Bir Albüme Karışmak

“Tam olarak bilmediğimiz bir şeyde karmaşıklığı ve karanlığı tahmin etmek, bilincimizin bir özelliği.” 
—Goethe, Genç Werther’in Acıları

Bu avare hikâyeye başlamadan önce belirtmem gerekiyor ki, kendi hâlinde yazmaya çalıştığım her metin, içerisinde onlarca “hayal” kelimesi barındırıyor. İçerik ne olursa olsun, hayal kelimesi, en az onun kadar özel olan diğer kelimelerden arınıp, satırları birbirine bağlamak için ayrı bir çaba sarf ediyor. Kutsal kelime, kopuk düşüncelerimin alakasızlığını daha anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir zemine oturtuyor. Öyle ya da böyle geride bıraktığım tüm metinleri bir çırpıda tekrar okuyunca, her birinin tamamlanabildiğine kendimi inandırmak için, hayal kelimesini hiçbir ispatı olmayan düşüncelere alet ettiğimin farkına varıyorum. Bu nedenden dolayı olacak ki, ilk defa bir yazıya başlamadan önce kendimi kısıtlama ihtiyacı duyuyorum ve bu metnin geri kalanında hayal kelimesini kullanmamaya karar veriyorum. En azından, elimden geldiğince, ya da mecbur kalmadıkça. Bir anlamda bu metin, bir hikâyenin hayal kelimesine ihtiyaç duyup duymadığını test etmenin denemesidir.

Bazı durumlarda mecbur kalmadıkça, insan kendi hayatına yön verecek ya da gidişatını etkileyecek olaylar yaşamıyor. Bazen gerçekten bir taşı yerinden oynatabilmek için, o taşın doğru yerde olmadığına inanmak gerekiyor. Karar vermek, daha öncesinde verilen bir kararın temsili oluyor. Bu çok bilmiş laf öbeklerini bir kenara bırakacak olursam, ‘bazen’lerden birinde, sözleşmem sona erdiği için kiracısı olduğum evi terk etmem gereken günün sabahında, bir arkadaşımın duvarında paylaştığı iletiyi görüyorum: “Ortaköy’de yaşayan bir arkadaşım, oda arkadaşı arıyor.” Arkadaşımdan numarayı alıyorum ve yeni yıkadığım kıyafetlerimin kurumasını dahi beklemeden, hayatımda bir kez bile gitmediğim Ortaköy’e, hiç tanımadığım birine temelli misafir olmak için, yola koyuluyorum. Aidiyet duygumun filizlenmesine müsaade etmeden bir kâğıt parçası yüzünden terk etmek zorunda kaldığım eski evimi yalnızca tek bir bavulla ardımda bırakıyorum. Taksici hangi yoldan gideceğimizi soruyor, en kısa olanı hangisiyse, oradan gidelim diyorum.

Dar bir sokağın kalabalık kaldırımına bavulumu indiriyorum; floresan ışığına bürünmüş eski bir pasajın içerisinden yeni ev arkadaşım Can, beni karşılamaya geliyor. “Hoş geldin” diyor, bu sesi bir yerden tanıyorum. O, bavulumu dördüncü kata çıkarmak için yardım ederken, az önce duyduğum sesi nereden tanıyor olabileceğimi düşünüyorum. Apartmanın eski oluşu, yukarı tırmandıkça burnuma daha yoğun bir şekilde gelen keskin rutubet kokusu; hiçbir şey dikkatimi dağıtamıyor. Hatta hayatımın geri kalanını burada geçirecek oluşum, umursamam gereken gerçekliğin bir parçası dahi olamıyor. Sadece Can’ın sesini nereden anımsadığımı; bana bu kadar tanıdık gelişinin nedenini merak ediyorum.

Soğuk yer döşemesi dışında hiçbir şeyin bulunmadığı giriş holünü aştıktan sonra, on beş metrekare büyüklüğündeki yeni odamla tanışıyorum. Bir yatak, yeni cilalanmış ahşap bir masa, küçük bir kitaplık ve bordo renkli perdelerle tanışıyorum. Kasım ayının ortalarındaki yağmurlu günlerden birinin de etkisini göz önünde bulundurmam gerekir ki, ilk bakışta oda hayli kasvetli geliyor gözüme; tedirginlik hissi nefes alış verişimle dört duvara siniyor. Önemsediğim birkaç kitabı bavulumdan çıkarıp yeni kütüphaneme yerleştiriyorum. Yeni bir başlangıçla ilgili en heyecanlı an, özenle hazırladığın kitapları boş kütüphaneye ezbere bildiğin sırasıyla dizmek. İnsan, bu birlikteliğin inşasında temel bir rol oynadığı için, oraya, yeni yere, ait hissetmeye başlıyor. Sanıyorum bunu da daha öncesinde okuduğun her bir satırda kendini bulduğuna inandığın için, tüm kitapları sen yazmışçasına sahiplendiğinden, kitap nesnesiyle aranda kurduğun ilişki tetikliyor.

“İlk gece fotoğrafı”,
Atahan Yılmaz

Kitapları dizmeye devam ederken, Can’ın odasından aşina olduğum melodiler yükseliyor; hiç çekinmeden içeri giriyorum. Tanıştığım ilk anda işittiğim sesin ve bu melodilerin izini sürercesine, uzun koltuğun en uç kısmına oturuyorum. Odanın düzeni, gece gündüz çalışan birinin zaman geçtikçe doğal bir biçimde oluşturduğu dağınıklıkla kendi kendine tasarlanmışa benziyor. Birkaç gitar, küçüklü büyüklü amfiler, onlarca renkli kablo ve bir masa; hepsi ayrı yerlerde. Can, “akşama konser var, gelmek ister misin?”, diye soruyor. O an, birkaç saat öncesinde adını dahi bilmediğim birinin, tarif edemeyecek kadar da nerede olduğunu anlamadığım bir evin, hayatımın geri kalanını kökünden şekillendireceğinin farkına vardığım o ilk an; çok isterim cevabını veriyorum. Can’ın, The Away Days’in solisti olduğunu anlıyorum. Geceyle gündüzü birbirine katıp durmaksızın çalışacakları yeni albümlerinin ilk tınılarını taşındığım gün, dışarıdan biri olarak işitebilmenin şanslı mutluluğunu anımsıyorum. O günün akşamında konser salonuna giderken gitarlarını onlarla birlikte taşımam, dışarısını geride bırakıp, albümün içine girmeme neden olan o ilk an, hâlâ sıcaklığını koruyor.

The Away Days

Bir yıla yakın bir süre, mütevazı odamda dünya gereklilikleriyle meşgul olurken diğer odadan gelen seslerin uğraştığım her neyse, ona karışması, alıştığım bir ritüele dönüştü. Bu eve sessizliğe bir hayli bağlanmış biri olarak taşınmıştım; öncesinde en ufak bir tıkırtıdan rahatsız olur, okuduğumu bile anlamakta güçlük çekerdim. Ama burada, plansızca evdeki tüm odaları ziyaret eden gitar sesi, sessizlikten nasıl bir haz alıyorsam, onun yerini almıştı.

Tutkunun çok az uyumakla ilgili olduğunu da öğrenmiştim. Gerçekten tutku, vücudunun tüm gerekliliklerine karşı koyup, günde yalnızca dört saat uyumakla bağlantılı bir kavramdı. Can ve grubun gitaristi Sezer de, çok az uyuyordu. Bazı sabahlar sekizde dersim olurdu, ancak gece yarısı işittiğim melodilere tanık olabilmek için uyumamayı tercih eder, onların çalıştığı odaya gider, bir köşede otururdum. Melodiler birer sonuca dönüşecekti, o sonucu bir gün gerçekten dinleyebilecek olmak, bulamayacağım bir fırsattı. Bir anlamda soyut olan bu üretim pratiğine tanık olmak, her geçen gün beni daha da heyecanlandırıyordu. O güne dek üretimle ilgili edindiğim en yüce bilgi, yaşamakla ilgiliydi. Ne kadar yaşıyorsan ya da ne yaşıyorsan, ürettiğin de o oluyordu. Bireyler ve olaylar seni yaratıyordu. Can ve Sezer’le birlikte yaşıyordum, her gün beni görüyorlardı; makarna suyunun kaynaması için tencerenin başında birlikte bekliyorduk, elektrik faturasının son ödeme tarihini unuttuğumuzda karanlıkta birlikte oturuyorduk, şüphesiz bu melodilerin bir yerinde, ben de vardım. En azından öyle hissediyordum ve bu yetiyordu. Bu albümle aramda sıradan bir dinleyicinin kuracağı bağdan kesinlikle daha özel olmasa da, kendine özgü bir bağ vardı.

İstanbullu müzik grubu The Away Days’in ilk albümü Dreamed at Dawn, rutubetli bir evde gece yarıları havaya karışan melodilerin buharı. Müziğin sakince yükselip alçalması, kasvetli bir Beyoğlu gecesinin ardından eve dönüş yolculuğu. Vokalin sesindeki gelgit, tutkunun belli belirsiz yorgunluğu. Bu albüm, dünya çoktan bir şey olmuş insanlarla ya da çok ünlü olmuş müzik gruplarıyla doluyken, hiçbir şeyi umursamadan, olabildiğince tekil olan hayatların, hiçbir umut ışığına inanmadan, kendi bildiğini okuması. Hatta ve hatta bu albüm, lamba açıkken zifiri karanlık olan gecenin, ışıklar kapanınca yeniden aydınlanması.

The Away Days, Dreamed at Dawn,
albüm kapağı, fotoğraf: Elsa Bleda

Kapak fotoğrafında, tıpkı albümün kaydediliş hikâyesi gibi, bir yere kapanma hissi imajın tüm detaylarını dolduruyor. Elsa Bleda’nın çektiği bu fotoğraf için Can, “dışarıdan bir göz olarak içimize bakınca evin içi böyle bir yerdi” diyor. Önceki yazılarda üzerinde durmaya çalıştığım temsiliyet meselelerinin dinamiklerinden farklı olarak, bu fotoğraf, albümün kaydedildiği mekânla özdeşleştiriliyor. Her bir şarkı, tek bir odanın sınırları içerisinde, daha büyük bir alana yayılmak için kaydediliyor. Değişen duygu durumları renklerle iç içe geçiyor ve pencereleri sıyırarak dışarı çıkıyor. Fotoğrafın nerede çekildiğinin ya da yüksek tavanlı bir odaya benzeyen mekânın neresi olduğunun, bu hikâyedeki önemi azalıyor.

O ‘malum’ kelimeye ihtiyaç duymadan da bir yazı sonlanabiliyor. Mecbur kalmadıkça kullanmayacağım demiştim, gerçekten mecbur kalmadım, o kelime, zaten albümün içindeydi.

Not: Paylaştığı ileti olmasaydı, bu hikâyenin hiçbir zaman bir parçası olamayacaktım. Merve’ye teşekkür ederim.

Atahan Yılmaz, Dreamed at Dawn, Elsa Bleda, fotoğraf, müzik, The Away Days