Kolaj: Gökçe Tenekeci Şancı
Çizgi Filmle Kimlik İnşa Etme
İstanbul Muhafızları

Güç sahipleri, bazen ekonomiyi hareketlendirip kitleleri tüketime yöneltmek için, bazen Rocky örneğinde olduğu gibi, savaş gazilerinin kendini işe yaramaz hissetmesine benzer kabul edilmesi zor politik durumlara karşı toplumu duyarsızlaştırmak için, hatta bazen Mickey’nin Vietnam’a gitmesinde olduğu gibi savaşı meşru ve sevimli göstermek için kitle iletişim araçlarını kullanırlar.

Bu metin, devlet kanalı TRT Çocuk’un bir seyirci kitlesi olarak çocuklarla nasıl bir yöntemle iletişim kurduğunu anlamak için, bu kanalda yayımlanan İstanbul Muhafızları isimli çizgi filmle ilgili kısa bir inceleme. İstanbul Büyük Şehir Belediyesi Kültür AŞ ve TRT işbirliğiyle hazırlanan ve ilk bölümü 18 Haziran 2016’da yayımlanan İstanbul Muhafızları isimli çizgi dizi, basın bülteninde şu şekilde tarif edilmiş;

“...İstanbul Muhafızları çizgi dizisinde Mehmet, Zeynep, Ali ve Elif karakterleri İstanbul’un tarihi eserlerini çocuklara tanıtmanın yanı sıra tarihi eserleri korumayı, mahalle kültürünü ve birliğin gücünü de öğretecek.”1

Dizi hakkında hiçbir fikri olmayan, fragmanını dahi görmemiş bir insan için bile, basın bültenindeki ifadeler dizinin ideolojik duruşu konusunda fikir veriyor. Örneğin çocuklara öğretilecek olan mahalle kültürünün tam olarak hangi coğrafi konumdaki, hangi sosyal özelliklere sahip bireylerin yaşadığı ya da hangi döneme ait bir mahalleyle ilişkili olduğu konusunda bir fikir vermemesi, her dönemde ve her mahallede geçerli olan bir kültürden bahsediliyor olduğu fikrini doğuruyor, hatta bülteni okuyan kişiyi buna inanmaya zorluyor.

Kültür, barındırdığı bir gruba ait olma potansiyelinden dolayı, modern dünyanın en tehlikeli kavramlarından biri, hiç şüphesiz. Kültürün İstanbul Muhafızları’nın basın bülteninde ve yaşadığımız topraklarda yaygın olarak kullanılan anlamının TDK’nın Güncel Türkçe Sözlük’ündeki “Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü” ifadesiyle yakın olduğu söylenebilir.

Bu tanıma göre, bir toplumu diğer bütün toplumlardan farklı kılma, başka bir deyişle kendisi gibi olmayan her şeyi ötekileştirme potansiyeli kültürde var. Böyle bir düşünce yapısı, kişilerin kendilerini ait hissettikleri toplulukların, diğer bütün topluluklardan üstün olduğuna inanmalarına neden olmaz mı? Tarih boyunca defalarca tekrarlanan sosyal felaketler ve soykırımlar, kendini seçkin ve özel hisseden gruplar tarafından ötekilere zarar verme, yok etme hedefiyle gerçekleştirilmedi mi?

Kültür, barındırdığı ötekileştirme potansiyeli nedeniyle, özellikle 20. yüzyılın başından itibaren sıklıkla üzerine düşünülüp tartışılan bir kavram; birçok modern kavramda olduğu gibi kökleri Aydınlanma felsefesinde ve endüstri devriminde aranabilir. Kellner’e göre kültür Aydınlanma döneminde, bireyin öznelliğini vurgulamak için kullanılan ve kurtuluş için umut olarak görülen bir öğe; ancak, endüstri devrimi ve ardından gelen metalaşma süreçleri, bu kavrama yıkıcı zararlar vererek, Aydınlanma’daki potansiyelinin tam tersi bir anlama bürünmesine neden oldu. 20. yüzyıla gelindiğinde artık kültür, bireyselleşmenin değil toplumsallaşmanın, öznelliğin değil sosyal kontrolün, baskın ideolojiyi dikte ettirmenin, ekonomi odaklı düşünce biçiminin, nihayetinde Aydınlanma’nın ifade ettiği her şeyin tam zıddının ifadesi hâline geldi.2

Zygmunt Bauman ise Akışkan ve Modern Dünyada Kültür adlı kitabında, kültürü Aydınlanma’nın umudu olarak gören bakış açısını ve Aydınlanma sonrası kültürün doğal bir süreç içinde ortaya çıktığı fikrini reddeder ve bu kavramın, iktidar eliyle oluşturulmuş bir kimlik inşa biçimi olduğunu savunur. Kültürün en başından beri, Fransa’da kraliyet tarafından desteklenen provokatif bir tutum olduğunu düşünür. Ona göre, devlet tarafından açılan sanat okulları, desteklenen sanatçılar, kurulan atölyeler halkı “sanattan anlayan, eğitimli kimseler” ve “sıradan insanlar” olarak iki sınıfa bölmeyi hedeflemektedir. Ayrıca, monarşinin kaldırılmasıyla kutsal olan, yıkılmaz olan bir güce ihtiyaç duymakta olan Fransız halkı için kültür “mesih” görevi görür ve devletin yeni ideolojilerini dikte etmesini sağlar.3 Bauman’ın sanat eserinin kitleleri etkilemek ve kimlik inşası için kullanıldığıyla ilgili görüşü, bu yazının da temel dayanağı...

İstanbul Muhafızları Neyi Muhafaza Ediyor?

“Yıllar yıllar önceydi, İstanbul’un bereketli topraklarına küçük bir tohum tanesi olarak düştüm, sonra büyüdüm ve serpilip koca bir çınar oldum, köklerimi bütün İstanbul’a yaydım ve bu şehri korumaya söz verdim.”

Dizinin her bölümü, hikâyenin kahramanlarından biri olan Çınar ağacının bu anlatısıyla açılıyor. Hemen başta söylemek gerekir ki, çizgi dizi birçok tarihi detay içermekte, en çok konu edilen mimari eserler de içinde olmak üzere birçok konuda kesin tarih bilgisi vermekte (Elbette, bu tarihlerin gerçekle olan ilişkisi tartışmaya açık). Tüm bu sayısal tarih bilgilerine rağmen, Çınar karakterinin İstanbul’a geldiği tarihin belirtilmemesi, sadece çok uzak bir geçmişte geldiğinin vurgulanması, İstanbul’un kesintisiz bir şekilde aynı kimlikte insanların yaşadığı bir kent olduğu ve benzer nitelikte düşmanlarla mücadelenin neredeyse tarihin başından beri devam ettiği etkisini yaratıyor.

Temel metaforlarından biri, her şeyin belirlenmiş bir devrin nihayetinde ilk hâline geri döneceği olan tasavvuf öğretisinde, ağaç figürü tohumdan kuru bir dala uzanan devranından ilham alınarak sıklıkla kullanılır. İstanbul Muhafızları’nın açılış cümlesinde çınarın bir tohum tanesinden ‘koca’ bir çınar olmaya giden yolculuğu da bu devran metaforuna bir gönderme olarak değerlendirilebilir. Türkiye’de yazılmış, ağaç ile kutsallık arasında ilişkiyi inceleyen sayısız metin mevcut. Kısa bir gözden geçirmeyle, bu metinlerin ortak noktasının tarihin başından beri var olan ve kesintisiz devam eden Türk kültürünün birliğini vurgulamak için birçok delille birlikte ağaç kültünden bahsedilmesi olduğu görülür. Sözgelimi Özdemir, makalesinde “eski” ve “Türk” kültürüyle ağaç arasındaki bağlantıyı şu şekilde açıklar: “Eski Türk inanç sisteminin Gök Tanrısı yaratılmamıştır. Doğmamış ve doğurmamıştır. Gök Tanrı’yı simgeleyen kutlu ağaç da tıpkı Gök Tanrı gibi doğurmamış, yani meyvesiz olmalıdır. Kutlu ağaçlardan çam, çınar, kayın, kavak, ardıç meyvesizdir.”4

Çok sayıda tasavvuf eserinde ağaç motifinin kullanıldığı göz önünde bulundurulursa, İstanbul Muhafızları çizgi dizisinde yer alan bilge Çınar karakterinin gerek İslam diniyle gerekse varsayılan Türk tarihiyle ilişkilendirildiğini düşünmek yanlış olmaz. Zaten İstanbul’u muhafaza etmek için, çocukların kendi başlarına edinemeyecekleri bilgileri veren (düşmanlarının o anda nerede olduğu ve neler planladığı gibi) Çınar’ın metafizikle olan ilişkisi hayli açık. Ek olarak, ilk bölümün başında çocukların toplanma nedenini açıkladıktan hemen sonra, İstanbul’u ‘Allah’ın izniyle’ koruyacakları konusunda yaptığı motivasyon konuşmasıyla da ‘yüce’ ile bağlantısını açıkça kuruyor. Bununla birlikte çocuklar, her zaman oynadıkları mahalle parkında (iki katlı evlere sahip bir mimari kimliği ve ortasında hayli büyük bir parkı bulunan mahallenin, İstanbul’un mevcut mimari dokusuyla olan gerçeklik ilişkisi tartışmalıdır) oynarken, onları içine alması üzerine Çınar ile tanışıyorlar. Bu kurguda, İstanbul’u muhafaza etme görevi için çabaları ya da yetenekleri nedeniyle değil, aşkın bir güç olan Çınar tarafından uygun görüldükleri için seçildikleri görülüyor.

Çınar’ın İstanbul muhafızları ile
tanışma sahnesi, ekran görüntüsü
İstanbul Muhafızları dizisinde temsil edilen biçimiyle İstanbul, arnavut kaldırımlı sokaklar, taş binalar ve yeşil alanlardan oluşan bir kent, ekran görüntüsü

Karakterlerin İsimleri, Fiziksel Özellikleri ve Karakter Özellikleri

İstanbul’u kötülüklerden korumak için seçilen çocukların isimleri ve fiziksel özellikleri tartışma konusu olabilir; zira bu ekibin başı olan Mehmet karakteri diğer çocuklardan daha uzun boylu. Mehmet’ten sonra ekipte en aktif rol oynayan ve internet üzerinden düşmanların saldıracağı mimari eserleri araştıran Zeynep sarışın. Ekibin iki esmer üyesi Ali ve Elif, uzun boylu ve kumral Mehmet’ten ve sarışın Zeynep’ten daha pasifler. Ali korkuları yoğun olan ve bu sebeple problem yaşayan, hatta İstanbul’u koruma görevinde de korkuları yüzünden aksaklık çıkartma ihtimali olan bir çocuk. Elif ise sadece fiziksel efor gerektiren konularda fikir yürütüyor ve her sorunu güç kullanarak çözmeye çalışıyor.

Kitle iletişim araçlarının iktidarın eline geçtiğinde toplumu standardize etme maksatlı kullanılıp kullanılmadığı hakkında düşünmekte fayda var. Bu bağlamda İstanbul Muhafızları çizgi dizisindeki karakterler sadece bir özellikleriyle (Mehmet’in liderliği, Zeynep’in araştırmacı kişiliği, Elif’in karate biliyor olması ve Ali’nin korkularını bastırma yönü zayıf bir çocuk olması) problematik görünüyor. Sözgelimi, tehlike altındaki mimari eserleri araştıran her zaman Zeynep; bölüm başlarında çoğunlukla parkta oyun oynamakta olan çocukları, daha fazla fiziksel güç isteyen oyunlara zorlayan hep Elif. Oysa gerçek dünyada insanlar birbirinden bu kadar keskin hatlarla ayrılmaz. Bilgisayar kullanmayı seven bir çocuk aynı zamanda karateden hoşlanıyor olabilir ya da korkularıyla yüzleşmekte çekinen bir çocuk oyun kurabilir. Öte yandan karakterlerden beklenen tutarlılık kısıtlayıcılık içerir; öyle ki bir insan spor yapmaktan bir gün hoşlanıyorken ertesi gün hoşlanmayabilir. Bireyleri spor yapmaktan hoşlananlar, liderlik özelliği olanlar şeklinde sınıflandırmak en basit anlamında bir kişideki farklı yeteneklerin ortaya çıkma potansiyelini yok saymak değil midir?

Kötü Adam İnşası; Neden Korktuğunu İtiraf Eden İdeoloji

Kuşkusuz, gerçek dünyada insanlar bütünüyle iyi ya da kötü değil. Bu sebeple, düş ürünü olan karakterlerin katıksız kötü ya da aklından hiçbir kötülük geçmeyecek kadar iyi olarak betimlenmesi bitimsizce eleştirilir. Ek olarak, çocuk zihninde ‘kötü’ kavramına yer açılmasının ne derece doğru olduğu psikoloji literatüründe büyük yere sahip bir tartışma konusu. Yine de çizgi film senaryolarının da dahil olduğu kurmaca öykülerin birçoğu iyi ile kötünün karşıtlığı üzerine kurulur. Kurmaca anlatıların diyalektik kurgusunda iyi olan karakter, izleyicinin, okurun, dinleyicinin kendisiyle özdeşlik kurduğu modelken, kötüye düşenin kısaca, iyi adama korkularını yenme potansiyelini göstermek olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda öykünün yaratıldığı dönemin sosyolojik yapısını anlamak için her koşulda neredeyse kimliksiz biçimde iyi olanı değil, karşıtı olanı incelemek daha doğru fikirler verebilir. Sözgelimi Şirinler, Gargamel’in mülklerini ellerinden alması ihtimalinden dolayı tedirgindir; Rambo şeytani Sovyet itilaflarıyla savaşmaktadır; Türkiye sinemasında iyi insanlar ağalarla, fabrikatörlerle, yobaz hocalarla sınanmaktadır.

Dizinin kötü karakteri olan Gürgen Palamut, tarih dersinden geçemediği için bir türlü mezun olamayan ve gri boyalı duvarları olan bir odada yeni icatlar yapmakla vakit geçiren bir karakter. Tarih dersinden geçemediği için en büyük hayalini gerçekleştirememekte, astronot olamamakta. Gürgen, tarihi değerleriyle derslerde bahsedilen İstanbul’u yok ederse tarih dersinin müfredattan kalkacağını ve hayalindeki mesleğe kolaylıkla ulaşabileceğini düşünüyor. Kötü adamın, öyküyü tasarlayanın korkuları üzerine şekillendiği düşünüldüğünde, dizinin savunduğu ideolojinin korktuğu şeyin icatlar yapan ve uzaya çıkmayı hayal eden bir düşman olduğu görülüyor.

Kötü adam Gürgen’in icat ettiği helikopter sistemini, buldukları bir çelik sopayla etkisiz hâle getirmeye çalışıyorlar,
ekran görüntüsü

Bütün bölümlerde kötü adam odasında saatlerce çalışarak yeni şeyler icat ediyor (Her bölümde benzer ifadelerle, ziyan olan emeği vurgulanıyor: “Bunu yapmak için bir hafta uğraştım / İki gecedir hiç uyumadım / Kaç gündür dışarı çıkmadım”) Gürgen, uzaya çıkmasına engel olan İstanbul’u yok etmek için her bölümde farklı bir cihaz icat ediyor. Her bölümde, örneğin Galata Kulesi’ni uzaya göndermek için Gökyaran 4210 isimli füze, Yıldız Sarayı’nı yok etmek için Kıvılcım T 61 isimli ateş tabancası, Çemberlitaş Sütunu’nun üstüne kendi heykelini koymak için GB Da Vinci isimli vinç gibi yeni bir buluş kullanıyor. Buna karşın İstanbul muhafızları okul dışında kalan zamanlarında parkta çeşitli oyunlar oynuyor, ebru yapmak gibi, ney üflemek gibi geleneksel sanatlarla uğraşıyorlar. Gürgen’in üzerinde uzun uzun durarak ürettiği silahları ve her detayını düşündüğü planları var (“Ben her detayı düşündüm Azmi” türevi cümleler her bölümde geçiyor). Ancak İstanbul muhafızları bu planlarla her seferinde o anda verdikleri neredeyse içgüdüsel kararlarla başa çıkıyor. Örneğin Galata Kulesi’nin dört adet Gökyaran 4210 füzesiyle uçurulmak üzere olduğu anda, dördü de bir füzenin başına gidiyor, içlerinden biri karate bildiği için füzeyi karate figürleriyle etkisiz hâle getiriyor. Bir diğeri tabletindeki uygulama sayesinde füzeyi bozuyor. Bir başkası daha önce bir filmde gördüğü gibi kırmızı kabloyu kesiyor ve füze bozuluyor. Sonuncusu son ana kadar çözümü bulmaya çalışıyor; füzenin patlamasına saniyeler kala, “Acil durumda butona basınız” yazısı olan butonu fark ediyor ve İstanbul bir kez daha kurtuluyor. Bu kurguda, düşmanın bitimsizce karşılarına çıkardığı yeni icatların yarattığı tekinsizlik hissinden, kişilerin karate gibi savunma sporları öğrenerek ve daha fazla film izleyerek kurtulabileceğine dair bir mesaj kolaylıkla çıkartılabilir.

Bir başka bölümde, İstanbul’un adalarını birleştirerek bir uzay üstü kurmak isteyen Gürgen, Ada Birleştiren 3600 isimli cihazı büyük çalışmalarla icat ediyor. Çınar’ın uyarısıyla Gürgen’in peşinden Büyükada’ya giden İstanbul muhafızlarından Mehmet, titreşimle çalışan bu cihaz çalışmaya başladığı anda bir çözüm bulmak için etrafına bakıyor ve gördüğü bir ata binerek, cihaza tekme atıyor. Bu sayede düşmanın binbir uğraşla ve teknolojik altyapıyla icat ettiği silahını adanın ünlü faytonlarından biriyle etkisiz hâle getiriyor.

Şüphesiz, her birey dünyayı kendi algısına göre şekillendirip, mesajları kendi algıladığı biçimde yorumlar, bu dizi de birçok farklı biçimde yorumlanabilir. Bunun dışında çocukların televizyondaki bir programdan ne kadar etkilendiği bile henüz tam olarak açıklığa kavuşmamış bir bilişsel konu. Üstelik çocukların televizyonda gördükleri şeylerden çok etkilendiği varsayılsa bile, bu etkinin ne kadarının yetişkinliğe taşındığı bilinmemekte. Bütün bu ihtimaller ve ideolojik çağrışımlar bir kenara bırakılarak bile dizinin teması özetlendiğinde oldukça problemli bir durumla karşılaşılıyor. Öyle ki İstanbul Muhafızları teknolojiyle, uzaya gitmeyi hayal eden ve bunun için bitimsizce çalışan düşmanlarla tarihini koruyarak baş etmekten başka bir yöntem bilmeyen, yeni yöntemler bulmak için çalışmaktansa metafizik bir güçten (Çınar) yardım bekleyen ve beklerken de oyun oynayan çocukları anlatan bir dizi.

İdeolojinin Nesnesi Olarak Mimarlık

İstanbul Muhafızları çizgi dizisi, kitlelere ulaştırmak istediği mesajı mimarlıkla ilişkilendirerek vermesi yönünden mimarlık hakkında düşünenler için de heyecan verici olabilir. Bu başlıkta birkaç örnekle çizgi filmin ideolojik kaygısını mimarlık üzerinden nasıl şekillendirdiği üzerine durmak istedim.

“Fatih Sultan Mehmet Han’ın hatırası olan bu mükemmel çarşıyı korumalıyız.”

Kapalıçarşı’nın tehlikede olduğu bölümde, Ali’nin neden bu eseri korumaları gerektiğini anlattığı cümle, Türkiye’de koruma kavramının nasıl uygulandığının bir itirafı olabilir. Bu anlatıya göre, mimarlık ürünü tarihle ilişkisini bir padişah üzerinden kurmaktadır. Mimarlık ürünü olarak Kapalıçarşı’yı değerli yapan, sözgelimi orada devam eden yaşamlar, açık olan ticari alanların sağladığı istihdam, turizme olan etkisi ya da geçmişte orada yaşamış insanlar hakkında verdiği fikir veya sadece yüzyıllardır orada duruyor olmasının verdiği aura gibi bir dolu neden değil, tarihte iktidara sahip olan güçle olan bağlantısıdır.5

Fatih Sultan Mehmet’in hatırası olduğu için korunması gereken Kapalıçarşı,
ekran görüntüsü

Hiç kuşkusuz, tarihler iktidar sahiplerinin seçtiği şekilde yazılmakta, onların istediği mimari eserler üretilmekte, sonra da başka iktidar sahiplerinin tercih ettiği eserler korunmaktadır. Günümüzde içinde yaşam devam eden bir mimarlık ürününü, dahası beş yüzyıldır ayakta kalmış bir tarihi eseri, zengin tarihi birikimi ve sanatsal anlamını bir kenara atarak sadece bir padişahla olan ilişkisi nedeniyle değerli yapabilen ideolojilere benzer ideolojiler, her devirde tekrar tekrar üretilir. Bu nedenle bunları bitimsizce sorgulayacak akıllar da her devrin ihtiyacıdır.

Çizgi dizideki diğer örneklere devam edersek, İstanbul muhafızları, korumak üzere gittikleri mimari eserlerle ilgili bilgileri Zeynep’in tabletinden okumasıyla ediniyor. Zeynep genelde yapıların hangi padişah döneminde inşa edildiği, hangi işlevi karşılamak üzere yapıldığı ve (eğer mimarı Mimar Sinan ise) mimarı hakkında bilgi veriyor. Bu bilgilerin dışında, binanın teknik bir özelliğinden bahsedilerek, yapıldığı dönemin teknik bilgisi övülüyor. Örneğin Çemberlitaş bölümünde, Çemberlitaş Sütunu hakkında bilgi verirken Zeynep eskiden boyunun 50 metre olduğunu, şu andaysa 35 metre olduğunu söylediğinde Ali “Gerçekten mi, ne kadar uzun!” diyerek şaşırıyor. Benzer şekilde Kapalıçarşı bölümünde Zeynep, çarşının tahmin edemeyecekleri kadar büyük olduğunu söylüyor, Ali “En fazla ne kadar büyük olabilir ki, beş bin metrekare mi?” diye sorduğunda alanın 30 bin metrekare olduğu cevabını veriyor; büyüklüğü duyan çocuklar şaşkınlıkla etraflarına bakıyor. Benzer diyaloglar her bölümün konusu olan tarihi eser hakkında verilen matematiksel bilgilerle tekrarlanıyor. Bir mimari eser hakkında paylaşılan, paylaşılmaya değer görülen ilk bilgilerden birinin sayısal bir değer olması dikkat çekici.

İstanbul muhafızlarının yaşadığı kentin mimari özellikleri de dizinin mimari söylemine hayli uygun. Örneğin Zeynep, Ali, Elif ve Mehmet yaşadıkları yerden sık sık “mahalle” diye bahsediyor. Kahramanlar, iki katlı evlerle dolu, çok sık araba geçmeyen bir İstanbul mahallesinde yaşamakta. Kurtarmak üzere gittikleri tarihi alanların civarında da hiçbir zaman trafik olmuyor ve tarihi alanların etraflarında kent kimliği hakkında fikir veren binalar bulunuyor; İstanbul iki katlı cumbalı evlerin, çocukların saatlerce tek başına oynayabildiği parkların, az trafikli sokakların şehri.

İstanbul muhafızları kurgudaki iki katlı evlerin olduğu, trafik probleminin olmadığı, bütün altyapı problemleri çözülmüş, çocukların oynayabileceği yeşil alanlarla biçimlenmiş bir kent tahayyülü olarak İstanbul’da değil de gerçek İstanbul’da yaşasaydı, onları kim ‘muhafaza’ edebilirdi? Kolaj: Gökçe Tenekeci Şancı

Sonuç

Her sanat dalından ürünlerin eleştirel olarak okunmasında fayda olduğu aşikâr; zira sanat eserleri gibi kitlelere ulaşma imkânı olan mefhumların iktidarlar tarafından yönetilmediği bir dönem neredeyse yok gibidir. Bauman, kültürün bir kavram olarak ortaya çıkışından iki yüzyıl önce bile, Fransız devletinin entelektüel faaliyetleri destekleyerek toplumu sanattan anlayan kimseler ve sıradan bireyler olarak ikiye bölmek üzere kültür politikaları oluşturduğunu yazar. Bu bağlamda kitlelere ulaşma potansiyeline sahip sanat eserleri iktidarla yakın etkileşimde olma ihtimalleri nedeniyle tehlikeli olabilir. Bir yandan iktidar tarafından kullanılan ama bir yandan da iktidara karşı olmasıyla anlam kazanan sanatın bu sıkışık pozisyonu paradoksal gözükmekle beraber, sanat dinamizmini bu gerilimden alır, alması gerekir. Aksi hâlde güç sahibi olanın fikrini kitlelere yaymasına aracılık yapmaktan başka bir anlamı olmaz. Bu da iktidarın kendisi gibi olanı koruyup, diğerlerini en iyi ihtimalle yok sayan, kötü ihtimalle Auschwitz’e kamplara göndermesini olağanlaştıran bir durumun sanat tarafından kabul edilip taşınması anlamına gelir.

Henri Lefebvre Gündelik Hayatın Eleştirisi 2’de sınıf ayrımının tekrar tekrar üremesini şöyle anlatır: “Günün birinde insanların güneşin hudutlarını aşabileceklerini rahatlıkla hayal edebilirken, yeryüzünde başka insanlar, örneğin köylüler çapa yapmaya, katır ya da eşek üzerinde yük taşımaya, hatta belki açlıktan ölmeye devam edeceklerdir.”6 Bu bağlamda, farklılıkları bitimsizce yeniden üretilen sınıfları vurgulayan; iyi olanın, doğru olanın bir tane olduğunu (yani diğerlerinin kötü ve yanlış olduğunu) değil, sanatın ve hayatın her dalında bütün renklerin ve çeşitliliğin değerini vurgulayan eserlere daha fazla gereksinim var gibi gözüküyor.

1. TRT Haber, 15 Haziran 2016.

2. D. Kellner, Media Culture: Cultural Studies, Identity, and Politics Between the Modern and the Postmodern, Routledge, Londra, 1995.

3. Z. Bauman, Akışkan ve Modern Dünyada Kültür, çev. İhsan Çapçıoğlu, Fatih Ömek, Atıf Yayınları, Ankara, 2015, s. 111-115.

4. Referanslar sadece bu konuyla ilgili örnek olması açısından verilmiştir. K. Çetin, “Tasavvuf Şiirinde Ağaç ve Meyve İstiaresi, Gaybi Örneği”, Turkish Studies - International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, c. 3, sayı 2, Bahar 2008; S. Aslan, 2014, “Türklerde Ağaç Kültü ve Hayat Ağacı”, Uluslararası Sosyal ve Eğitim Bilimleri Dergisi, c. 1, sayı 1, Haziran 2014; N. Özdemir, “Hz. Ali ve Yaz Kış Yaprağını Dökmeyen Kutlu Ağaç”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, c. 56, 2010, s. 103-108.

5. Uğur Tanyeli’nin birçok metninde vurgulanan tarihyazımı eleştrilerinden yola çıkarak yazılmıştır. U. Tanyeli, Osmanlı Mekanın Peşinde Sınıraşımı Metinleri 15.-19. Yüzyıllar, Akın Nalça kitapları, İstanbul, 2015 ve Rüya İnşa İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri, Boyut Yayıncılık, İstanbul.

6. H. Lefebvre, 2015, Gündelik Hayatın Eleştrisi 2: Gündelik Hayatın Sosyolojisinin Temelleri, çev. Işıl Ergüden, 2. baskı, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2015.

animasyon, çizgi film, çocuk, dizi, Gökçe Tenekeci Şancı, karakter, koruma, kültür, mimarlık