Hiçbir Şeyin Parçası Olamayan Parça*

Günümüzde taraftarlık kavramı, çingeneler zamanının ayinsel coşkusundan arınmaya başladı. Buna sebep olan yaptırımlar sertleştikçe, hatta ‘Avrupalılaştıkça’, tribünlerdeki özneleşme de Avrupalı (casual ultra) bir kültüre doğru evirildi ve 90’larda insanların birbirini vurmamak için yeminler ettiği yerli tribün kültürü, yerini yavaş yavaş beyaz yakalı, şiddetten uzak, gülünç bağlılıklara bıraktı.

80’li yılların sonuna doğru, amigoluktan tribün abiliğine arabesk bir kayma yaşanınca, tribünler kısa sürede her türlü suça göz yumulan bir arınma alanına dönüşmüştü (karaborsa, hırsızlık, yağma, adam yaralama, kamu malına zarar… diye uzayıp giden bir listeydi bu). Postmodern tribüncülüğün bütün bu kalıntıları sistematik şekilde silinmeye çalışıldıkça, holiganlık, şiddet karşısındaki iki yüzlülüğümüzü ve o şiddeti şu şiddete tercih ettiğimiz bir alt kültürü temsil etmeye başladı.

Yani yaşanan bu toplu aşırılıkları ‘rant kavgası’ diye açıklamak ya da holiganizmin ideolojik köklerden yoksun, işlevsiz şiddetini, doğrudan şehirle ve semtle kurulan bir bağın içinde temellendirmek, işin özünü tamamen ıskalar. En uç ideolojik bağlılıklar ve bütün indirgemeci farklar burada anlamsız bir mazerete dönüşür: Öfkenin yöneltildiği gruplar, etnik, dini ya da siyasi ayrıcalıkları göz önüne alınarak seçilmez. Tribünler, normalde bir araya gelmesi imkânsız, farklı etnik kimliklerden ve siyasi görüşlerden insanları bir araya getirebilir.

Şampiyonluk kutlamaları sırasında ana caddeler bir ucube şovuna sahne olurken, ara sokaklar taraftarlıktan holiganlığa geçişin ana hatlarını çizebileceğimiz farklı türden aşırılıklara tanıklık eder. Bazı fertlerin, gerçekleşmesi olanaksız hayallerin peşinden koşarken önlerine çıkan her şeye çocukça bir bağlılık hissetmesini (ve bir İstanbul takımı adına Eskişehir ya da Konya’da sokaklara dökülebilmelerinin mantığını) açıklayabilmek için, bir sürü sosyolojik değişkenin arasında boğulup gitmeye gerek yoktur. İnsanların en gereksiz zamanlarda birlik olabilme yeteneği, geri zekâlılığa doğrudan erişim sağlayabildiğimiz böyle anları sıkça organize edebilir. Hiçbir anlamı olmayan bu cümbüş yerel takımların marjinal taraftar grupları tarafından ‘sabote’ edildiğinde, yukarıdaki örnek daha anlaşılır hâle gelir. Saldırıya uğrayanların profili bakımından burada şehir milliyetçiliğinin bile askıya alındığı bir şehir milliyetçiliği karşımıza çıkar. Eril distopyanın kâbuslarından biri söz konusu olduğunda, herhangi bir bedel ödemeden sokaklara dökülmek imkânsızdır. Futbolun bastırdığı bu hortlaklar iğrenç bir kutlama sırasında üzerimize saldırırken, bütün ortaklıklarımızın bir yığın yanlış anlamadan ibaret olduğunu görebilmemiz kolaylaşır.

En genelinden en aşırısına kadar, dayanışma ve bunun getirdiği doluluk hissi burada tüm kurguların ötesindedir; yani sözüm ona bir seçim yaparak, yeni bir hayal kırıklığına alan açıp bu mağduriyetin keyfini sürmek asıl mesele hâline gelmiştir. Bu deneyim gerçekten de diğer bütün özneleşme süreçlerindekinden daha fazla mağduriyet barındırır. Ne olursa olsun bütün taraflar bir şekilde mağdur kalmayı başarır (takımlar, yöneticiler, teknik direktörler, taraftarlar, anlamsızca tonla para kazanan embesil ve apaçi futbolcular, TFF, hatta UEFA); çünkü küresel sermayenin hiçbir şart tanımayan o muazzam (sahte) döngüsü içerisinde, asla ulaşılamayacak, temsilsiz, ‘tek ve eksiksiz’ olma hedefi tamamen performatiftir ve bu yüzden aynı şey, farklı varyasyonlarda zorlantılı şekilde tekrarlanır. Bütün o FIFA dayatmaları ve finansal fair play ise futbolun sermaye karşısındaki acziyetinin içkin itiraflarıdır. Bu yüzden aktif taraftarlığın ta kendisi, hiçbir ideolojinin yarışamayacağı kadar büyük bir palavranın üzerine kurulmaya mecburdur.

Taraftarların arasında, sisteme içsel, yapısal-zorunlu bir fark vardır. Örneğin televizyon başında takip edilen takımlar, çoğunlukla başarıyla en çok özdeşleşen kulüplerdir. Televizyon başındaki grup, uydurma bir ‘seçim’ sayesinde, kazananın safını tutmanın ayrıcalığını deneyimler. Aynı anlamsız sabite göndermede bulunsa da maçları stadyumlarda takip eden insanlar yalnızca aynı pozitif içeriğe dahil olmakla kalmaz. Taraftarlığı sosyal hayatına belli ölçüde eklemlemek, kalabalık bir azınlığı temsile girişmek ve radikalleşmek anlamına da gelir. Deplasman maçlarına giden ayrıcalıklı enayiler sayesinde bu yapısal farkın sınırına ulaşırız; vefa ve rant arasında salınan rengârenk bir ikilem…

Bu yapı daima 1. grup ve 3. grup arasında bir çatışmaya işaret eder; televizyon başındaki grup her yıl sokaklara dökülür ve deplasman maçlarına giden gruplar tarafından saldırıya uğrar. Doğru koşullar oluştuğu zaman taraftar-holigan karşıtlığına dayalı yeni bir bölünme ortaya çıkar; hatta marjinal gruplar, yeterince ‘cefa’ çekmedikleri için, kendi takımlarının taraftarlarından da açıkça üstün olduklarına inanırlar.

Çoğunlukla birbirine en yakın mesafedeki takımların taraftarları, birbirine en çok kin besleyen gruplardır: İstanbul ve İzmir derbileri, komşu iller, hatta zaman zaman aynı takımın farklı taraftar grupları, genelde benzer sebeplerle birbirinden nefret eder. Eğer düşmanlıklar (ya da rant) ortaksa durum dostluğa ve kardeşliğe evrilir. Holiganizm tehdidine karşı yasakların ve dayatmaların tutkuyla savunulması, holiganizmin alt kültürde karakterize olabilmesini sağlar; fakat onun bütün ‘marjinal’ pratikleri genelde geç kapitalizme özgüdür. Kapitalizmin sahte ikili mantığı burada da devrededir: Öbürlerine karşı biz… Fakat bu sahte ikilik artık gereksiz ideolojik yanılsamalara (azınlık hakları, imkânsız eşitlik hedefleri vb.) ihtiyaç duyulmadan, doğrudan pratiğe dökülebilir. Yine de hiçbir politik hedefi olmayan, bu tip bir vandallığı siyasetin dışına itme jestinin kendisi başlı başına siyasi bir hamle olma potansiyelini taşır; yani holiganizmin damarlarında, günümüz özgürlük anlayışının yarattığı pazara direnen bir şeyler vardır.

İki gün sürebilen o sefil yolculuğun sonunda (kesinlikle buna değmeyecek, avanta tabir edilen şeyler haricinde) neredeyse hiçbir şey elde edilmez; bedava bilet ve kumanya için o kadar yolu gitmek, sirke parasına sirke içmek gibi bir şeydir; yine de bu ikilem, lisanslı ürünlere tonla para harcayıp, sokaklarda ailecek palyaço gibi dolaşmaktan daha anlamsız değildir. Burada feragat edilen konfor bir (artık)keyif üretir, yani asıl hedef daima ‘istenmeyen şeyleri yaşamak’tır. Otobüste tekrarlanıp duran şarkıların büyük çoğunluğunun ana fikri, terk eden ya da karşılık alınamayan aşkların hikâyeleridir (ya da tribün liderine, yani yeni babaya yazılmış besteler). Bu yolculuk, karşılık alınamayan ‘sevgilinin’ yarattığı boşluğu doldurmak ve mazoşizmin ne kadar tutkulu boyutlara evirilebileceğini kanıtlamak için yapılmaktadır. Aşkına karşılık bulamamanın, terk edilmenin ya da doğuştan şansız biri olmanın mağduriyeti sayesinde, yine her türlü saçmalık ve uç hareket meşru hâle gelir. (Tribün lideri de grubun bu ‘ortak çıkarlar’ını birbirine diken, ‘boş imleyen’ görevini üstlenir.)

Tribünlerin bütün bu ahengine rağmen, farklı renklerle işaretlenen gruplar ‘düşmanlarıyla’ totemcilik oynar; yani hiyerarşinin garip mazeretleri, anlamsız bir mezhep sapkınlığı sayesinde burada da kaosu organize eder. A.R.O.G’daki döner bıçağı göndermesini hatırlayın: Holiganların hedefindeki Arif herhangi bir renkle doğrudan özdeşleşmez; atkısının rengi devamlı değişir. Bu sahne göründüğünden daha yoğundur. Bütün o tarafgirliğin dağılıp gittiği, döner bıçaklarının ışıl ışıl havada parladığı anlar bizi empatinin doruk noktasına çıkarabilir. Arif burada empatinin o canavarca aşırılığına tanıklık ederken, artık hangi takımın tutulduğunun da bir önemi kalmaz; bu partiye herkes davetlidir.

Şunu kabul etmeliyiz ki, bazen sistemin bütün pisliğini üstlenmek çok zordur ve çoğu kişinin ekoloji ve özgürlükler için mücadelenin aciliyetine duyduğu inanç, gülünüp geçilmesi gereken insani bir kusur olarak görülmelidir. Ucuz aktivizmin amaçları gerçekten hedef hâline geldiğinde, sisteme içsel şiddetin patlaması icap eder; fakat dönüp geriye bakıldığında şiddet yine de meşru görülmeyecektir, çünkü burada insanın kendine anlattığı uydurma bir hikâye söz konusudur. Onunla yüzleşmekten istediğimiz kadar kaçınalım, yaptığımız şeye inancımızın kör güveni hiçbir şeyi örtbas etmez.

Sanırım asıl etik karar, tüm bu zırvayı bilerek ve isteyerek bir davaya adanmaktan geçiyor; yani o dev ‘yüce gönül’ perdesi ortadan kalktığında asıl etik alana geçeriz: Sofraya gelen her lokmanın nasıl bir acıya sebep olduğu gerçeğiyle yüzleştiğimizde ortada korkudan eser kalmaz. Korkaklık o yüce gönüllü oyunu oynamayı sürdürdüğümüzde ve başkalarını suçladığımızda sahnededir. Bu bir hayvanı öldürme duygudaşlığından ya da tatmininden çok daha ileridedir. Etik duruşun asaleti başkalarının acılarına yüz çevirebilmekten geçer. Ucuz aktivizmde ise olay bunun neredeyse tam tersidir: ‘Biliyorum ama bilmiyormuş gibi davranıyorum’ değil, ‘Pek de bir şey bilmiyorum, ama her şeyi biliyormuş gibi bir duyarlılık sergilemeyi seçiyorum’. İşte tam burada, onu ‘kurnaz aklın’ tuzağıyla baş başa bırakmalıyız ve kendi kendini yok edene kadar onaylamalıyız.

Tekrar deplasman otobüslerine dönecek olursak, bu otobüslerin yegâne amacı fedakârlık hissini yaşamaktır ve bunun geçici bir darboğaz olmadığı çok açıktır (özellikle bu içeriğe yakalanan özne için); yani bütün ideolojik unsurun, bizi feraha götürecek tünelin, ‘ideolojik’ kısmı törpülendiğinde, bize artı-keyif sağlayan ‘fedakârlığı’ elde ederiz. Sadece içerisinde taraftarlar yolculuk ediyor diye bir otobüs deplasman otobüsüne dönüşmez; camları kırıldığında ve içerisinde işlenebilecek tüm suçlar işlendiğinde, deplasman otobüsüne dönüşürler. Bu yolculuktan ağzı yanan şoförlerin ve yağmalanan benzinlik personelinin şahit olduğu zıvanadan çıkmışlık, ‘gerçek futbol’un ne olduğuyla ilgili bize bir fikir vermelidir. (Yol boyunca kafasını kurtaran şoförleri, otobüsler ufukta belirir belirmez kepenklerini indiren idealist esnafı ya da kazmasını küreğini kapıp kendisini savunan kahraman köylüleri tenzih ederim.) Yaşananlar yüzünden duyulan dehşet, futbol karşısında ihtiraslı kalmayı zorlaştırabilir. Cebinde beş kuruş olmadan böyle bir işe girişmek, kimisine göre akli bir yoksunluğa işaret edebilir. Bas bas bağıran bu arınma arzusunu baştan fark edemeyen şoför, bu sabotaj eyleminin en fazla ne kadar ileri gidebileceğini sorgularken, karşılaştığı şeyin, ‘futbol’ denen hayal kırıklığının ta kendisi olduğunu göremez.

I.D., yön. Phil Davis, 1995, kaynak: IMDb

* Jacques Rancière

futbol, holiganlık, Serhat Yenisan, taraftarlık