Bob Moses, Days Gone By,
“Talk” single’ı için
tanıtım fotoğrafı,
Studio Joe & Nicholas Pomeroy
Başlayışlar, Keşfedişler
ve Vazgeçişler

Losing in a war already won 
While you’re stealing all the fire from the sun 
—Bob Moses, “Stealing Fire”

Hazırlık okulunun ilk günleri. Heyecandan saat kurmaya gerek kalmadan uyanılan sabahların başlangıçları. Aceleyle demlenen acı kahvelerin metal termosa sığdırılışı. Kahve bitince kampüsün dibindeki tekelden alınan tatlı biranın aynı termosla gizlenişi. Öğle güneşinin soğuk çimlere sürtünen hırkalara dokunuşu. Kütüphanenin en gizli yerine saklanıp rasgele seçilen kitabın açılan herhangi bir sayfasına iliştirilen minik not. Düzenli bir şekilde biriktirilen konser biletlerindeki yazıların zamanla silinmesi. Kaliteli olmayan bir yazıcıda kendi hâlinde çekilmiş fotoğrafların basılıp, ilginç isimli apartmanların kapılarına asılması. Eli kalem çiziklerinden hiç kurtulmamış insanlarla tokuşturulan şişeler. Pencereden sızan ışıltılı güneşin gümüş renkli kol saatinden sekerek duvara yansıması. Martin Eden’ın* son yaprağına akıtılan birkaç damla yaşın ardından gökyüzüne dikilen hayali bakışların sakinliği. Günler devrildikçe birbirini sıralayan detaylar zinciri.

Hazırlık okuluna dair günlüğüme taşıdığım hatıralar böyle devam eder, ben de bunları yıllar sonra ait olduğum her şeyden bağımsız olarak hatırlar, derin bir iç çekerim diye tahmin ediyordum. Bir şekilde yıllar birbirinin içine girer, olur da bir gün yaşlanırsam, geçmişin dokunuşlarını bıraktığım her çizikle, iyi ya da kötü, anımsarım diyordum. Her şeyin ilk paragraftaki gibi günlük başlayışlar, keşfedişler ve vazgeçişlerle ilerleyeceğini sanıyordum. Sandığım gibi olmadı.

Başlayış en heyecanlı olanıydı. O güne dek sayısız kez başlamıştım. Ne olduğunun önemi olmadan bir şeye başlamak, bitirmenin hayalini daha iyi kurdurduğu için en sevdiğim aşamaydı. Ama cümlelerin arasında bir gün diye geçiştirilemeyecek olan ‘o gün’, çimlerin soğukluğu umurumda olmadı, termosun içerisindekinin ne olduğu da. En başta kendimle başlamıştım; ama ilk kez birisi için başlayacaktım. Başıma geleceklerin farkındaydım, ama çok iyi bildiğim bir şeyi sözcüklere çeviremiyor, bilmediğim bir lisanı tercüme etmeye çalışıyor gibiydim. Rasyonel düşünceleri ardımda bırakmış, her birinin saçmalığı için mantıklı gerekçeler icat etmiştim. Bahçenin ıssız bir köşesinde, kimsenin varlığımı fark etmesine izin vermeyecek olan gizli noktaya bağdaş kurarak oturmuş, her gün aynı saatte ‘biri’nin geçmesini beklemeye başlamıştım. O’nu her gördüğümde mavi saçlarının ışıltısı yeşil çimlere karışıyor, attığı her adımda çimler sanki daha da parlıyordu. Rüzgârı, ağaç dallarını birbirine dokunduruyordu. Kurşuni termos ellerimin arasından kayıyor, havayı yudumluyordum. Yüzünü hep sağ taraftan görmüştüm; diğer yarısını gözlerimi kapayınca hayal ediyordum. Her dersin başına geç kalıyor, sonunu getiremiyordum. Tüm sorumluluklarımın bilincini zihnimden bir çırpıda çıkarasım, daha önce hiç yapmadığım, başkası yaptığında yargılayacağım; kendime yakıştıramayacağım serserilikler yapasım geliyordu. İçinde bulunduğum rüyanın etkisiyle Martin Eden’ın hissettikleri kanıma çabucak karışıyordu. Büyük bir kısmını mavi saçların oluşturduğu sonsuz bir okyanusun içerisinde, sonucunu bilsem de Martin’in son anındaki gibi nefes almayı bekliyordum. Geçmişte bir türlü anlamlandıramamıştım, neredeyse tüm şarkılar aşk hakkındaydı. Herkesin derdinin bu olmasını yadırgıyor ve hayatta üzerine şarkılar yazılacak daha önemli konular olduğunu düşünüyordum. Hah, yanıldığımı çoğu konuda olduğu gibi, bu sefer daha da keskin bir biçimde, anlamıştım.

Başlayışın bile kendi içerisinde bir sonu vardı. Başlayış anlıktı. Bir kez başladığında, kendini imha ediyordu. Belki son olmuyordu, ama artık başlayış da olmuyordu. Bu sürekli değildi, hemen ardında keşfedişi sürüklüyordu. Sürüklenmiştim; okul bahçesinin gizli noktasını terk etmiş, kalabalık bir metro durağının önüne ışınlanmıştım. İçinde en rahat hissettiğim kıyafetlerime Foals’un ilk albümü sürtünüyordu. Akşam olmak üzereydi, her yere geç kalırdım ya da ucu ucuna yetişirdim, ama erken ışınlanmıştım. O ilk bekleme, dünyanın en güzel beklemesiydi. Keşke hep öyle bekleseydim. Keşke o gün, Foals’un tüm albümlerini dinleyebilecek kadar bekleyebilseydim. Mavi saçları akşam karanlığında yıldızları aydınlatıyordu. Onlarca durak boyunca ona eşlik etmiştim, dizinde minik bir yara izi vardı. Dönüş yolculuğunda tek başımaydım, yara izini hafızama kazıdım. Birkaç gün öncesine kadar kendimi dışarıdan izleyebilme şansım olsa kahkahalar atardım, ama o yara izini hayatımın geri kalanında onarmak için hazırdım. Birimiz, ikimiz olmuştu.

Bira şişelerinin hijyenik kapaklarının arkasına yazılan günü özetleyen notlar, birlikte sulanan bitkiler, şekilsiz tarçınlı kurabiyeler, kitap aralarına saklanan sürpriz cümleler, hayatını çoktan yönlendirmeye başlamış ileriye dönük planlar; her şey, geride kalmıştı işte. İkimiz, yine birimiz olmak zorundaydı. Hayatımda ilk kez başlayışını gerçekten keşfettiğim bir şey, bu kadar uzun sürmüştü. Bu, saatler süren etkileyici bir film değildi, kalın bir kitap hiç değildi. Ama hayatta olduğum süreyle karşılaştırıldığında, bireysel dünyam için uzun sayılabilecek bir süreydi. Vazgeçiş, günün birinde elinde olmadan kalbine dayanıyordu. Vazgeçişin ilk evrelerinde tanıştığım Bob Moses, ardımda bıraktığım dolambaçlı yıllarda hafızama kaydettiğim her şeyi yeniden tazeliyor, kabuğuma çekilmeme yardımcı oluyordu. Vücudumda anlamlandıramadığım bir ağrı vardı, nerenin ağrıdığını bilemiyordum; Bob Moses da ağrı kesiciydi, ama ağrıyı geçirmiyordu. İlacı yuttuğum anın ardındaki birkaç dakika, ağrının dinmesini bekliyordum. Bob Moses, birkaç dakikalık umutlu bekleyişin kendisiydi.

Çeşitli not defterlerine şarkı sözlerini ve fotoğraflarını yerleştirdiğim bir sürü müzik grubu vardı, yeri geldiğinde onlardan bile sıkılmıştım, ama Bob Moses’ın müziğinde daha önce rastlamadığım bir tat saklıydı. Sıkılmak aklıma dahi gelmiyordu. Spotify aktivitemde sadece onların adı gözüküyordu, başka hiçbir şey dinlemiyordum. Onlarla o kadar çok vakit geçiriyordum ki, ikinci derim olmuşlardı. İkimiz artık birimizdi, kendimi özlemekten başka çarem yoktu. Ben de öyle yaptım.

Şüphesiz Vancouverlı ikili Bob Moses’a olan ilgim onları keşfettiğim dönemle bağlantılıydı. Aynı yıl içinde Domino Records etiketiyle çıkardıkları iki albümden biri olan Days Gone By’da vazgeçişleri bir araya getirip, tek bir bütün olarak sunuyorlardı. Her şarkının sözleri birine hitaben, umutsuzca yazılmıştı. Dinleyicinin bir albümü keşfediş dönemiyle deneyimleme biçimi nasıl da doğru orantılıydı. O günün hissi neyse, dinlediğine —öyle olmasa bile— istediğin anlamı yüklüyordun. Days Gone By başlayış, keşfediş ve vazgeçişin albümüydü. İnsanlar hobilerinden bahsederken “müzik dinlemeyi severim” cevabını küçümsememeliydi. Başımıza ne geldiyse basitçe kurulmuş cümleleri yargılamaktan geldi. Üç kelimeden oluşan sade cümlenin derininde empati kurarak bile çözülemeyecek sırlar yatabilirdi. “Müzik dinlemeyi severim” demek “evet, şu an vücudumun her bir uzvu ağrıyor ve çok kötü hissediyorum, her şeyi denedim ama olmadı, dinlediğim albümün bu ağrıyı bir nebze de olsa dindireceğine inanıyorum, yapacak daha iyi bir işim yok” anlamına gelebilirdi.

Bob Moses, Days Gone By
albüm kapağı,
Studio Joe & Nicholas Pomeroy

Dinlemeye başladığım ilk zamanlarda Bob Moses’ı gerçek bir isim ve birisi sanmıştım. Ancak Bob Moses, Jimmy Vallance ve Tom Howie’nin ismini koyduğu pelerini olmayan hayali bir kahramandı. Esasında gerçeğe hayli yakındı. Okul bahçesindeki rastlantı beni buraya kadar sürüklemişti; bir diğer rastlantı da Jimmy ve Tom’u Bob Moses’a sürüklemişti. Aynı lisenin sanat sınıfında arkadaş olmaya başlayan ikili, lise hayatları boyunca birbirlerinden bağımsız olarak müzikle ilgilenmişlerdi. Biri elektronik müzik denemeleri yaparken, diğeri tüm tutkusuyla punk grubu kurmuştu. Sanırım diğer müzik gruplarında bulamadığım tadı, farklı janrlarda denemeler yapmış iki kişinin sentezi oluşturuyordu. Öyle ya da böyle, okulun ardından birbirlerinin izini kaybetmişlerdi. Yıllar sonra ikisi de hayallerini gerçeğe yaklaştırabilmek için New York’a taşınmıştı. New York’a, aynı otoparkı paylaşan iki farklı stüdyo daireye. Vancouver’a dönmeyi planladıkları depresif zamanların birinde, tesadüfi bir şekilde otoparkta karşılaşmışlardı. İki stüdyo, bire sığmıştı. Bob Moses doğuyordu.

Bu karşılaşma hikâyesine tutundum. Bob Moses’ın doğuş hikâyesi bana o kadar iyi geldi ki, anlatamam. Gerçekten, hayat böyle bir şeydi. Birileriyle ve bir şeylerle karşılaşmak üzerine kuruluydu. Bu kanıtlanabilir ve zaman zaman çalışan bir denklem değildi. Örneğin Jimmy, denk geldiği havalandırma sesini telefonuyla kaydedip üreteceği bir şarkının içerisinde kullanabilirdi. Ne kadar çok hareket edersen, o kadar çok karşılaşıyordun. Days Gone By’ın albüm kapağının üretim şekli de, karşılaşmanın sonucuydu. Çoğu zaman kendi hâlinde başkalıkları simgeleyen tekil fotoğraf, sınırlarının dışına çıkıp belki de kendisiyle hiç alakası olmayan bir albümü temsil ediyordu. Studio Joe ve fotoğrafçı Nicholas Pomeroy yüzlerce imaj arasından ‘bir olma’ fotoğrafına rastlıyor ve onu bulunduğu ortamdan ayırarak siyah sonsuzluğun bir köşesine yerleştiriyordu. ‘Bir olma’ fotoğrafı Days Gone By albümünü buluyordu ve karanlık bir çerçevenin içerisinde ‘yok olma’ evresine geçmek üzereydi. Bu tamamen fotoğrafçının elindeydi, albüm kapağına rastlaması için “vazgeçiş ihtimalini en iyi yansıtacağı” fotoğrafı seçmişti. Evet, bunun için aktif olarak fotoğraf çekmemişti. Çekmesine de gerek yoktu. Fotoğraf kendi içerisinde farklı anlatı dinamiklerini barındırıyordu. Avuçlarının arasındaki imajlarla hayal ettiğini fiziksel olarak yaratmak, fotoğraf çekmenin kutsallığıyla eşdeğerdi. Bir hocam, “ne kadar çok okuma yapar da zihin kütüphanenizi büyütürseniz, o kadar çok nitelikli fotoğraf çekmiş sayılırsınız” derdi. Fotoğraf, önce hayal edilen, ardından üstüne düşünülen bir eylemdi.

Albüm kapağının hep öyle kalacağını zannetmiştim, ancak birkaç ay sonra fark ettim; ‘bir olma’ fotoğrafındaki iki kişi, gerçekten yırtık parçalar arasında yerle bir olmuşlardı. Bob Moses, sonrasında fotoğrafın devamını yayınlamıştı. Ayrılık temalı bir albümün birleşmeyle ilgili bir fotoğrafı pekala olabilirdi, aykırı değildi. Ama onun da bir sonu vardı. Başlayış ve keşfediş, fotoğraflarda bile vazgeçişe dönüşüyordu.

Boiler Room artwork,
Bob Moses

* Jack London’ın aynı isimli romanının ana karakteri.

Atahan Yılmaz, Bob Moses, Days Gone By, fotoğraf, müzik, Nicholas Pomeroy