Deerhunter, fotoğraf: Ryan Stang,
kaynak: deerhuntermusic.com
Kişisel Grid

“Sen, isteyerek ya da istemeyerek yaptığın seçimlerin toplamıydın.” 
Ritüeller, Cees Nooteboom*

Bach, İstanbul’da, her bir köşesine sinmiş izlerin ağırlığını zamanla törpülemeye çalışan Neve Şalom Sinagogu’nun tam ortasında, Natalia Gutman’ın çellosunda yankılanıyor. Klasik müzik dinletisi ciddiyetinin ötesinde, daha da derin, kurallı bir gerginlik; sinagogun detaylarında göz gezdirdikçe geçmişiyle anımsanan yara, dinleyicilerin üzerindeki baskıyı artırıyor. Pazartesi akşamının yağmurlu durağanlığı, ağır ahşap kokusunun nostaljisine karışıyor ve her şey daha da nemleniyor. Bilet parasını öğle yemeğini es geçerek denkleştirmeye çalışan güzel sanatlar öğrencileriyle, aylar öncesinden yeri ayrılmış kalburüstü beyefendiler ve hanımefendiler yeni cilalanmış sıralar üzerinde karışık oturuyorlar. Müzisyenler sonlanan her eserin ardından bir diğerine geçişte, birkaç saniyeliğine de olsa nefes araları veriyorlar. Kısa duraksamalar bir önceki melodik yoğunluğun sindirilmesine olanak sağlarken, bir sonraki eser için de zemin hazırlıyor. Ancak birkaç sessizlik ritüelinin ardından bu beş saniyelik boşluklar, salondaki asıl gerginliğin nedenini ortaya çıkarıyor; dinleyicilerin bir kısmı boğazlarında biriktirdikleri öksürüğü büyüleyici müziği bozmamak adına gürültülü bir şekilde bu boşluklarda sese dönüştürüyorlar. Dinletinin hiçbir bölümünde çıt dahi çıkmıyor, ancak her eserin sonlanışında, komik sayılabilecek öksürük orkestrası kendini dışavuruyor.

Dinletinin ilk bölümü olağan seyrinde tamamlanıyor ve ikinci bölüme geçilmeden önce kısa bir ara veriliyor. Havaya göre ince giyinmiş olan genç dinleyiciler, sinagogun ana kapısının önünde bulunan polis kulübesinin dibinde sigara içiyorlar. İçerideki sessizliğin aksine dinamik ve neşeli bir topluluğu temsil ediyorlar; bunu da kendi aralarında espri malzemesine dönüştürdükleri yerli yersiz öksürük nöbetleriyle kanıtlıyorlar. Diğer beyefendiler ve hanımefendiler de deri eldivenlerini ellerine geçirerek, doğrulttukları sivri ve ciddi bakışlarla topluluğa eşlik ediyorlar.

Dinleyiciler ahşap zemin üzerinde parmak uçlarında ilerleyerek salona geri dönüyor ve ritmik bir şekilde aynı düzen yine sağlanıyor. Ürpertici sessizlik hâkimiyetini sürdürüyor; müzisyenler enstrümanlarına küçük hamlelerle sarılıyor ve ilk esere yumuşak bir giriş yapıyorlar. Birkaç dakikanın ardından, hafifçe ilerleyen melodinin tam ortasında, en olmadık yerinde, genç dinleyicilerden biri öylesine şiddetli öksürüyor ki, adeta onlarca insanın yaklaşık bir saattir içten içe oluşturmaya çalıştığı dingin atmosferi yerle bir ediyor; büyü bozuluyor. Müzisyenler bu duruma aldırış etmiyor, daha istekli bir biçimde notaları sese dönüştürüyorlar. Genç, öksürük nöbetini dışavurmak için beş saniyelik arayı beklemiyor; her fırsatta öksürüyor. Kalburüstü olanlar her öksürüşünde kafalarını gence çeviriyor ama o hiç aldırış etmiyor. Birkaç dakika daha geçiyor, öksürük sesi Bach dinletisinin içine karışıyor, bir parçası hâline dönüşüyor; üstelik bu durum normalleşiyor. Diğer insanlar da beş saniyelik boşluğu beklemiyorlar, öksürmek ya da hapşırmak isteyen herkes, kendini tutmuyor. Kelimelere dökülmeden kolektif bir biçimde oluşan sessizlik kuralı, birinin kural tanımazlığıyla bozuluyor.

Deerhunter, Fading Frontier,
albüm kapağı, fotoğraf: John Divola

22 Eylül 2014’te karaladığım üç paragraflık cümle öbeklerinin, yazının bundan sonrasında bahsedeceğim albüm ve kapak fotoğrafıyla nasıl bir bağlantısı olabilir diye içimden geçirmiştim ben de, Deerhunter’ın solisti Bradford Cox’un Fading Frontier albümünde yazdığı şu iki satırı işitene dek:

“I’m living my life,
I’m off to grid.”

İşte! Bach dinletisindeki öksürük devrimi tam olarak bu basit dizelerle örtüştü zihnimde. Dinleyicilerin öksürmek için eser aralarındaki sessizliği beklemesi ve beş saniyeye bu nöbetleri sıkıştırması, ‘gride’ oturtulmuş sistemli bir kararın salon içerisindeki kolektif yansımasıydı. Bir diğeri ne yapıyorsa, öbürü de onu yapıyordu. Klasik müzik dinletisinde muhakkak uyulması gereken kurallar ve düzenlemeler vardı; ancak Bach’a öksürük sesinin organik yankısıyla, ahşap zeminin gıcırtısı da pekâlâ eşlik edebilirdi ve bunlar düzeni bozan eylemler olarak nitelenemezdi. Aksine, içerisi ve dışarısı bir olurdu. Kişisel deneyimlerimiz, katı kurallarla mecburen öğrenilmiş olan toplumsal deneyimlerin içine sızabilirdi. Klasik müzik dinletisinde, Bach dinlerken istediğin kadar öksürebilirdin.

Deerhunter, Fading Frontier,
“concept map”,
kaynak: deerhuntermusic.com

Deerhunter’ın solisti Bradford Cox, geçirdiği trafik kazasının hemen ardından, hatta arabanın içerisinde yardım beklerken ‘gridin’ dışına çıktığını düşünmüş ve öylece beklemeye devam etmiş. Bu durumun klasik müzik dinletisindeki öksürme devrimiyle karşılaştırılabilecek bir tarafı yok, ancak kazanın hemen ardından bir insanın ters bir şekilde hurdaya dönmüş arabanın içerisinde yatarken şeridin dışına çıktığını düşünmesi, verdiği anlık kararın onu çizilmiş yolun sınırlarının ötesine çıkarmasını hayal etmesi, hayli sarsıcı. Şok etkisiyle başlayan incelikli düşünme biçiminin Deerhunter’ın yedinci stüdyo albümü olan Fading Frontier’ın içine nasıl sızdığını Cox albümle birlikte yayınlanan zihin haritasında tane tane aktarmış; Faulkner’dan, ruhsuz yeni araba kokusuna; Pantone sarısından, buzlu çaya; Ballard’dan, Japon seramiklerine… Cox, içerisi ve dışarısını bir tutmuş. İkisini birbirinden ayırmamış; aksine, birleştirmiş. Bach’ın dinletisinde özgürce öksürebileceğin gibi, bir albüm kaydında da yeni araba kokusunun hissizliğini, kırılan Japon seramiğinin altın rengi yapıştırıcıyla onarılmasına yorabilirsin. Bu detayların her birini özgürce yaratılabilecek olan kişisel ‘gride’ yerleştirmek, var olan ‘gridin’ dışarısında başka bir düzen yaratmak, Cox’da olduğu gibi, her bireyin kendi sorumluluğunda.

Deerhunter, kişisel grid sorumluluğunu Fading Frontier’ın albüm kapağında fotoğraf sanatçısı John Divola’ya teslim etmiş. Yayınladıkları zihin haritasını göz önünde bulundurunca, John Divola’nın Zuma (1979) serisinden bir fotoğrafın albümü temsil etmesi, benzer üretim pratiklerini, hatta kişisel grid öğelerinin rastlantısallığını değerlendirmeme neden oluyor: Kısmen somut kavramlarla yazıya döktükleri her bir ayrıntıyı melodik bir biçimde albüme taşıyan Deerhunter, kişisel aidiyetini itfaiyenin yangın tatbikatı için kullandığı mekânlarla sorgulayan Divola’ya eşlik ediyor.

John Divola, Zuma serisinden,
(Folder 1) 1977, kaynak: divola.com

John Divola, 1979 yılında oluşturmaya başladığı fotoğraf serisinde Zuma sahilinde itfaiyenin yangın tatbikatı için kullandığı binaları, kusursuz deniz manzarasıyla birlikte sunuyor. İçerisi ve dışarısı birbirinden nitelik olarak ayrılıyor; ama tek bir imgenin altında düzenlenen bu iki zıtlık, Divola’nın varlığıyla öylesine uyumlu gözüküyor ki, içerisi ve dışarısı bir oluyor. Divola, iki yıl boyunca gözlemlediği tahrip edilmiş binaları, kişisel ‘gridi’ hâline getiriyor. Kaçınılmaz olan doğal çürümenin tahribine de meydan okuyor, varlığını fotoğrafların içerisine yerleştirdiği izlerle kanıtlıyor; binalara aidiyetini ekliyor. Bach dinletisinde öksüren gencin kendi ‘gridini’ oluşturması gibi, Deerhunter ve John Divola da, kabul edilen olağan akışın içerisindeki detayları teker teker toplayıp, kişisel ‘gridlerine’ yerleştiriyor.

* Cees Nooteboom, Ritüeller, çeviri: P üren Özgören, s. 135, Can Yayınları, 2001.

Atahan Yılmaz, Deerhunter, Fading Frontier, fotoğraf, grid, John Divola, müzik, norm