Paris-İstanbul Mektupları
Paris’e Mektup VI
fotoğraf: Ezgi Alkan

Sevgili Elagöz,

Sana daha önce hiç bahsetmediğim ama bir süredir hayatımda önemli yeri olan bir kadın var. Geçenlerde kendiliğinden bir sohbet başladı aramızda, bazen bir arkadaş bazen bir abla gibi davranıyor bana, konuşuverdik. “Çok yanlış düşünüyorsun” dedi. “Eğer biraz sebat edersen, sisteme borçlanmak yerine kendini başka her şeyden geri çekmesini bilirsen kısa zamanda gidersin.” Gitmek istediğimi söylememiştim ki.

Sana bu son mektupta en çok onu anlatmak istiyorum. Belki bana baktığında kendi gençliğini hatırladığını bildiğim, belki de ona baktığımda yaşamayı isteyebileceğim bir geleceği gördüğüm için önemsedim onu.

Yanımızda başkaları varken istemsizce onun yüzüne bakıyorum en çok. Her söylenende duygularının nasıl değiştiğini seyrediyorum. Kimi zaman büyük küçümsüyor, bazen incelikle duygusallaşıyor; nasıl boş verdiğini fark ediyorum, güvensizliklerini yakalıyorum nadiren de olsa. Öyle anlarda gözleri uzakta bir yere odaklanıyor. Biliyorum ki duyduğu cümleyi almış, kendi evinde eski bir zamana gitmiş. Doğrusunu yapmış olup olmadığını tartıyor. Çok daha alakasız bir zamanda, tartının sonucunu pat diye dillendirecek. “İyi de niye böyle bir şey söyledi şimdi” diyecek başkaları, hâlbuki neden iki farklı zamanda köklenmiş olacak.

O zaman yan yana olmayacağız. Birbirimizin aklına en çok hangi şekillerde düşeceğiz acaba? O beni fazla naif buluyor ve seviyor, sevildiğimi çok hissediyorum. Bense onun fazla ateş-ateş olduğunu düşünüyorum, atak ve güçlü. Hissettirmiyorum ama ben de onu seviyorum. Geçenlerde, onun çocukluk arkadaşı yirmi küsur yıl sonra Amerika’dan Türkiye’ye geldi. Bizi de tanıştırdı, ikimiz kahve içerken artık-Amerikalı-Adam bize Edip Cansever’in “Çağrılmayan Yakup” şiirini ezberden okudu. Bu yaşanırken bu iki insanı sevmemek bence mümkün değildi.

Beni en ama en çok güldüren, güzel bir şeyler anlatırken duyduğu heyecan. Sağ elini açıp havaya kaldırıyor hikâyenin doruk noktasına yaklaşırken, ortam müsaitse sigaralı oluyor o el. Onu çok üzgünken, hatta ağlarken gördüğüm zamanları düşününce o heyecanın ne kadar yerli yerinde bir şey olduğunu da kendime yeniden kanıtlamış oluyorum. Çok az kişide var bunlar diye. Bir defa ona “İşte hayatın anlamı bu” demiştim. İyisini kötüsünü, sevdiğimiz üç beş kişiyle paylaşarak yaşamak. İtiraz etti, buna ihtiyacımız yokmuş. Her an her yerde yeni arkadaşlar edinebilirmişiz. “İnsan olmak yeni bağlar kurabilmektir, nihayetinde her zaman aslında yalnızız” dedi. Ben de ona itiraz ettim ama ses çıkarmadım.

Onu tanıdığımdan beri bir şeyi iyice kabul ettim: Hayata açık olmak gerektiğini. Fikirlerini bazen çok keskin bulsam, aslında çoğu zaman farklı düşünme yollarından gitsek de burada buluştuk.

Bunun anlamı, Elagöz, bitmesi. Nihayet bitti. Seninle bir yıllık sohbetimiz ve yazdığım altı mektubun sonunda aradığımı buldum ben. Ben yeniden benim. O bir süreliğine yeniden burada, Çocuk. Şehir yeniden karşımda duruyor. Ben de söyledim karşımda duran sokaklara, “Güvenelim birbirimize” dedim. Güvenelim.

Birkaç şey yazdım bu mektuptan önce, hazırlayıp gönderdim. Uzun bir süre yeni bir şey yazmamaya karar verdim. Yeni bir dil, yeni bir form, yeni bir göz bulmak, bulamazsam susmak istiyorum. Acaba sen… Bu yüzden mi?

Çok şey öğrendim, Elagöz.

Tüm sevgimle.

Ezgi 

Ezgi Alkan, hayat, Paris-İstanbul Mektupları, yaşam