Ricky Gervais’ın Aptallık Takıntısı ve Louis C.K.’in
Takıntılı Aptalları

An Idiot Abroad, (çoğu Ricky Gervais yapımı gibi), cinéma-vérité tarzında çekilmiş bir seyahat belgeselidir. Sunucu seçimi yüzünden (Karl Pilkington) pek eğitici bir yönü bulunmaz. Fakat aynı sebeple bu tip gezilerin en müstehcen ve genel geçer deneyimini ifşa eder. Ricky Gervais’a göre Karl Pilkington gezdiği yerlerin derinliğine hâkim olamayacak kadar yüzeysel biridir. Burada öncelikle Ricky Gervais’ın aptallığa olan saplantısına dikkat etmek gerekir. Bu hepimizin içten içe hissettiği, arka planda sürüp giden aptallık, ‘sıradan insanlar’ ile ‘kendimiz’ arasındaki sözde bir bölünmeye işaret eder. Onun neredeyse haddini aşan kendini beğenmişliği, sosyokültürel gerçeklikle aramıza koyduğumuz bir mesafeyi bizim adımıza temsil eder ve aynı nedenle ağzına geleni bizim adımıza söyleyebileceği bir alan ortaya çıkar. Bununla taban tabana zıt şekilde Karl Pilkington, ne kadar aptal olduğunu defalarca söyledikten sonra, aptallığı garip bir nitelik kazanır ve yine bu sayede her şeyi söylemesi meşru hâle gelir: “Çin’in böyle olabileceğini hiç düşünmemiştim… Burası iPod’u ürettikleri yer, fakat tuvalet kâğıdı bile kullanmıyorlar… Bu adam Budist falan değil, sadece aklını kaçırmış.”

Özellikle kısıtlı bir parayla onun gezdiği yerleri gezen insanların çoğu dolandırılma ve huzursuzluk arasında salınan bu rezilliği deneyimler. Arayıp durduğumuz spiritüel kökler, aydınlanma ve maneviyat, buradaki insanlar için çoktan turistik bir dalavereye dönüşmüştür. Ama hiç kimse Karl Pilkington kadar açıksözlü değildir. Yani kaybedilen ‘otantik köklerin’ bizzat şehirdeki yabancılaşma tarafından geriye dönük şekilde yaratıldığı her zaman göz ardı edilir. Kaldı ki Karl Pilkington gittiği yerlerde iyi vakit geçirmek için asla ekstra bir çaba sarf etmez. Dilden dile gezen bütün o klişe zırvaların öylesine gelip onu sarsmasını falan da beklemez. Onun beklentisi “hayatın gerçek amacı” ya da “ruhani özümüz” gibi zırvaların tam tersidir. Kasvetli Tac Mahal yolculuğunun ortalarında şöyle der: “Orayı henüz görmedim, ama eminim bütün bu saçmalıklara değmez!”

Karl Pilkington, An Idiot Abroad, 2010, kaynak: IMDB

Bu coğrafyalar istedikleri kadar otantik olsunlar, modern toplumun küçümseyici refahından deneyimlenerek retroaktif şekilde yaratılan şeyin bununla uzaktan yakından alakası yoktur. Umut Sarıkaya’nın organik beslene beslene, “köy dışkılayan” elit semt teyzesinin ya da organik ürünler satan dükkâna girdikten sonra köylü teyzeye dönüşen şehirli Yeliz’in otantiklik anlayışıdır bu. Organik olanın organik olabilmesi için önce şehirdeki yabancılaşma tarafından deneyimlenmesi şarttır. ‘Organik olanın’ insan tarafından üretilme biçimi zaten doğrudan onun işaret ettiği şeyle arasında kapanması olanaksız bir yarık açar (kaldı ki kırsala yerleşen Yeliz’in fantezisi de tam olarak gerçek olmaz, köylü komşularımız asla yeterince organik değillerdir!). Karl ise böyle şeylere hiç kafa yormaz. Hatta akrep ya da fetüslü haşlanmış yumurta yemeyi, dosdoğru kendi beslenme alışkanlığından (yani bir hayvanın yaşamsal haklarını büsbütün elinden alıp, ona sistematik şekilde işkence ettikten sonra öldürmekten) daha barbarca bulur. Bu aptallık ve deha arasında salınan belgeseller sayesinde, günümüz öznelliğinin temelinde yatan normalleştirme döngüsünün ve çığırından çıkmış süperego emirlerinin gerilimine tanıklık ederiz. Karl bu uydurma şeyleri uydurukça tecrübe edemediği için aptaldır.

Süperegonun bu tanımı sınırlı ve değişmez bir tanım değildir. İnsan iyice kulak kabartırsa bu sesin ne denli çığırından çıkmış olduğunu duyabilir. Artık bizden talepleri, Freud’un analiz ettiği, Victoria sonrası burjuvanın süperego talepleriyle bağdaşmaz. Freud’un süperegosu Öteki’den içseldir ve ego idealine uymamak bu içsel otorite tarafından suçlulukla cezalandırılır. Lacan’da ise süperego, “bunu hem yapmak zorundasın hem de bundan zevk almak zorundasın!” çağrısını yapar; “Bunu istediğin için yap! Nasıl olur da bunca şeye rağmen bunu istemezsin!” Bu bakımdan Lacan’cı süperego, Freud’un süperegosundan biraz daha hilelidir. Yukarıdakilere ek olarak, o durumdan haz alamıyor oluşumun verdiği bir suçluluk da devrededir: Onu aslında sevemiyor oluşumun verdiği canavarca suçluluk… Hatta ego idealinin emirlerine uydukça daha da suçlu olurum, yani ilksel arzuma daha da ihanet ederim. Freud’un aksine, süperego beni ego idealini ihlal ettiğimde suçluluk hissine bağlamaz; süperegonun emirlerinden zevk alamamak suçluluk duygusuyla cezalandırılır. Yasa’nın yokluğu bizi imgesel bir sürece ve süperegonun sertleştiği narsistik bir evreye geriletir: Keyif al!

Bu değişimi kuramsal bir çerçevede kovalamaya gerek yok. Popüler kültürün içinde ortaya çıkan gerilim, hiçbir şeyin değişmediğini fak etmememiz için her şeyin deli gibi değiştiği bu sahte döngü, günümüz öznelliğinin minnet duyduğu şeyi görünür hâle getirir. Bu ‘şey’ genelde aynı sabite gönderme yapar. Family Guy ve Simpsons’ın (bu ikisi neredeyse aynı şeydir) yayına girdikleri on yıllık aralık toplumsal yapıdaki bu sözde değişimi anlamamıza yetecek kadar farklılık sunar. Family Guy, neredeyse Simpsons’ın bilinçdışında bastırılanların hortladığı bir alandır. Bu açıdan bakınca Family Guy, bastırılan tüm unsurlarının yüzeye çıktığı, bir anlamda Simpsons evreninde göz ardı edilenlerin geri döndüğü paralel bir evrendir. Simpsons’ın taklidi olmaktan (taklidi olduğu açık açık Seth MacFarlane tarafından dile getirilir, karakterler Simpsons’la birbirinin üzerine kapanacak şekilde yaratılmıştır) çok daha fazlasıdır; Family Guy, edepsiz, yüzsüz, şımarık ünlüler, siyasetçiler ve doğrudan halkın kendisi için hayli travmatik bir aynadır. Geçen süre zarfında toplumun değişen cinsiyet algısı ve ahlaki normları Simpsons kalıpları tarafından istemsizce bastırılmaya başlandığında, Family Guy semptomatik bir şekilde ortaya çıkmıştır. Köpek artık dilin içine hapsolup acılarını (ve öznesini) bizimle eşitler; baba çocukların tüm patolojik sorunlarını üstü örtülü biçimde üstlenir; cinsel pratikler çokluğu artık bastırılmış marjinal bir kimlik olmaktan veya stereotip bir alaycılıktan uzaklaşarak (her ne kadar gene bastırılmış da olsa), çok daha saldırgan bir biçimde başkarakterlerden ikisinin kimlik karmaşası hâline gelir. Bu özgürlük alanının yaratığı gerilim, yani toplumun azınlıklara, göçmenlere, eşcinsellere vs. baktığı pencere, toplumun karşısına dikilecek kadar belirginleşmiştir. Çoğu seksist, homofobik, ırkçı espri aslında sosyokültürel yapının içerisinde sıkça karşılaşılacak şeylerin bir sentezidir ve aynı sebeple çok fazla tepkiye neden olmuştur.

İnsanlar, (özellikle Simpsons’tan sonra) çocukların ve toplumun “ahlakını” yozlaştıracağı kisvesi altında, aslında kendilerine tutulan aynanın iğrençliğine tahammül edememişlerdir. Aynı durum Louis C.K.’nin Louie’si ve Woody Allen’ın filmleri arasındaki benzerlik ve kopuş bakımından da okunabilir. Louie bizi sanki bir Woody Allen evrenine sürükler, tabii ufak farklarla. Allen’ın filmleri son derece Freudçu’dur. Süperego hâlâ Freud’un süperegosudur. Başrol genelde toplumun içerisinde hasbelkader düzeni yırtan obsesif bir nevrotiğindir. Kadın ve erkek arasındaki obsesif histerik ayrımı çok keskindir. Filmlerinde Woody Allen’ın başkarakteri analistinin karşısında çaresizce kadın düşkünlüğünden veya ne istediğini bilmediğinden bahseder. Annie Hall filminde histerik sevgilisi Annie ise, analiste gittiği ilk seansta, onun on beş yılda yaşayamadığı ilerlemeyi tek seferde kateder. Burada bile Freudçu obsesif histerik ayrımı çok nettir. Ayrıldıklarında ise, onu eve geri getirmek için bulduğu histerik yöntem (banyoda örümcek var) Olgu Öyküleri’inden fırlamış gibidir (ve işe de yarar, yani en azından amacına ulaşır).

Louie’de ise durum buna çok benzer gözükmekle beraber neredeyse tam tersidir. Artık dişil ve erilin tanımları keskinliğini yitirmiş, histerik kadın, obsesif erkek kalıbı tamamen tersyüz olmuştur. Elbette Louie de bu çarpık normlara hapsolmuştur, fakat zaman zaman hayatına soktuğu insanlar tarafından bu durum baş aşağı çevrilir. Bu yüzden Woody Allen’ın başkarakterleri sonsuz bir suçluluk hissiyle boğuşurken, Louie’de bu suçluluk yerini haz alamamanın cezasına bırakır. Burada Louis C.K. —belki de istemeden— arzunun döngüsüne harika bir gönderme yapar. Zaten bu benzerliği ortaya koyabilmek için bir formülasyona ihtiyaç da yoktur. Güçlü bir gözlem (ve hatta doğrudan bu döngüye sürüklenmiş birinin penceresinden yapılacak bir gözlem) burada tüm formüllerin ötesindedir, çünkü bir nevi itiraftır. Bu yüzden Louie’nin psikoloğunun ona yaklaşımı Lacan’ın kısa seanslarını mumla aratacak cinstendir: Analist Louie’ye, birisinin ölüm haberini aldıktan sonra hiç ereksiyon olup olmadığını sorar. Louie şaşırarak ve garipseyerek: “Ne? Tabii ki hayır!” diye karşılık verir. Bildiği varsayılan Öteki olarak analistin verdiği cevap olağanüstüdür: “Ben oldum…”

Louis C.K. ve Edward Gelbinovich,
Louie, 2010, kaynak: IMDb

Freud, Lacan, Louis C.K., Ricky Gervais, Serhat Yenisan, süperego, yabancılaşma