fotoğraf: Fırat Kaya
Gerçekten Daha Gerçek

Mimarlığın insan yaşamına bilinçli bir biçimde müdahale edebilme yeteneğinin, istismar edildiğini düşünüyorum. Bir kat planı çizerken, bir ailenin nasıl yaşayacağına karar veriliyor gibidir. Oysa mimarlık, tasarlayanın değil, yaratılan mekânın kullanıcısının deneyimleriyle karışarak bir anlamda var olur. Mimarlık, bir heykel veya tabloyla aynı güce sahip değildir. Tekniğe bağımlıdır. İşlevi üzerinde değişiklik yapılabilse bile, şu ya da bu şekilde işlevsel olmak zorundadır. Kullanılmak için tasarlanmıştır. Sonuç ürün, birilerinin kullanması içindir. Bize hayat hakkında bir şeyler söylemesi, bizim onun söylediklerinden hayat dersi çıkarmamız gerekmez. Başka bir amaca hizmet ettiği, bir deneyime, bir ruh hâline bir sanat eseriymişçesine serbest bir güçle, bilinçli olarak etki etmeye çalıştığı an turistikleşir. O anda da anlamını yitirir. Eğer bir müzeyi, içindeki eserlerden çok müze yapısının herhangi bir özelliğinin gösterisi olarak tasarlıyorsak, anlamsız bir şey inşa etmiş oluruz. Bu işin bir de kullanıcı tarafı var tabii ki. Eğer bir ibadet mekânını, ibadet etme amacıyla değil de tamamen yapının kendisini görmek için, yani turistik amaçlarla ziyaret ediyorsak bu anlam kaybı çorbasına bir tuz da biz eklemiş oluruz. Hele hele orada bulunduğumuzu bütün dünyayla paylaşmak istiyorsak, turistik gezi yapma amacımızı da boşa çıkararak, fiziksel herhangi bir deneyimi heba etmiş oluruz.

İnsan alet yardımıyla ‘gerçekten daha gerçek’ şeyler ortaya koyabiliyor. Ekranlar, gözümüzün göremeyeceği netlikte görüntü veriyor artık. Ses sistemleri ormanda tek başımızayken dahi duyamayacağımız sesleri titretiyor kulaklarımızda. Bu kadar gerçekliği algılamaya uygun bir evrimimiz var mı peki? Tasarımı da doğadan daha doğal yapmaya çalışıyoruz. Bunu yapmaya çalıştıkça da doğadan uzaklaşıp, insan dokunuşunun daha da fazla hissedildiği bir tasarım elde ediyoruz. Oysa evrenin hiçbir yeri, üzerindeki canlılar kaliteli yaşasın diye dert edinmez. Aksine, doğanın canlıya uygun bir inşaya girişmesindense, milyonlarca yıllık evrim mekanizmaları canlının kendisini doğaya uygun hâle getirmiştir. Bütün canlılar çevresinden önce kendi biyolojisinin tasarımcılığını yapmıştır. Bizim ise acelemiz var. Evrenin yaşamıyla kıyaslandığında kısacıktan da kısa, ‘nanocuk’ sayabileceğimiz yaşamımızda doğaya öylesine müdahale edip, öylesine dönüştürmeye çalışıyoruz ki, artık yaptığımızı suyunun suyu, yani doğayı taklidin taklidi gibi bir döngüye çevirdik. Mimarlık bir anlamda mağaranın, ilk evin gerçeklik taklididir. Bu taklit de ister istemez yapaydır. Mimarlık ile gerçek bir şey değil, sanal bir şey elde edilir. Mağara, bir ağaç kovuğu veya bir obruğun taklididir. Platon’un mağara alegorisi de değil, düpedüz barınma ihtiyacına yönelik bir sanal ortamdır mimari yapı. Aklımızın yettiği ve teknolojimizin el verdiği ölçüde bu taklidi gerçekleştiririz veya önceki cümleden yola çıkarsak, sanallaştırırız. İşte bu bizi deneyimlemeye, yani bu taklitten doğamıza uygun bir haz almaya götürür. Eğer barınma ihtiyacımız karşılanmışsa, tamamdır. Eğer soğuktan korunabilmişsek, tamamdır. Eğer yırtıcılardan korunabilmişsek, tamamdır.

Peki, bugün yaptığımız nedir? Tabii ki bugün, hayli evrimleşmiş zihnimizin kendimize ait olmayan yerleri de deneyimleme isteğine neden olan karmaşık mekanizmaları vardır. Ben yalnızca temel bir dürtü olarak soruyorum, neden yapıyoruz bunu? Buna verilebilecek olası bir cevap, temel anlamda mağarada ve mimari vasıtasıyla sanal olarak kendi mekânlarımızda deneyimlemeyi beklediğimiz şeyleri, bugünkü mekânlarımızda yaşayamadığımız için gerçek bir deneyimi aradığımızdır. Oysa dediğim gibi, artık günümüzde bunun da suyu çıktı. Artık mimari yapının kendisi gözle görülüp, başkalarına da gösterilecek ve bu yolla da tüketilecek türden bir nesneye dönüşmüştür. Görme duyusuna dayalı dünya içerisinde, asıl amacından farklı bir şekilde, sanat eseri muamelesi görmektedir. Mimari bir yapı, tarih boyunca tekniğin olanaklarının zorlandığı bir uğraşı olmuştur. İnsanın daha büyük, daha yüksek, daha kullanışlı, daha güzel yapılar yapma isteği, mimariyi teknolojiyi geliştirmenin bir aracı hâline getirmiştir. Bugün, mimari bir şeylerin aracı olmaktan ziyade, tüketilen bir nesnedir. Tıpkı bilgisayar destekli efektlerle yapılan süper kahraman filmleri gibi, ambalajı rengârenk ama içindeki ürün lezzetsiz bir gofret gibi durmaktadır. Bir mesajı taşıyabilecek sağlam dayanakları geçmişte vardıysa da artık yoktur.

Tarihi yapılardan, camilerden, saraylardan, kent meydanlarından etkilenemiyorum. Aynı zamanda modern mimari yapıların, devasa müzelerin içinde de kendimi etkilenmiş hissetmiyorum. Hele müzeleştirilmiş veya turistikleştirilmişse hiç! İnsanların bu yapılara, bu mekânlara ölüp bitmesine, fotoğraflar çekip durmasına ve bunları sosyal medya aracılığıyla paylaşmasına —binlerce örneğinin bulunduğu bir tür imge çöplüğüne atmasına— anlam veremiyorum. Bir yapaylık hissediyorum, elimde değil. Oysa arkadaşımda kaldığım bir gece, odanın rutubetiyle bir olup bana hissettirdiklerini fotoğraf çekerek anlatamam. Bunun olabilmesi için bir bilimkurgunun gerçekleşmesi ve hislerimi size bir aletle veya bir hapla aktarabilmem gerekiyor. O odanın loşluğu yalnızca bir aydınlatma tasarımı problemi olamaz. O tamamlanmamışlığın, kendiliğindenliğin başka bir çekiciliği var. Gerçekten, o ‘büyüleyici’ mekânların fotoğraflarını paylaşanlar bu hislerimi hissediyorlar mıdır? Pek ihtimal vermiyorum.

Fırat Kaya, mimarlık