Sesli Otobiyografi
Sese Dönüş

Elli yaş için bir sesli otobiyografi. Sesten müziğe, sonra yeniden seslere uzanan bir ilgi ve hayranlık, yarım asırlık bir merak. Kişisel bir sesli indeks denemesi. İkinci ve son yarısı…

26. Sinema okulunu bitirmeyi başarıyorum; kendimden hiç beklemezdim ama artık üniversite mezunuyum. Arada bir rüyalarıma giriyor; lise mezunu olmayı kendime yedirememişim, iktisat eğitimine dönüp okulu bitirmeye çalışıyorum. Ter içinde uyanıyorum… 2001 yazı: Öldükten sonra alışveriş merkezine dönen zombiler gibiyim; okul bitmiş ama o boşluk duygusuyla okul kantinine gitmeye devam ediyorum. Yaş 26. “Hemen askere gideyim” diyorum; gitmeden Zamyatin’in Biz’ini okuyorum, kitap yarım kalıyor. Dönünce devam etmeye karar veriyorum. Talihsizlik bu ya, ağır grip hâlimle teslim oluyorum Ankara’da. Sabahları çok erken uyanılıyor; Etimesgut karlar içinde… Ambient ve Eno sevgimle, o yükseklere özgü ortam sesine kulak kabartıyorum. Herkesin sessiz olduğu anlarda karın sesini dinliyorum; o ses bana iyi gelen yolculuklar yaptırıyor. Yoksa ortam hiç kolay değil; neyse ki artık rüyalarıma girmiyor.

27. Nihayet İstanbul’dayım, yeni taşınmışım. Askerde, özellikle uzun hafta sonu nöbetlerinde “Bugünler de geçecek, İstanbul’da hafta sonları kitapçıları gezeceğim” diye hayal kurardım. Benim hayalim de bu kadar işte. 2000’lerin başında, hafta sonları Kadıköy Akmar Pasajı’nın önünde, yerlerde eski kitap ve dergiler satarlardı. Biraz biraz kendimi tanımaya başlamışım; kesinlikle zor eyleme geçebilen bir insanım. Kendimle ilgili keşfettiğim en önemli şey, bir şeyler keşfetmeyi seviyor oluşum. Mesela az bilinen bir filmi bulup bir yerlere yazmayı seviyorum. Bu açıdan İstanbul’un eski kitapçıları bana çok çekici geliyor. Eski AKM’yi de analım; yanından girilen o küçük salonda film gösterimleri olurdu. Çiçeği burnunda bir film editörüyüm; Gezi Parkı’nda oturmuş Tetsuo gösterimini bekliyorum, o zamanlar Japon Filmleri Festivali var. Etrafı dinliyorum; heyecanımı paylaşabileceğim pek arkadaşım yok, tek takılıyorum ama yine de İstanbul’a yerleşmiş olmak güzel.

28. Tünel’e doğru, Rusya Konsolosluğu’nun arkasında bir çatı katı. Ev berbat; biri terasın yarısı kapatılarak oluşturulmuş iki minik odası var, bu “kondurma” ev her zaman buz gibi. Ama teras manzarası güzel. Bir gece arka sokaklarda felaket bir kavga çıkıyor, iki kalabalık grup birbirine girmiş. Biraz sinirle, biraz da merakla pijamanın üzerine paltoyu geçirip aşağı iniyorum. Nasıl bir özgüven, nasıl bir cesaretse artık… Daha çok bir susuzluk, cana susamışlık. Hiç huyum değildir ama bağırarak, gürültüden duyduğum rahatsızlığı belirtiyorum. Bir ikisi bana çıkışıyor ama çoğu beni koruyup kibarca gitmemi istiyor. Alt katta sürekli sokak kapısını açık bırakan, devamlı yatan, psikolojik sorunları olan bir adam vardı; beni merdivenlerde görünce mutlaka sigara isterdi. O ince, kırık sesiyle “Sigara var mı, sigara?” deyişi hiç aklımdan gitmedi. Yirmi yıldan fazla olmuş; Cihangir-Tünel hattı o zamanlar daha “vahşi”ydi, apartman girişlerinde geceleri “takılanlar” olurdu. Her şeyi, her filmi izleyip yazma peşindeydim o zamanlar.

29. 2004 yılı. İstanbul’un konser programı çılgın. Merzbow’u falan izlemişiz, artık kim gelse şaşırtmayacak ama nisan ayındaki Einstürzende Neubauten konseri gerçekten büyük olay. Herkesin Ekşi Sözlük’e yazdığı zamanlar; Neubauten başlığına entry girmek demek, benzer insanlarla tanışabilmek demek. Okul yıllarında Bukowski üzerine kısa bir oyun yazan arkadaşım Zafer’le gidiyoruz konsere, hem de erkenden. Alexander Hacke sahneyi kontrol ediyor, yanına gidip hayranlığımızı belirtiyoruz. İki şarkı arasındaki bir sessizlikte “Mela Mela… Melancholia Mon Cher!” diye bağırıyorum ve istediğim şarkıya giriyorlar. Tesadüf herhalde ama şarkı çalarken gözlerim doluyor.

30. Reklam ajansında metin yazarlığı… Başlarda uyum sağlamakta zorlandım ama benden beklenen şey yapabileceklerimin çok altındaydı, metinleri fazla yorulmadan hazırlardım. Ajansın olduğu bina Pamuk Apartmanı’nın yanındaydı. Bir sabah erken saatte, elimde kahveyle ofise yürürken aniden apartmandan fırlayarak çıkan Orhan Pamuk’la karşı karşıya geldim; sabaha kadar çalışmış veya birileriyle tartışmış gibiydi. Kara Kitap beni edebiyata bağlayan metinlerden biri olmuştu; ilk çıktığı dönemde, 90’lı yıllarda okuduğumda fena çarpıldığımı hayal meyal hatırlıyorum. Bazı kitaplarını okuyamadım, bazılarına bayıldım. Masumiyet Müzesi dizisi röportajlarında, dünyada ne olup bittiğiyle çok ilgilenmediğini hissettim. Bir yazardan her zaman bir Kara Kitap çıkarmasını, her zaman “aydınca” konuşmasını beklememek lazım. İyi yazar ama dünyanın gittiği yeri düşünürsek, Doğu ve Batı’ya artık aynı gözle bakmamak gerek.

Mavi, Devrim ve VHS Kasetler arşivinden

31, 32 ve 33. 2000’li yılların ikinci yarısı… Reklamdan film editörlüğüne dönüş. Editör maaşıyla fena olmayan bir bohem hayatın sürdürülebilir olduğu son zamanlar belki de. Konser kovalıyor, film festivallerini takip ediyoruz. Bu dönemde şehrin Avrupa şehirleriyle yarışan bir etkinlik gündemi var. Gümüşsuyu ve Cihangir sokakları, kiraladığı evi arayan genç turistlerin yerde sürüklenen valiz sesleriyle dolup taşıyor. Freelance işlerle geçinebilmek mümkün. 2026 yılından dönüp bakınca bütün bunlar çok inanılır gelmiyor. Pamuk’ça konuşursak, Batı kompleksinden neredeyse sıyrılacağımız zamanlar.

34. 2009’u 2010’a bağlayan yılbaşı… Konserlerde ve DJ performanslarında görsel yaptığım için Antalya’da bir otelden iş almışım. Kalabalık bir ortam, hâkim dil İngilizce; adeta bir karnaval. Yorgunluktan, içmeden sarhoş olmuşum. Otelin “tiki” estetiğindeki bir koridorundan nefes almak için arka tarafa çıkıyorum. Garip bir şekilde, başka bir ülkede, hatta başka bir zamanda olduğum hissine kapılıyorum.

35. İlk ciddi iş: Kurumsal hayat, kurumsal editörlük. Fena olmayan bir film editörü maaşı alıyorum ama platformun işleri bitmiyor. Bir veritabanına binlerce film ekleyen küçük bir ekibin içindeyim. Gündüzler gecelere karışıyor; elektronik müzikle dolup taşan çalma listeleri arabeske evriliyor. Hafta içim sinopsisler arasında geçiyor. Sonradan kaldırılacak ama o dönem platformda Playboy TV var ve içerikleri hazırlama görevi bana veriliyor. Açık ofiste ekranı gözükmeyen bir üst düzey eleman var, bir de ben. Daha önce tüm filmler için “Ateşli geceler, ateşli kızlar” gibi ortak özetler koyuluyormuş.

36. Prim yatınca soluğu Berlin’de alıyorum. Dolaptan yorgan çıkarttıran bir yaz ama tek başına şehri gezmek bana iyi geliyor. Pek plak merakım yok, ilgimi çeken albümleri CD olarak alıyorum. Doğu Alman tarzı bir binada kalıyorum ve evde eski bir CD oynatıcı buluyorum. Tekno kulüplere dalasım var ama tek başına pek çekici gelmiyor; Berlin kulüplerinin tarihini anlatan bir kitap satın alıp soğuk yaz akşamlarında battaniyeyle odamda okuyorum. Arada gözüm Arte kanalına kayıyor.

Uçaklarda

37. Yaz tatili… Yeni aldığım iPad’le fotoğraflar çekiyorum. Otel odasında bir akşam The Wire dergisinin sosyal medyasında bir habere denk geliyor, besteci İlhan Mimaroğlu’nun öldüğünü öğreniyorum…

38. Gümüşsuyu’nda bir ev. Bir kişi fotoğraf makinesiyle evden çıkıyor, diğeri evde onu bekliyor. Dışarıdan çatışma sesleri geliyor. Heyecandan ve seslerden dolayı erken uyumak mümkün değil. Tam dalacak gibi oluyorsun, birisi sloganlarla apartmanın önünden geçiyor, bir başkası ona apartmandan eşlik ediyor. Bu unutulmaz yazın ardından bir üretme aşkı geliyor; Ses Kitabı projesi böyle ortaya çıkıyor. 2013 yazı.

39. Gümüşsuyu’nda başka bir ev, ünlü tarihi ahşap binanın hemen yanı. Giriş katı olduğu için pencerede daima kediler var. Alttaki komşumuz Orhan Abi, Taksim’in her türlü tarihine tanıklık etmiş biriydi; şimdi hayatta değil, kedileri o beslerdi. Bir keresinde, Taksim’de atılan gazın kedilere çok zarar verdiğini söylemişti. “Kötü Kedi Şerafettin” animasyonunda bazı sokaklar bire bir çizilmiş; bu apartman, benim dairem, hatta kediler bile orada gözüküyor. Doğrusu o evimi çok sevdim, Taksim’in değişimine de bizzat şahit oldum. Bazen, özellikle geceleri uyumaya çalışırken evin önünde demlenenleri dinlerdim. Genelde içlerinden biri mutlaka “Sessiz ol, uyuyan olabilir” derdi. Ne dedikodular dinledim orada…

40. 2015 yılının Şubat ayında Seda Niğbolu’yla DJ’lik yapıyoruz. Sonradan dinlemeye gelen arkadaşlarımdan duyuyorum; mekânın çalışanı çalan karanlık müziklerden pek hoşlanmamış, “Şimdi yavaş yavaş kendimi keserek öldüreceğim” demiş. Karanlık, deneysel teknodan black metale uzanan niş müzik zevkimi kendime saklama kararı alıyorum. Yeğenim Melina dünyaya geliyor, çok acayip bir his… Kardeş çocuğu. Yılın bir diğer önemli hadisesi, İstanbul’u Dinlemek kısa belgeseli için kamera arkasına geçişim. Ofis hayatından bunalıp soluğu setlerde alıyorum.

41. Zor bir yıl. Bir sabah kahvaltıya giderken arkamızdan bir patlama sesi geliyor: İstiklal Caddesi’ndeki 2016 patlaması. Duman ve çığlıklar gerimizde kalıyor; Murat’la kaçışıyoruz. O, bu olaydan sonra adaya yerleşiyor. Aylar sonra annemin aniden hayatımızda beliren ileri evre kanser hastalığı… Son gece onun yanındayım; sadece makinenin sesi. Ama bunun son gece olduğunu bilmiyorum ve ne olduğunu anlamadan annemi kaybediyoruz. Güçlü olmak lazım; cenaze işlemleri, İstanbul’dan İzmir’e yolculuk. Annemi gömdükten sonra babamla sessizce İstanbul’a dönüyoruz. Annemin son aylarını geçirdiği yatak odasına girince yer çekimini hatırlamışçasına, yüksekten düşer gibi ağlamaya başlıyorum.

Babam Selçuk Kökçeoğlu

42. Mimaroğlu projesinde ilk adımlar, Elif Dizdaroğlu’yla tanışır tanışmaz ona bu fikirden bahsediyorum. Sadece hayatıma girmekle kalmadı, beni motive de etti. Güngör Mimaroğlu yıllar sonra İstanbul’a dönmüş; projeye başlar başlamaz onun sesini ve anılarını kaydetmeye başlıyoruz. Aklıma 90’lı yıllar geliyor: İzmir’de ne kadar meraklı ve takıntılı bir araştırmacı olsam da, İlhan Mimaroğlu ismine kitaplarından ve Cumhuriyet yazılarından aşina bulunsam da müziğine asla ulaşamıyordum. Elektronik Müzik kitabından bölümler okurken, pek de bir şey anlamadan onun müziğini hayal etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Zaten 2016’dan beri duygusalım, iyice duygusala bağlıyorum.

43. 2018 yılının başları… New York’taki tarihi Columbia-Princeton Elektronik Müzik Merkezi’ndeyiz. Şu anki adı Bilgisayar Müziği Merkezi olan bu yeri Antalya Film Forumu’ndan aldığımız geliştirme desteğiyle finanse edilen ve ABD yapımcımız Esin tarafından planlanan bir gezi kapsamında ziyaret ediyoruz. Burası elektronik müzik meraklıları için bir nevi “kutsal toprak” sayılır. Gözlerimi kapatıyor, altmış yıl önce bu odada tek bir “bip” sesi sentezlemek için verilen uğraşı ve duyulan heyecanı hayal ediyorum. Gerçekten büyüleyici.

Elif plak bakarken

44. Arşiv bir araya getirildi, çekimler tamamlandı. 2019’un o sıcak yazında Berlin’deyiz; kurgucumuz Eytan’la birlikte, meşhur kulüp Berghain’a yakın bir dairede filmi kurguluyoruz. Müziği defalarca, yüksek sesle çalıyoruz. Komşular bizi muhtemelen Berlin’in o meşhur elektronik müzik prodüktörü ikililerinden biri sanıyor. Önce ses kanalları üzerinde çalışıyor, anlatımı ve müziği yerleştiriyoruz; ardından görüntü tasarımını tamamlıyoruz. Gece gündüz kurguyla uğraştığımız için Berlin’in pek tadını çıkaramıyorum ama orada olmak yine de ilham verici. Exploratorium Berlin’de efsanevi özgür doğaçlama üçlüsü AMM’in bir performansını yakalamayı başarıyorum; sonrasında ise bir an önce eve dönüp çalışmak için sabırsızlanıyorum.

45. Babamı pandeminin ilk zamanlarında, çoklu organ yetmezliğinden kaybediyoruz. Dörtte bir çalışan bir kalp ve haftada üç gün diyalize mahkûm eden böbrek yetmezliğine rağmen üç yıl hayata tutunuyor. Bilimkurguya çok meraklıydı ama pandeminin tuhaflığını tam anlayamadan veda ediyor; hastanede onu maskeyle ziyaret etmemize şaşırıyor hatta. Annemin ardından kalp piliyle hayata tutunma çabası, ilk kısa romanım Pil’e de sızdı. Pil benim bu süreçle ve sinefilliğimle vedam gibi. İtiraf edeyim, ben babamı en çok onunla ilgilendiğim bu son süreçte tanıdım, sanırım aynı şey onun için de geçerli. Elif’le Mimaroğlu üzerine çalışırken sık sık dinlediğimiz müziklere maruz kalırdı ama elektronik müziğe zamanla sempati duymaya başladı; sanırım o sesler ona bilimkurgu hissi vermişti. Bazen “Aç, bir şeyler dinleyelim” derdi. Yaşama olan bağlılığı sadece çocuklarını değil, onunla bol zaman geçiren Elif’i de derinden etkiledi.

Elif’le

46. Mimaroğlu’nun DocNYC gösterimi için New York’tayız. Todd Haynes’in enfes The Velvet Underground belgeseliyle aynı seçkideyiz. Uçaktan indiğim gibi gösterime gidiyorum ve ses sistemi olağanüstü olan salonda, yarı uykulu bir hâlde filmin içinde kayboluyorum. Ardından Haynes sahneye çıkıyor, hayranlıkla dinliyorum. Sanki belgeselde anlatılanların bir parçası olan insanlar da salondaymış gibi geliyor. Yaş ortalaması hayli yüksek.

47. 2022 Ocak başında, değerli besteci İlhan Usmanbaş’la yaptığımız söyleşi YouTube’a yükleniyor. Hoca’yı bir davet üzerine, Mimaroğlu ekibinden Elif’le beraber ziyaret ediyoruz. Bu kısa görüşme bize yetmiyor; yıl içinde araştırmalar yapıp yıl sonunda Usmanbaş’a bir belgesel teklif ediyoruz. Aslında yeniden bir besteci filmi yapmak konusunda emin değiliz ama Usmanbaş dile kolay, 100 yaşını devirmiş; onu dinlemek ve dinletmek isteği ağır basıyor. Onun modernist inadını bugüne taşımanın önemli olduğunu düşünüyoruz.

48. Bir yandan Usmanbaş çalışması, bir yandan ekonomik krize bağlı olarak sonuçlanmayan görüşmeler. Ahmet Gürata’nın teklifini değerlendirip 2023 Ekim ila 2024 Haziran arasında İzmir Ekonomi Üniversitesi’ne belgesel, ses ve film yapım dersleri vermek için İzmir’e gidip gelmeye başlıyorum. Neredeyse her hafta dört gün İstanbul, üç gün İzmir şeklinde yaşıyorum. Cuma günleri İzmir Havalimanı’nda uçağı beklerken gözlerim kapanıyor, uyumamak için sert müzikler dinliyorum. İzmir’de olmanın etkisiyle Napalm Death’ler beni çocukluğuma götürüyor. Yarı uykulu bir hâlde İstanbul’a dönüyorum.

Pandemide Usmanbaş’la

49. İstanbul’a dönüş. Bir süre haftada birkaç gün de olsa uzaklaşmak iyi gelmiş ama yine de özleniyor. Özleniyorsunuz sayın İstanbul. Osmanbey’den Kurtuluş’a, Taksim’e yürümeyi seviyorum. Benim için yıllar içinde cazibesini kaybeden yer Beşiktaş oldu; Kadıköy-Moda hattına da pek özenmiyorum. Kar fırtınasında, sokakların boşaldığı pandemide bile her gün yürümeyi aksatmadım. Karda yürürken müzik dinlememek lazım, sesler çok güzel. İstanbul demek biraz sevgi ve nefret ilişkisi demek. Karaköy’ün arka sokakları, Vezneciler, Eminönü… Sevdiğim pek çok yeri var. Bana edebi bir tat veriyor bu şehir. İzmir’in rahatlığının yanında İstanbul gerçek bir deliler diyarı. Ama bu delilik ve gerilim müthiş bir yaratıcılık da demek.

50. Yorgunluk ve kurgu dönüşü acil servis. Doktorlar, diyetisyenler… Tekno eşliğinde zayıflamalar. Bu süreci Manifold’a yazmıştım. Yazdan sonra Postbellek sitesi çalışmaları, artan masa başı mesailer ve maalesef geri gelen kilolar. Çok garip zamanlar; sakin, dingin şeyler dinleyemiyorum. Ambient artık bana çok “ayrıcalıklı” bir müzik gibi geliyor. Kirli, pis ve karanlık bir tekno ile insani bir black metal bu döneme daha çok yakışıyor sanki. Peki ne yapmalı delirmemek için? Sanırım çalışmak lazım. Karanlık ve hızlı bir tekno eşliğinde terlemek, melodik bir black metalle hüzünlenmek ve imkânlar dahilinde İstanbul’dan uzaklaşmak. Özleyince dönmek üzere. Sanırım Malatya’dan Alman şehirlerine, İzmir’den İstanbul’a uzanan bu hayatı seslerle haritalandırma çabasını artık sonlandırabilirim.

Berlin, Elif Dizdaroğlu, gündelik hayat, hayat, İlhan Mimaroğlu, İlhan Usmanbaş, İstanbul, kent, müzik, otobiyografi, Serdar Kökçeoğlu, ses, şehir, yaşam