Tasarım, Kriz ve Aciliyet: COVID-19
...halbuki özgür olmak (Frei-sein) köken olarak dostlar arasında olmak (bei Freunden sein) anlamına gelir. Özgürlük (Freiheit) ve arkadaş (Freund) Hint-Avrupa dil ailesinde aynı köke sahiptir. Özgürlük aslında bir ilişki kelimesidir (Beziehugswort). İnsan kendini ancak iyi bir ilişkide, diğer insanlarla mutlu bir birliktelik içinde gerçekten özgür hisseder.
—Byung-Chul Han, Psikopolitika

Uzun bir süredir kuruluşların her yöne çekilebilir olduğuna tanık olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Yaşam biçimlerinin akıcı duruma gelmesi ve projelerin esnekleşmesiyle birlikte, her seçim için ‘ctrl+z’ tasarlandı. İç içe geçen farklı ağlar ve bağlantılar dolayısıyla, daha yoğun insan akışı, yer ve şeylerden oluşan bir yaşam ortaya çıktı; bu yaşamın getirisi olarak karşılaşılabilecek en büyük sıkıntılardan birine şu an tüm dünya maruz kalıyor. Dünyanın ta öbür ucunda sandığımız şeyler dibimizde bitti.

Akışkan dünyada, insanlar kendilerini iz bırakabilecek güçlü bireyler olarak tasarladı, fakat bu anlayışın içinde bir arada esenlikle nasıl yaşayacağımızı düşünemedik ve kurgulayamadık. COVID-19 pandemisiyle birlikte toplumların ve toplulukların, hükümetlerden ve iktidarlardan çok daha dayanıklı olduğu ortaya çıktı. Sivil toplumun tekrar gündeme gelmesiyle, “Birlikte ne yapabiliriz?” sorusu kafaları en çok kurcalayan konulardan biri oldu. Yaşanan pandemi, krizin içeriği bakımından farklı olsa da temel sorun yeni değil; uzun zamandır var olan ve birçok teorisyenin ve filozofun üzerinde durarak anlatmaya çalıştığı konuları tekrardan derin bir incelemeye almamız gerekli.

Nesnelerin hayatımız içindeki görevleri, kapsama alanları ve işlevleriyle ilgili sorgulamalara gitmek mümkün. COVID-19 pandemisi tasarımla birlikte ele alındığında akla kolonyalizm tarihini getiriyor. Amerika kıtasındaki yerlilere verilen battaniyelerin çiçek hastalığını taşımasında olduğu gibi, nesnelerin kendisi hem gerçek anlamda hem de metafor olarak ne kadar hastalıklı ve insanı alt etmeye ne kadar hazır! Nesnelerin güçsüz olanı yok etmesi aslında doğrudan ya da dolaylı olarak karşılaştığımız bir örnek. Üçüncü Dünya ülkelerinin kaynakları ve ucuz işgücünün sınırsız sömürülmesiyle sonsuz sayıda tasarım nesnesi buralarda üretilirken, aslında oralardaki toplumlar tasarımın hoşluklarından en az yararlanan kesim olarak yaşamlarına devam etti. Tasarlanan onca nesnenin ancak kalıntılarına maruz kalan gruplar, tasarım sürecine katılımda en az söz sahibi olan topluluklar olarak görünür olmaktan uzaklaştırıldı. Saf dışı, tasarım dışı bırakıldılar. Pandemide olduğu gibi, tasarımın kendisi de kimi durumda bağışıksızı, kaynağı olmayanı ve dayanıksızı eliyor. Tasarımın dekolonizasyonu, tasarımı yeniden ele alırken, aynı zamanda daha geniş bir toplumu ve tasarımın üretilme-tüketilme biçimlerini sorgulamayı beraberinde getiriyor. Bu konuyu şu an yaşanmakta olan krizle ilişkili olarak tasarım eğitiminde ve nesnelerin üretiminde sosyal eşitlik için bir başlangıç noktası olması adına tartışmaya başlayabiliriz.

Tasarım teorisyeni Ezio Manzini, içinde yaşadığımız akışkan dünyanın sosyal formlarını ele aldığı ve bu çağı farklı derecelerde cereyan eden krizler dönemi olarak incelediği, 2019 yılında çıkarmış olduğu Politics of the Everyday1 adlı kitabında daha iyi bir toplum türünün nasıl mümkün olabileceğini sosyal inovasyon örnekleri üzerinden tartışıyor. Manzini’ye göre, akışkan dünyada uygun ortamlar inşa etmenin tek olasılığı kolektif eylemdir. Dikkat ederek bir şeyleri dinlemenin değerinin, bakım sunmanın anlamının, kısacası önemsemenin öneminin ne olduğuna tekrar bakmamız gerekiyor. İşbirliğiyle hem bireysel iyiliğimiz hem de parçası olduğumuz toplulukların esenliği için bütüncül açıdan yeni tasarım anlayışları geliştirmenin önemi çok büyük. Manzini, kitabında krizin içinde yaşayan ve çözüm üreten toplumlardan bahsediyor ve toplumu “her üyenin bireyselliğinin birlikte bir şeyler yapma isteğiyle dengelendiği gönüllü, aydınlık, açık topluluklar” olarak tanımlıyor. Bu toplum geçmişin değil, bugünün toplumudur. 

Manzini, yirmi yılı aşan bir süredir sürdürülebilirlik için tasarım alanında çalışan bir teorisyen. Çalışmalarını yıllar içerisinde geliştirerek, sürdürülebilirlikle beraber sosyal inovasyon konusuna odaklanan uluslararası tasarım okulları ağı olan DESIS Lab’i2 kurdu. Uzun süredir aktif olan DESIS ağı içinde, yedi kıtadan farklı tasarım okullarında projeler ve araştırmalar yürütülüyor. COVID-19 pandemisiyle birlikte, bu okullar çevrimiçi platformlarda bir araya gelerek nasıl bir tasarım anlayışı geliştirmek gerektiği üzerine uzunca kafa yordu, önümüzdeki dönemlerde geliştirecekleri projeleri açıkladı. Ortaya çıkan sonucu özetlemek gerekirse, artık acil durumların hayatımızdaki akışkan modernliği ve buna bağlı olarak gelişen yeni normalliği aşması söz konusu değil; yeni normalliğin acil durumları kapsaması ve krizlerin önüne geçmesi gerekiyor. Manzini bu iki kıyası şu şekilde açıklıyor:

Dersler alınan eski yönelim: Aciliyet (Kriz) > Geçiş > Yeni Normallik
Yeni yönelim: Yeni Normallik > Geçiş > Aciliyet (Kriz)

Acil durum ve krizler için tasarım, zor durumda bulunan insanlara yönelik hizmetleri ve ürünleri tasarlamaya yönelikken, geçiş tasarımı ekonomik ve sosyal onarım için stratejiler oluşturmayı kapsıyor. Acil durum için tasarım konusuna yönelik uygulamaları birkaç haftadır takip ettik aslında; birçok kurum, atölye ve topluluk bir araya gelerek maske ve solunum cihazlarını kendileri tasarladı ve üretti. Teknik ve potansiyel açıdan ‘yapılabilirlik’ her ne kadar birçok kurum için rahatlatıcı olsa da, ‘hazırlıksızlık’ en büyük sorun olarak karşımıza çıktı. Bu süreçte demokratik yapılara sahip atölyeler ve organizasyonlar benimsemiş oldukları ilkeler ve etkileşimlerinden ötürü aciliyete daha hızlı cevap verebildi.

Geçiş tasarımı, tasarım teorisyeni Horst W.J. Rittel’in çetrefil sorun olarak adlandırdığı toplumsal sorunları başlangıç noktası olarak ele alıyor. Çetrefil sorunlar, kendilerine özgü birtakım özelliklere sahip olmakla beraber, sorunun açıklamasının başlı başına sorun olduğu, tek bir çözümün yetersiz kaldığı, çözümlerin doğru-yanlış değil, iyi-kötü olarak ayrıldığı problemler olarak tanımlanıyor. Geçiş tasarımında, sosyal ve doğal sistemlerdeki değişimin tasarımla nasıl başlatılacağı ve yönlendirileceği konusunda disiplinlerarası bir anlayışı görmek mümkün.

Yeni normallik için tasarım ise sosyal inovasyonu ve dönüşümleri, spekülatif tasarım anlayışıyla şekillendirmeyi öne sürüyor. Anthony Dunne ve Fiona Raby’nin birkaç yıl önce öne sürdüğü spekülatif tasarım yöntemi ise öngörülebilir bir gelecekten ziyade, ileriye dönük hayal edilebilecek her türlü çizgi dışı olayı birer kurgu öğesi olarak ele alan bir yaklaşıma sahip. Ölçüsüz ve afaki görünen senaryoları kurgulayarak, bunlara yönelik tasarım yapma fikriyle örtüşen yeni normallik, yaşanabilecek çeşitli krizler için alternatifler sunuyor. Spekülatif tasarıma verilebilecek en yalın ve kuvvetli örnek “The Tree of Forty Fruit” [Kırk Meyve Ağacı] olabilir. New York’ta yaşayan heykeltıraş Sam Van Aken tarafından aşılama tekniği kullanılarak yetiştirilen bu ağaç, ütopik olanı gerçekleştiriyor ve 40 çeşit meyve veriyor. Van Aken, 2014 yılından bu yana 16 ağaç üretmeyi başarabildi. Her yıl mart ve ekim ayları arasında çeşitli çiçek ve meyve veren bu ağaçlar farklı şehirlerin topluluk bahçeleri ve müzelerinde korunuyor.

“The Tree of Forty Fruit”
[Kırk Meyve Ağacı],
kaynak: Sam Van Aken

Sosyal dönüşüm konusuna yapılan vurgular ve mevzunun ehemmiyeti birçokları tarafından anlaşıldı ve şu anki eylem alanları ortaklık kurma, yerel grupların etkinliğini artırma ve bakım üzerine kuruluyor. Zoom üzerinden online toplantılar ile koruyucu maskelerin nasıl dikilmesi gerektiğine dair eğitimlerin yanında, onarım gruplarının zaman varken evdeki yün çorapları onarması gibi bir aradalığı devamlı kılmak ve ‘kendin yap’ kültürüne ait üretimi sürdürmek için çok çeşitli buluşmalar gerçekleşiyor. “Pes etmek yok, hepimiz bir aradayız.” Peki, kırılgan dünyayı nasıl onaracağız? Bütün bunlar katılımcı olmayı sürdürmeyi sağlarken, öbür taraftan sosyal medyadaki paylaşımlar dolayısıyla baskısı çok ağır hissedilen sade yaşam ve sürdürülebilirlik prensipleri bireyleri birer proje insana dönüştürmeye de tüm hızıyla devam ediyor. Byung-Chul Han’ın Psikopolitika’da değindiği gibi, bireyin kendisini bir tür tüketim projesine dönüştürmesi, pandemiyle iyice ayyuka çıktı; çünkü tam da şu dönem insanların kendi projelerine ilişkin taahhütleri dışında sunabilecekleri pek bir şey yok.

Sürdürülebilirlik konusu uzun bir süredir yaşanan iklim ve çevre krizine verilecek tek cevap gibi görülürken, pandemi süresince birçok insan giyim pratiklerini ve alışkanlıklarını tekrar gözden geçirmek durumunda kaldı. Sürdürülebilir moda konusunda uzun süreden beri devam eden en temel yanılgımız sadece maddi kültürün içinde yer alan fiziksel nesnelerin nasıl tasarlanacağına kafa yormamız oldu. Materyal seçimi ve üretim yöntemleri bazında çevreci ve etik olmakla modanın yarattığı şiddeti tam anlamıyla dindiremiyoruz. Alışveriş mağazalarının karantinadan sonra açılmasıyla elde edilen cirolarla ve online siparişten elde edilen kazançlarla moda tüketimi pek de hız kaybetmedi. Bu durum bize bağışıklığımızın ne olduğunu tekrar inceleme fırsatı veriyor. Pandemiyle beraber hatırlanan filozof Roberto Esposito, tüketiciliğin modern hayata ilişkin bir saplantı olduğunu savunuyor. Toplum ve ortaklık pahasına bireysel dokunulmazlığımızı öne sürerek, tüketim yoluyla bağışıklık kazanıyoruz. Nesnelerden aldığımız güçle bireysel bağışıklığı kazandığımız anda, başkalarını dışarıda bırakıyoruz.

Şimdiye kadar süregelen sürdürülebilir moda etrafındaki anlayış, ne tür tüketiciliğin ve hangi sosyal grupların sürdürülmesi gerektiğine dair sosyopolitik bir bakış açısına sahip olamadı. Otto von Busch, “Inclusive Fashion –an Oxymoron– or a Possibility for Sustainable Fashion?”3 adlı çalışmasında bu problemi sorduğu sorularla açıkça ortaya koyuyor: Onarım ve zanaat temelli uygulamalar söz konusu olduğunda hangi kullanıcılar, bu giysileri nerede giyecek? Sürdürülebilirlik adı altında el örgüsüyle yaptığımız giysilerle ve tamir ettiğimiz kıyafetlerle eğlenmek için gittiğimiz hangi gece kulübüne veya başvurduğumuz hangi iş görüşmesine kabul edilebiliriz? Şu durumda neyi seçeceğiz; kıyafetimize uygun sosyal alanları mı? Süregelen uygulamaların iki türlü cezası var demek ki: Giysi seçimlerinde sürdürülebilirlikle ilişkilenen görünümleri seçmiyorsak çevreci ve sade yaşamı savunan grup tarafından dışlanıyoruz, savunuyorsak da sosyal yaşamı devam ettirmek için gerekli olan ve bulunmak istediğimiz yerlerden ve gruplardan öteleniyoruz. Temel konu, sürdürülebilir modanın hâlâ sosyal ve ekonomik hareketlilik için giyinip kuşanması gereken insanlar ve ekonomik gücü yeterli olmayanlar için erişilebilir olmadığıdır. Yaşadığımız kriz sürdürülebilirlik konusundaki seçimlerimizi ve buna bağlı olarak geliştirdiğimiz bağışıklığımızı tekrar gözden geçirmemiz için bir fırsat sunuyor. Sosyal ilişkilerimizi nasıl düzenleyeceğimizi ve nasıl kapsayıcı olacağımızı tartışmamız gerek. 

Sorulara verdiğimiz her cevap yeni sorunları doğuruyor; çünkü düşünmek yerine mantıklı davranmayı tercih ediyoruz. Kaçış yollarımızın tam sonunda bizi bekleyen sıkıntılar her seferinde onlara yakalanacağımız anı kovalıyor. Sorundan kaçtığımız için kaçınılmaz sonla yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Yalnız bu sefer ve kesin olarak bize tekrardan hatırlatılan bir şey var, o da sorun ve sıkıntılarla birlikte, hep beraber yaşamayı acilen öğrenmemiz. Tıpkı Donna Haraway’in belirttiği gibi, görevimiz yıkıcı olaylara karşı güçlü tepki vermek, bulanık suları süzmek ve sessiz yerleri yeniden inşa etmek olmalıdır.

“Kırk Meyve Ağacı”nın
çiçek ve meyvelerinden,
kaynak: Sam Van Aken

Böylesi bir durumda karşımıza şu soru çıkıyor: Bu akışkanlıkta sosyal yaşantımıza ve çevremize nasıl şekil vereceğiz? Şekil bağlam tarafından ve bağlam koşullar tarafından belirlenir. Mantıklı olmayanı ve akla sığmayanı tasarlamaya başladığımız zaman, aciliyetler ve krizlerle dolu bir yaşamı kucaklayabiliriz. Sürdürülebilir bir yaşam için tasarlayacağımız hayat, güvenli zannettiğimiz bölgelerin içinden çıkmayacak, fakat güveni birlikle oluşturduğumuz ölçüde meydana gelecek. Koşulumuz bu olsun.

1. “Günlük Hayatın Politikaları” olarak Türkçeleştirilebilir.

2. Design for Social Innovation and Sustainability Lab [Sosyal İnovasyon ve Sürdürülebilirlik İçin Tasarım Laboratuvarı].

3. “Kapsayıcı Moda –Bir Oksimoron– ya da Sürdürülebilir Moda İçin Olasılık mı?” olarak Türkçeleştirilebilir.

COVID-19 [KOVİD-19], moda, pandemi, Sanem Odabaşı, sürdürülebilirlik, tasarım, tüketim