Jacques Lacan ve Slavoj Žižek,
illüstrasyon: Ayhan Şahin
Vintage Bir Sefalet

Kapitalizm kendi nostaljik unsurlarını tekrar eder. Bu sırada nesnelerin bütün politik içeriği silinir ve geriye onun dinamik yapısından kurtulup dinginleşen gündelik nesnelerin saf hazzı kalır (oyun konsollarının, dönüp dolaşıp tekrar moda olan ikonik ayakkabıların saf hazzı vs.). Fakat geçmişin tüm sıkıcı ve mide bulandırıcı kısımları budandığında ortaya çıkan nostalji patlaması, istediği kadar ideolojik ve politik yönünden arındırılmış olsun, bu dinamik hareketin kendisi politik ve ideolojiktir. Burada arzudan talebe doğru bir kayma yaşanır, yani talep edilen şeyin içerisinde, daima talepten fazla bir şey bulunur. Geçmişin ölümsüz ruhunda değil hortlamış heyulasında geri dönen bu nesneler, sıkıcı zamanların neşeli unsurlarıdır: İdeolojik unsur onun ardında gizlenmek şöyle dursun, tam ortasına kazınmıştır, gerginliği azaltılmış bu nesnelerin artık yeni yeni anlamları vardır. Geçmiş, yeni arzular ve kurallarla desteklenerek ‘şu anda’ yeniden yazılmaktadır.

Bu da bizi ‘efsane nesiller’ paradoksuyla baş başa bırakıyor. Bir kuşağı efsane yapan şey nedir? Kişinin kendisini farklı hissetmesini sağlayan o kuşağa aidiyeti için, ona minimal bir katkısının olması gerekmez mi? Buradaki hayati şey kaçınılmaz bir salaklıktır, yani yazgımızı kendi yeniliğimiz olarak deneyimlememizin kaçınılmaz salaklığı. Yalnızca belli bir zaman aralığı içinde doğmuş insanlar, bu sayede kendilerinden önce ve sonra doğan nesilleri ötekileştirebilir (Örneğin Gameboy Color’da Pokemon Crystal oynamış efsane nesil bunu kendi seçimi olarak deneyimler, bu deneyim X’in sonu Z’nin başı doğmuş efsane nesille desteklenmelidir vs.). Ufak bir azınlığı ikonlaştıran bu denklemde kimin ne zaman doğduğunun bir önemi yoktur. Yeniliğe topluca dahil olmak (ya da edilmek), o boş kalabalığın efsane olmasıyla değil, en fazla şanslı bir nesil olmasıyla alakalı olabilir, ama bunun da bir sonu gelmez; çünkü her dönem kendisine göre sözde bir enteresanlık barındırır ve yeni zamanın ‘yeniliği’ sayesinde, geçmişin içeriğinden de bir şeyler paranteze alınarak bu yenilik önümüze serilir. Daha sonra, paranteze alınan bu unsur sürekli özlemle anılarak, yine bir kuşağın efsane olabilmesinin önünü açar. Geçmiş ve gelecek arasındaki boşluk, geleceğin tamamlanmamış içeriğine yansıtılır.

Bu kayıp sayesinde (yani geçmişi gelecekte aranmanın üretkenliği sayesinde) dönüp dolaşıp tekrar moda olan bütün o saçmalıklarla ilgili iktisat ve ekonomi okumaları ise hikâyenin sadece yarısıdır. Sonuçta artı-keyif sürecin kendi kendisini tekrar etmesi değil midir? Tamamen sürecin kendisinden doğmaz mı? Bu biçimiyle tamamen performatif değil midir? Lacan, Marx’ın mübadele değeri ve kullanım değerine musallat olmuş üçüncü bir değerden bahseder: Kült değeri… Bu üçüncü unsur satın almak ve tüketmek dışında, bu döngüyü dışarıdan, üçüncü bir düğümle darmadağın eder ve sonra zorunlu bir şekilde kullanım değerine doğru kayar. Bu üçüncü unsur birbirine dolanmış bir süreci tetiklemek için iyi bir manipülasyon aracıdır.

1980–1990 arasında doğan insanların kendisini ‘efsane’ hissetmesini sağlayan bütün unsurlar neredeyse tamamen dışarıdan dayatılmışken, onlardaki bu yenilikçi ve özel olma hissini sağlayan şey, aslında önceki nesillerin yenilikçi ve özel azınlığının kendisini hissettirme biçiminden ibaretti. Onların arasından da ufak bir azınlığın bitkisel bir bilgeliğe doğru ilerlemesi kaçınılmazdı, yani bahsi geçen ‘efsane nesil’ler hep ufak bir azınlık tarafından dolayımlanmıştı: 68 kuşağının büyük çoğunluğunun aslında basit bir moda akımına kapılmış olması, 12 Eylül öncesi ‘kortej’lerde zorla yürütülmüş herkesin devrimci olması vb.

Burada enteresan bir tersinme meydana gelir; herhangi bir hareketin amacına ulaşmak için günümüzde izleyeceği zorunlu yol budur. Amacı ile sonucu birbiriyle örtüşmüyor gibi gözükse de hareket aslında amacına ulaşır; yani önce amacını yitirmelidir ki asıl amacını bir tali uğrakta geri alabilsin (Örneğin hayvansal ürünleri reddedip, saçma sapan kimyasalları sebzeler vasıtasıyla vitamine dönüştürmek için nasıl bir hayvan popülasyonunu yok etiğimizi görmezden gelmek, duyarlılığım açısından kurucu bir rol üstlenir. Bu sayede yalnızca kendimi hayvansever bir fail olarak sunmakla kalmam; işin sırrı, kendimi ekolojik soykırımla savaşan bir kahraman biçiminde algılayıp sunabiliyor oluşumdadır). Elbette bu sırada, ideolojik yanılsamalar çokluğunun kaotik yapısı korkunç bir gulyabani üretmek zorundadır. Ardından hemen ortaya yeni bir kavram atılır; faillerin kendi eylemlerini değerlendirme kriteri olarak, özdeğerlendirme ya da özdisiplin benzeri bir denetime tabi olması, yani kendi toplumsal standardını kendisi belirleyen fail.

Bu tutum sayesinde siyaseten doğrucu politikaların güçlendiğini ve doğrudan sosyokültürel yaşamın içerisinde değilse bile, nefret söylemlerinin Twitter ve Ekşi Sözlük’te kısmen köşeye sıkıştığını söylemek yanlış olmaz. Ancak kullanıcılar her ne kadar sosyal medyanın ana aktörleri gibi gözükseler de, aslında çoktan belirlenmiş bir özgürlük alanının ana savunuculuğunu, yani bir anlamda hem onun tarafından belirlenen hem de onu belirleyen faillerin niyetini pratiğe dökmek zorunda kalırlar. Bu özdenetim yanılsamasında ısrar ettiğimiz takdirde, kendi standartlarını belirleyen faile nasıl davranması ve hissetmesi gerektiğini sürekli hatırlatan kültürel gulyabaniyi, yani belirlenen ile belirleyenin birbirine tamamen karışıp gittiğini gözden kaçırmış oluruz. Günümüzde klasik toplumsal kalıplar ve belirsizlik içinde, devamlı form değiştiren yeni medya dayatmaları bu sayede birbirine karışır: Örneğin azınlık hakları ile cinsiyetlenme formüllerinin homojen yapısı, neyin seksist ya da homofobik olduğunu belirsizleştirir. Aynı ‘siyaseten doğru’ hoşgörü anlayışının doğurduğu kaosun birer ürünü olarak, köktencilik (postmodern cihat) ya da ılımlı muhafazakârlık, kimlik siyasetinin diğer ürünleri, feminizm ya da LGBTİ+ haklarına benzer şekilde ortaya serilir (ve hemen birbirlerine yukarıdan bakmak için birer araca dönüşürler). Burada “özgürleşmeci” değerler sadece yeni dışlama biçimleri üretmez, siber zorbalığa da evrilirler.

Eğer özdenetim derken, karşılaşılan içeriğin sahteliği/gerçekliği (ve bu sahteliğin/gerçekliğin yeniden üretilmesi) arasında gidip gelen bir disiplini kastediyorsak, bunlara hâkim olduğumuz ölçüde bizim ideolojik olarak sınırlanacağımız nokta daima önceden verilidir, çünkü ‘asparagas’ tanımı da artık başka bir anlama gelmektedir; burada söz konusu olan, sadece sahte bir imge ya da metni gerçek gibi servis etmek değildir. Gerçek bir imgeyi sahte şekilde servis ediyor oluşumuz çok daha sansasyoneldir. Sözlükçülerin ya da Twitter trollerinin beslendiği şey de aşağı yukarı budur. Gerçek bir içeriğin, daima içerisinde barındırdığı sahtelikle doğru orantılı şekilde ayakları yere basar ve asıl bu psikotik tutum bizi gerçeğin bütün çıplaklığıyla yüz yüze getirir.

İşte burada, görseydi Hegel’in bayılacağı, düzene çıkıntılık yapan bir süreç kendi kendisini tetiklemiştir. Kabaca, özne olumsuzlanır ve kendisine (sürece içkin) yüklemlerden biri olarak geri döner; başlangıç noktasına geri dönen diyalektik üçlünün kendine geri dönme sürecinde yaratılan bir ‘yeni’lik vardır. Tözsel bütünlük dağıldığı zaman, süreç tarafından içerilen ‘yeni’ kendi ön varsayımlarını geri dönüşlü olarak kurar; yani hortlayan unsur daima kendisine kazılı şekilde yeni şeyleri bastırmak zorundadır. Devamlı kendi kendisini tekrar eden bu süreç bir sürü saçma sapan yanlış anlamanın arka arkaya dizilmesinden ibarettir. Temel paradoks asla açık seçik önümüze serilmez, bir şeyin bastırılmış ya da dışlanmış olduğunu, önümüze serilen içeriğin daha farklı antagonizmalarla boydan boya kesildiğini hasır altı eder. Şimdilerde ‘hiçbir şeyin parçası olamayan parça’yı temsile girişen her politik hareket, benzer bir sözde uyuşmazlık sergiler. Sözgelimi geçmiş, günümüzün woke akımı için fazla erildir. Bu yüzden yıkıcı unsurların bastırılması bu süreç açısından hayatidir. (Kaldı ki bütün o woke yapımlarında erkeğin yerini alan kadın kahraman yine erkekler tarafından uydurulmuştur ve bunun ne çeşit bir yenilik olduğu tartışmaya açıktır, yani bir şeyi inkâr etmeden önce onu mutlaka onaylamam gerekir. Erkeğin yarattığı bu dünyada artık kendisine yer olmaması, eril fantezinin en klişe ürünü değil miydi?) Kısacası, Super Nintendo ya da Barbie dağı, ne yapacağı kestirilemez, düzenli şekilde evde terör estiren 90’lar babası bu kareden çıkarıldığında (ya da bastırıldığında) daha anlamlı hâle gelir. 90’lar babası 90’larda gerçekten evi terk ettiğinde her şeyin iyice kontrolden çıkıyor olması erilliğin garip cilvelerinden biridir. Bu kısırdöngünün yarattığı özgüvenle baş etmek imkânsızdır. Laclau’nun, içi boş, aşkınsal popülizmi gibi, bu eril süreç her türden hegemonik, tikel unsurun dolayımlanmasının başarısız temsillerinden ibarettir fakat,

…bir adım daha ileri gitmek gerekiyor. Kapitalist söylemdeki paralaks yarığın temeli, kapitalizmin bir efendi söylemi olarak kalmaya devam etmesi, ama bu efendi söyleminde tahakküm yapısının bastırılması, çizginin altına itilmesidir (Bireyler biçimsel olarak özgür ve eşittir, tahakküm şeyler-metalar arası ilişkilere kaydırılmıştır). Bu sapağın anlamı kesinlikle kapitalistin bir şekilde modern öncesinin ‘hakiki’ efendisi kadar efendi olmaması değildir. Efendiye özgü hamle ‘sadece bir işaret vermek’tir ([Efendi] imleyenini söze dökmektir, uygulanışı düzenleyip denetlemek değil): “Bütün dünyanın dönmesini sağlayan bir efendi bulmak fiilen imkânsızdır. Bir işi kendin yapmak yerine başkalarına yaptırmak, iş ciddiye bindi mi kesinlikle daha yorucudur. Efendi asla bunu yapmaz. Bir işaret verir, efendi imleyeni verir ve herkes zıplar…” …Gerçek bir lideri dinlerken kendi istediğimizin ne olduğunu keşfederiz, daha doğrusu farkında olmadan, halihazırda ne istediğimizi…*

Bu efendinin her zaman namevcut bir konuma kazındığını unutmamak gerekir. Küresel kapitalizm kendi nostaljik unsurlarını tekrar ederken, insanlar ellerinden kaçırdıkları (çoğunlukla sahip olamadıkları) o ‘efsane’ unsurlara özlem duyar. Oysa ‘geçmiş’ aynı sistemin kötü bir tekrarından ibarettir ve şimdi bizim canımızı sıkan şeyleri bir başkası bu şekilde tecrübe etmeyecektir, etse bile böyle hatırlamayacaktır. Kapitalizm tinseldir. Teorik, önceden verili bir şey değildir; o, kendi yarattığı uyumsuzluğun çözümüdür. (İçeriğindeki engel sayesinde komünizmi doğuracak olan kapitalizm fikri, kapitalizmi olası kılan şeyin bu içkin engel olduğunu gözden kaçırır; kapitalizm ‘sürekli devrim’ denen şeyin kendisidir.) Özgürlük edimlerinin kaotik yapısı sayesinde, her şeyi kendi bünyesine katarak ilerler. (Komünist ideoloji ise ne zaman böyle bir uyum sürecine kalkışsa ortadan silinip gitmiştir.) Bu yüzden çoğu kişi, komünizm-kapitalizm çifti arasındaki o anlamsız seçimi yaparken gereğinden fazla nefes darlığı çeker. Unutmamalıyız ki tüm ideolojilerin perspektifi galibin perspektifidir. Komünizmin sefalet getiren imajı, kapitalizmin bu konuda ondan aşağı kalıyor olmasından değil, komünizmin (ve onun galip perspektifinin) çöküşünün bu imajı çağırıyor olmasından kaynaklanır. Ayrıca insanları, iktidarın onlara ait olduğunu öne sürerek kandıran tek ideoloji de komünizm değildir. Fakat ne olursa olsun burada bastırılan her şey hortlayarak geri döner ve ortaya başka başka fenomenler biçiminde serilir, böylece birçok soğuk savaş kalıntısı Sovyet fenomen, tekinsizce ortada dolanır. Bütün o bürokratik fiili uzamlarıyla ortalıkta dolanan komünist efendi artık sosyokültürel bir hayalete dönüşmüştür.

‘Kapitalizmin içkin engeli’ eleştirisi bu gerginliğin üretkenliğini gözden kaçırır. Nostaljik unsurlar şu anki durumumuz için yeni bir anlam sağlayacak politik bir yıkamadan geçerken, bu keşif ‘görünmez bir el’ yordamıyla falan değil, doğrudan bizim tarafımızdan yapılır. Asıl sorun bizim aşağı yukarı bunu belirleyecek şekilde manipüle edilmiş olmamızdır. Bu genelde en müstehcen ve aynı sebeple kabulü en zor meseledir. Freud’un Totem ve Tabu’da ölen babası, sosyokültürel bir hayalet olarak geri dönmüştür.

Bu idealist sıçrama günümüz öznelliğine de bulaşmıştır. Artık bütün toplumsal yapının daha yüce bir amaç uğruna seferber edilmesi söz konusu değildir; küresel kapitalizmi asıl niteleyen şey öznenin haz alamıyor oluşunun verdiği suçluluktur. Çağımızın muhafazakârlık eleştirisinin tıkandığı yer de burasıdır. Bu söylem, özgürlüğümüzü sınırlayan yasakların, tatminin kendisini nasıl desteklediğini gözden kaçırır. Kendi irademe “hayır” diyebilmem, böyle bir karşı duruş sergileyebilmem, ortaya haz almanın içkin engelini de çıkarır. Bu sınırlamanın işlevselliği, yasağı çiğneme aracılığıyla elde edeceğimiz o sonsuz, ütopik hazzı destekliyor olmasıdır.

Kültür yüzünden travmatik bir bedel ödediğimiz fikrine dayanan psikanalitik tespit şimdilerde tersine dönüyor gibi. Pop-psikoloji zırvaları sayesinde, klasik Freudcu semptomlar çokkültürcülük tarafından bir yana itildi ve ‘eğitimli’ insanlar rahatsızlıklarının (klişe) açıklamalarını yapmaya yeltendiği ölçüde, daima ikiyle çarpılmış ve nüfuz edilemez bir örtüklük söz konusu oldu. Günümüzde nerede nasıl davranacağını bilmeyen insanlar artık sıradan salaklar değiller; sosyopatlık, borderline kişilik bozukluğuyla boyanmış sosyal yetersizliklerine kulağa hoş gelen kulplar takıp bahaneler üretmek; bu teşhisi oturup kalmayı bilmemeye mazeret olarak öne sürmek ve salaklığın üstünün böylece örtüldüğünü varsaymak hayli moda. “Keyif al!” emrinin aşırılığı bizi normal insanlar olmaktan alıkoymaya başladı ve normal bir insan olmak kendi içerisinde radikalleşti.

Psikanaliz bize keyif alamamamızı yasallaştıran alanı açar: Herhangi bir içsel yasanın yokluğu bizi imgesel bir sürece ve süper egonun sertleştiği narsistik bir evreye geriletir. Freud ve Lacan arasında gözle görülür bir söylem farkı vardır. Bu, aralarındaki zaman diliminde (Lacan’ın ağzından söylersek) “Baba-nın-Adı”nın zayıflamasının sonucudur. (Bu baba cinsiyetsiz, hüsna bir babadır.) Fakat karşılaştıkları kültürel-toplumsal, değişken psişik ekonomiler, ortaya daima yukarıdaki sabiti çıkarır. Asla kati şekilde belirlenemez süper ego emirlerine uymamız olanaksızdır; arzumun amacının belirsizliği ve süper egonun ‘öteki’nin söylemi olması, bu psişik ekonominin kontrolünde başka birinin olduğu ve öznenin basitçe bir kenara itildiği anlamına gelmez. O, özne için, arzu etiğine ilksel ihaneti temsil eder ve özne onun karar zincirinin öngörülemez sonuçlarına bağımlıdır, fakat taleplerin delice tatmin ediliyor oluşu da arzunun boğulmasına sebep olur. Ortaya serilen pratik ve onun ideolojik gölgesi arasında bir yerde, kendiliğinden gerçekleşen şeylerin bir ürünü olduğumuzu fark etmemiz böylece zorlaşır. Bize tarihsel olarak aktarılan ve kültürel biçimde dayatılan özel isimler bile, artık bizim tekil-tikel özelliklerimiz ve bireysel durumumuzu betimleyemez, fakat doğrudan bizim tikelliğimize ve bireyselliğimize işaret ederler. Başka şekilde söylersek, insanlar toplum ile kültürün arasındaki yarıkta birey haline gelir. Burada tikellik ve evrensellik arasında bir kısa devre ortaya çıkar ve bu ortaya çıkan ‘tikellik’ telaffuz edilmesi imkânsız bir fazlalık ürettiği ölçüde evrenseldir, yani ortak bir kadere sahip olma fikrine ne kadar yabancılaşırsak, kaderimizi de tamamen nüfuz edilemez şekilde deneyimlemeye başlarız. Topluluğun etkinliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan ‘kader’, aslında aynı topluluğun, kendi ortaya çıkardığı sonuca yabancılaşması olarak deneyimlenir (ya da topluluğun etkinliği sonucu ortaya çıkan şeye yabancılaşma ‘kader’ olarak deneyimlenir). Bu biçimiyle kaderi dışsal algılıyor olsak bile, elimizde kaçınılmaz şekilde içsel ve paylaşılması olanaksız bir şey kalır.

Herkes ipleri oynatan, algımızın dışından gerçekliği belirleyen agender bir ‘büyük öteki’ fail hayal eder. Burada asıl gözden kaçan unsur, ‘büyük öteki’nin –ya da resmin eksik parçasının– aslında çoktan (bizim de) dahil olduğumuz failler topluğu olduğudur. Asıl sorun, görünen ideolojik yapının dışında dönen tezgâhların aslında birer yanılsama olduğu falan değildir, tam tersi, bizim bunu servis ediş biçimimiz yüzünden, her seferinde bu yapının tersine dönmesidir. İktidara karşı bir direnişin üretildiği mecranın, her zaman onun araçlarından birine dönüşme şansı vardır (ve mutlaka dönüşür). Aynı durum kendine amaç edindiği ideolojiden hafifçe etkilenmiş kişi için de geçerli değil midir? Bu yüzden talepleri her zaman belirsizdir ve amaç edindiği şey, bir öznel alan olmaktan çok, otantik kökleriyle ya da diğer kültürlerle arasına bir sınır çekmeye ve onlara yukarıdan bakabilmeye denk düşer. (Otantik köklerle yeniden kaynaşmaya çalışmak da buna dahildir, yabancılaşılan otantiklik daima retroaktif bir deneyimdir.) Bu “özgür” seçimler sadece başka bir sorunun görünmez hâle gelmesini sağlar; fakat ne olursa olsun üstü örtülen bu unsur aynı alanda hortlamaya devam eder. Gerçek bir unsuru sansasyonel bir sahtelikle servis etmekten kasıt budur. Tamamen gerçek olan bir şeyi (örneğin sınıfsal antagonizmayı) sahte bir şeklide servis ederim (ve bu sahte söylemi sahiplenen sayısız gazete edebiyat dergisi vb. basın aracı vardır, ama hepsi sınıf antagonizmasını istemeden servis eder). Onu bize ulaştıran duyarlılık sahte olsa bile, yüzleştiğimiz şey doğrudan sorunun kendisidir. Onu istediğimiz kadar sahte bir sorumluluk bilinciyle, hatta göz önünde kalmayı sürdürmek için paylaşalım, yaralı ve tecavüze uğramış köpeğin fotoğrafı ya da sokakta magandanın biri tarafından bıçaklanan kadının videosu gerçektir.

* Slavoj Žižek, Kendini Tutamayan Boşluk, çev. Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları, İstanbul, 2019, s. 302-305. Alıntının sonundaki tırnak içindeki bölüm Lacan’a ait.

değişim değeri, Jacques Lacan, kullanım değeri, kuşak [generation], kült değeri, nostalji, Serhat Yenisan, sermaye, yeni