Venedik’te Ölüm
Üzerine Düşünceler

a. için
“hep”

I.

Jenerikte kendini gösterip aklıma saplanıyor bu isim: Gustav Mahler.

II.

1971 yapımı Venedik’te Ölüm, Thomas Mann’ın aynı isimli romanından uyarlanmış bir Luchino Visconti filmi. İzlemeden önce konu hakkında bir şeyler okuyorum. Güzelliğin doğasından ve filmin şiirselliğinden bahsediliyor sıkça. Film bitiyor. Yine internetin başındayım, merakla ve heyecanla bilgi toplamaya çalışıyorum. Konuşmak için cesaret edineceğim.

III.

Çirkin nedir? Sınırları belirgin olmayan, geleceği öngörülemeyen ve zihni kaygı ile dolduran her şey çirkin sayılabilir. Çirkinlik yayılma özelliğine sahiptir. Çirkinlik ölümle ilişkilidir.

Sanatçı, antik dönemde zanaatkâr sayılır ve aslen bir taklitçi olarak kabul edilirken klasik dönemde mertebesi ‘asaleti, güzelliği ortaya çıkaran kişi’ye yükselir. Bu değişim, sanatın el becerisi ve matematik yeteneği (perspektif bilgisi) kadar, bir tasarım gücüne [disegno] bağlı olduğunun anlaşılmasıyla gerçekleşir. İdeal ve güzel olan sanatın yaratılabilmesi için gerekli eğitimi veren akademilerle birlikte bu bilgiler kurumsallaşır. Sanatçıya nasıl daha bilimsel olabileceği, estetik düşünceye uygun bir sanat eseri yaratabileceği ve bunları yapabilmek için, eski ustaları nasıl etüt etmesi gerektiği öğretilir ve ondan özgün olması beklenir. Bu açmazlar içinde ortaya çıkan güzel sanatlar kavramı, güzelin yaratım koşullarını da belirler. Güzelin bağlı olduğu bu kurallar bütünü kendi çağının izini taşır ve dolayısıyla yalnızca egemen olabilecek kadar güçlü bir beğeni görüşünü yansıtabilir. Sanatçı, kendisine yüklenen ağır misyonun yanı sıra, iktidarın sınırları içinde kaldığı için özgür olamaz ve güzel olmayanı, bu misyona hizmet etmediği için çerçeve dışında bırakır.

IV.

Çünkü, sınırlanmışlık kaygı duymayı gerektiren şeyleri ortadan kaldırır. Ölüm karşısında çaresiz olan insanın bir kaçış yolu olarak sanata sığınması fikri de aslen bu temele, güven veren yüce sanata ve sanatçıya duyulan saygı, onların insanlığa hizmet ettiği ortak duygusuna dayanıyor.* Sanatçı ise, bu bağlamda, ortaya koyduğu eserden bağımsız düşünülemeyen bir yaratıcı kişi oluverir. Yüce güzellik atfı tarafından belirlenen yaratım koşulları, içinde birden fazla ses barındırması gereken sanatçıyı da tektipleştirir.

(Yine, çünkü) Güzeli (yaşamı) ortaya çıkaracak sanatçı, öncelikle kendi hayatından çirkini (ölümü) uzaklaştırır.

V.

Aschenbach (Venedik’te Ölüm’ün baş kahramanı), disiplinli bir yazardır. Yalnızlığı sever, çünkü eseri başka insanları hayatından dışlar. Tüm vaktini üzerinde çalıştığı eserin etrafında tanımlar. Buna rağmen eserini bitirememektedir. Onun kişiliğindeki en belirgin yan olan bu görev bilinci, eserin tamamlanmamasının asıl nedenidir. Disiplin ve mükemmeliyetçilik ile eserinin bütünlüğünü kontrol altında tutmaya çalışıyordur; ardında görev ve tanımlardan oluşmuş bir miras vardır. İyi-güzel bir eser ortaya koyabilmek için tam bir konsantrasyonla kendini eserine verir. Çalışma saatleri belirlidir, kimin yerine konuştuğu da belirlenmiştir —bu ifadeyi özellikle kullanıyorum çünkü, başka bir bütünlüğü sağlayacak araçlardan biridir onun eseri: Yazarın hayatını. Öldükten sonra kendisine dair her şey o eser tarafından söylenecektir. Eser ne kadar mükemmel olursa, sahibi hakkında bileceklerimiz de o kadar güzel olacaktır. Çaresiz insanların avuntusu sanat, yaratıcısını da iyileştirecek, hatta ona sonsuzluğu verecektir.

Fakat tüm zaman ve çabalar yetersiz kalır, Aschenbach tükendiğini hisseder.

Morte a Venezia,
yön. Luchino Visconti, 1971,
kaynak: IMDb

Bu tükenmişlik hâliyle tatile çıkar. Venedik’in canlı renklerini Avusturya’nın griliğine tercih eder. Bu güzel tercihin yaratıcılığını olumlu yönde etkilemesini bekler kuşkusuz. Ama tatildeyken, umulmadık bir anda gördüğü yakışıklı genç adam, aslında sanatçıya gelen ilham, tüm belirlenmişlikleri yıkar. (Tatilde zihnini toparlamak ve hemen ardından masasının başına dönmek istemişti. Tasarılar yıkıldı.) Ona uzaklarda bir seyahati (kaçışı/öngörülemeyeni) düşündürür. Kişiliğiyle hiç uyuşmayan bu tekinsiz fikri ona getiren genç adam, sade ve her yönüyle uyumlu (simetrik) bir görünüşe sahiptir, yani güzeldir. Aschenbach aslında sınırlandırılmış bir formu, kabul gören güzelliği beğenmektedir. Bu formun onda uyandırdığı arzular ise kontrol dışı yayılan ve onu eyleme teşvik eden bir tür çirkinliktir. Uzun süren çatışma ve direnişten sonra Aschenbach ilhamının peşine düşer ve yaratma istencine teslim olur. Bu eylem, güzeli yaratabilmek için sanatçının zamanın ölçüsünden kurtulmasını, tutarlılığının dışına çıkmasını, çok katmanlı benliğinin (nihayet) yeni bir hâliyle karşılaşmasını zorunlu kılar. Dolayısıyla izleyicilerin sanatçıdan beklentilerini tersyüz eder. Ona sonsuzu verecek İlham, onu önce çirkinken görmek ve onu kendi zamanına tabi kılmak istemiştir. Bu yüzden, bu kendini koşulsuz teslim etme anında koca bir tarihin reddi yatar: Sanatçı tüm yüceliğini üzerinden atmıştır ve çıplaktır.

(Biz hikâyenin sonunda Aschenbach’ın öldüğünü öğreniriz. Plajda güneşlenirken ufka doğru bakar ve orada yakışıklı gencin kendisine el salladığını görür ve onun peşinden gitmeye karar verir. Ölüm, yaşamı doğuruyordur: Bizim gibi plajdaki insanların da Aschenbach’ın ölümüyle sarsıldığı an, o isimsiz bir şekilde, yalnızca bir yazar olarak, eseriyle yüzleşir.)

Olgunlaşmamış bir yazarken serbest ve özgün bir tarza sahip olan Aschenbach, hemen hemen her yüce eserin bir şeye rağmen —tasaya, azaba, sefalete, terk edilmişliğe, bedensel zayıflığa, iptila ve tutkulara, binlerce engele rağmen— vücuda geldiğini söyler, ancak zamanla ustalık (tamamlanmışlık/güzel) peşine düşerek keskin, klasik bir üslupla yazmaya başlar. Deha olur, şöhreti tadar. Tüm düzen sağlayıcılardan faydalanır ve izleyicisi gibi güven veren yüce sanata sığınır. Güzel olan deha artık ölüdür. Avare çirkin ise yaşam doludur. Yeniden karşımıza çıkacaktır.

Öyleyse, başta yaptığım önermeyi yanlışlayabilir miyim? Çirkinlik, yaşamla ilişkilidir. Çirkinle yüz yüze gelmeyen sanatçı, dönüştürme gücünden yoksundur ve asla ölümsüzlüğe ulaşamayacaktır.

VI.

Ve, George Bataille’dan alıntılıyorum:

“Sanatçı aslında bir çilekeştir, fakat ters yönde işleyen bu çile, insanı bütün nimetlerden el çekmeye değil, tam tersine bütün yasakları, özellikle de iki büyük yasağı, yani şehvet ve ölümü aşmaya götürür.”

VII.

Şimdi, başka ne demeli bilmem. Sıra yeniden Gustav Mahler’e geldi.

* Burada bir parantez açıyorum; bu yaygın görüşe bilinçli olarak karşı çıkmış olmasalar da, bir akım olarak varlığını kabul ettiren ilk aykırı eğilim Barok sanat olmuştur. Bir nesnenin formunu bütünüyle vermeyi reddeden Barok sanatçılar, özellikle ışığın kullanımını esas alan temalarla bize zamana tabi olduğumuzu hatırlatır, dolayısıyla bir ölçü birimi olan zamanı, yani ölümü yeniden sanata dahil eder.

Ezgi Alkan, film, kitap, roman, sanat, sinema, Venedik’te Ölüm