişikliği tetikleniyor hem de gıdanın geleceği tehlikeye atılıyor. Zincirleme bir reaksiyondan bahsediyoruz. Tüm verileri alt alta koyup topladığımızda Çin’in iklim değişikliğine neden olan ülkeler arasında birincilik koltuğunu (2008 yılında ABD’den) devralması bizi şaşırtmıyor. Çin bu durumu toparlamak için yeşil yatırımlara yönlendiyse de çevre sorunları bir gecede çözülebilecek bir mesele değil. Ekonomik açıdan radikal kararlar alınması gerekiyor. Kaldı ki büyüyor denilen Çin ekonomisinin vatandaşın refahını sağladığı da yok. Sözgelimi, gelir dağılımındaki eşitsizliği gösteren gini katsayısı grafiğine baktığımızda ülkedeki gelir dağılımının 1980’li yıllardan bugüne düşüş gösterdiği gözleniyor. Yani ekonomik büyüme ve sera gazı salımının artışı refah sağlamıyor. Peki çare nedir?

İnsan faaliyetlerinin hızlandırdığı küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği yüzünden tüm ekosistemi ve dolayısıyla gıdanın geleceğini tehlikeye atıyoruz. Bu da milyar değil, trilyonlarca doların israf edilmesi demek. Bahsettiğimiz 12 trilyon dolarlık zarar, yok olacak türlerin ve yaşanacak çevre felaketlerinin yanında bir hiç. Distopik senaryolar yazan bu ısınmaya dur demek için karbon ayak izimizi düşürmemiz, yani enerji, ulaşım ve sanayi altyapılarında köklü değişiklikler yapmamız gerekiyor. Doğanın bir parçası olduğumuzun farkına vararak Toprak Ana’ya saygılı bir üretim-tüketim tarzı benimsemek zorundayız. Yani yeşil ekonominin olabilirliğinden ziyade zorunluluğu söz konusu. Sağlıklı bir gezegen için bireysel ve devlet nezdinde atılabilecek adımların göz ardı edilmemesi ve sorumluluk alınması gerekiyor. Çünkü doğanın sahipleri değil, gelip geçici konuklarıyız.

1. Lester R. Brown, Dünyayı Nasıl Tükettik?, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2009.

2. Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu, “Yeşil Yeni Düzenin İstihdam Boyutu”, Yeşil Ekonomi, s. 150–164, (ed: A.A. Aşıcı ve Ümit Şahin), Yeni İnsan Yayınevi, İstanbul, 2017.

3. Ayhan Görmüş, “Yeşil Ekonomiye Geçiş Düzgün İşler İçin Yeni Fırsatlar Yaratıyor mu? İngiltere Örneği”, Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, cilt: 30, sayı: 5, yıl: 2016, s. 1081–93.

4. Batuhan Sarıcan, “Yeşil Avrupa Başkenti Oslo”, Magma Dergisi, Temmuz 2017.

5. Avrupa Yeşil Partisi, “Yeşil Ekonomide İyi Örnekler”, Yeşil Ekonomi, s. 218–224, (ed: A.A. Aşıcı ve Ümit Şahin), Yeni İnsan Yayınevi, İstanbul, 2017.

6. Lester R. Brown, a.g.e.

Batuhan Sarıcan, ekoloji, ekonomi, iklim değişikliği, küresel ısınma, yeşil ekonomi