“Grafist 21:
Tasarım Eğitiminde Açılımlar”
paneli:
Emre Senan (MSGSÜ),
Tevfik Balcıoğlu (Yaşar Üniversitesi),
Els Kuijpers
(Royal Academy of Art The Hague),
Moderatör Tevfik Fikret Uçar
(Anadolu Üniversitesi),
Bethany Shepherd
(Central Saint-Martins)
ve Sinan Niyazioğlu (MSGSÜ),
fotoğraf: Manifold
Tasarım Eğitiminde Açılımlar
Grafist 21 Raporu

Grafist 21 “Tasarım Eğitiminde Açılımlar” başlığıyla, 3 Mayıs 2017 Çarşamba günü MSGSÜ Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda gerçekleşti. Grafist insan olsa, şu anda üniversite öğrencisi olacaktı muhtemelen; çünkü Grafist öğrenmeyi ve okulu seviyor.

1997’de Sadık Karamustafa’nın önderliğiyle gerçekleşen ilk Grafist’ten bu yana, programda her zaman bir deneme veya bir yenilik oldu. Pek çok Türkiyeli tasarımcının ve öğrencinin işlerini ilk kez sergileme imkânı bulduğu Grafist’in tarihinde, Alan Fletcher, Shigeo Fukuda, Morteza Momayez’in anısına düzenlenen “Unutmabeni” (2009), yazı karakteri tasarımı öğrenci çalışmaları sergisi “GRF 732” (2013) veya “Henryk Tomaszewski 100 Yaşında” (2014) gibi unutulmazlar var. Rick Vermeulen’den Pierre Bernard’a çoğumuzun ancak kitaplardan tanıdığı tasarımcılarla bizleri bir araya getiren etkinliğin odağında her zaman öğrenciler ve onlar için düzenlenen atölye çalışmaları oldu. Grafist öğrencileri öğrencilerle, ustaları ustalarla, ustaları öğrencilerle buluşturan çoğu zaman da kimin kim olduğunun pek de tarifli olmadığı iyi bir rutin kırma haftası. İstanbul dışından Grafist’e düzenli olarak gelenler ise Grafist’in belki de en saklı zenginliği. Her sene bir bahar gününde, papyonlu bir beyle karşılaşacağını ya da Arko krem düşkünü bir Almanla, ‘sağ’ın önlenemez yükselişini tartışabileceğini bilmek harika.

Grafist 21’in öncekilerden temel farkı öğrencilere değil eğitimcilere yönelik olması. Buna rağmen oditoryumun büyük bölümünde öğrenciler var. Günün güzel sürprizi izleyiciler arasında —içeriğini güncel bulduğumuz için Manifold gündemine almış olduğumuz bir tartışmanın aktörlerinden— Jan van Toorn’u görmek. Seminer ve panel tek bir günde gerçekleşiyor. Grafist 15’in öğrenci olmayanlar için kurguladığı ve Karin van der Heiden’in yürüttüğü arşiv konulu çalışmanın üzerimdeki fevkalade etkisi nedeniyle, bir sonraki eğitim odaklı Grafist’te en azından tek bir atölye çalışması da olsa diye içimden geçiriyorum.

Seminerin ilk konuşmacısı Tevfik Balcıoğlu’nun konusu, kurucusu olduğu 4T. Konuşmanın girişi 4T benzeri uluslararası organizasyonların tarihsel olarak öne çıkanlarını, kuruluş etkinlikleri üzerinden hatırlatma niteliğinde: 1966’da “Tasarım Metotları Konferansı”yla, Design Research Society, 1977’de “Tasarım Tarihi: Moda veya İşlev mi?” ile Design History Society, 1995’te “Tasarım Arayüzleri” ile The European Academy of Design ve 1999’da “Periferiden Tarih: Tasarım Tarihi ve Tarihleri” ile International Committee for Design History & Design Studies (ICDHS).

Çoğunlukla tez danışmanlığı gibi kişisel tanışıklıklar üzerinden kurulan ağların nasıl uluslararası örgütlenmelere dönüşebileceğini ve bunun akademik araştırma ve tarihyazımı bağlamında nasıl olumlu sonuçlar doğurabileceğini örnekler üzerinden dinliyoruz.

2006’da “Tasarım Tarihi ve Söylemi” ile İzmir Ekonomi Üniversite’sinde kurulan 4T (Türkiye Tasarım Tarih Topluluğu) giderek bir sempozyuma dönüşüyor ve 2011–2014 yılları arasında Yaşar Üniversitesi’nde “5T: Türkiye Tasarım Tarihi Topluluğu Toplantıları” olarak devam ediyor. 2014’te ise kurucu üyeleri tarafından dernek olmasına karar veriliyor. Bir süredir tamamen İngilizce gerçekleşen 4T sempozyumunun, 2017 başlığı “Cross(-)abilities in design” ve keynote konuşmacısı Forensic Architecture’dan Christina Varvia.

Balcıoğlu konuşmasının ikinci yarısında tasarımın tarihyazımında gözlemlediği bölgesel ve kurumsal farklılıklara değiniyor: Araştırma teknikleri söz konusu olduğunda Türkiye’de yeterli birikim olduğunu ama ‘birinci el’ saha/arşiv araştırmalarının ve sözlü tarih çalışmalarının eksik olduğunu; kendi geçmişimize sahip çıkmamız gerektiğini söylüyor. Filippo Alison örneğini veriyor (ki belli ki çalışmamız gerek). Yazım tarzını ise geliştirilmesi gereken bir alan olarak belirleyip; betimlemeye dayalı, eleştirellikten uzak, kendine fazlaca atıfta bulunan yazma biçimlerinden uzak durulması gerektiğinin altını çiziyor. Konular günceli yakalamalı ve Batı’ya Doğu’dan nasıl bakacağımız sorusu sorulmalı.

Els Kuijpers ise konuşmasına Alain Tanner’ın Jonah Who Will Be 25 in the Year 2000 (1976) başlıklı filminden uzunca bir sahne paylaşarak başlıyor. Konuşmasının başlığı “Stratejik Bir Eylem Olarak İletişim Tasarımı: Teori ve Pratik Arasında İlişki Kuran Bir Tasarım Metoduna Doğru”. Sunumundaki tüm görüntülerin üzerinden diklemesine ince ve kırmızı bir çizgi geçerek her imgeye müdahil oluyor. Filmdeki kurgu öğretmen karakterinin kendi kahramanlarından biri olduğunu ve Jacques Rancière’nin Cahil Hoca’da yazdıklarının harika bir örneklemesi olduğunu söylüyor. Zekâların eşitliği meselesi Kuijpers’ın tüm konuşmasında kendini hissettiriyor zaten. 

Bir eğitmenin gerek anlattığı konuyu, gerekse kendisini nasıl sunduğunun önemi üzerinde duruyor. Filmdeki tarih anlatısının ve anlatının niteliklerine değinerek gerçek ve kurgu arasındaki gerilime dikkat çekiyor. Sinemanın gerçeklik değil, gerçeklik hakkında olduğunu ve mecra ile mesajın ayrılamazlığından bahsediyor. Kuijpers’a göre her presentation bir re-presentation ve tasarımcı kaçınılmaz olarak bir mesaj manipülatörü.

Endüstri ve ticaret arasında giderek araçsallaştırılan tasarımın, problem çözücü özelliğine odaklanmanın, kamusal ve hatta demokratik sorunlara yol açtığını, görsel düşünmenin farklı formlarına ihtiyaç olduğunu ve linguistik bir bilinçlenmenin zamanının geldiğini söylüyor. Bauhaus’tan Ulm’a farklı eğitim denemelerini özetliyor; kuramsal ağırlığa önem veren Jan van Eyck Academie gibi okulların bütçelerine gelen kısıtlamalara değiniyor.

Eğitim programlarına dahil edilen “sosyal tasarım”ın yalnızca aktivizmin kurumsallaşmasına yol açtığını; tasarıma problem çözümü olarak bakmanın indirgemeci olduğunu; ‘insan merkezli tasarım’, ‘katılımcı tasarım’ gibi yaklaşımların, ana akım politikaları perçinlemekten başka bir işe yaramadığını; tasarımın ‘genişlemesinin’ özgürleştirici değil, disipline edici bir sonucu olduğunu, görsel iletişimin homojenleşmesine ve standartlaşmasına yol açtığını söylüyor.

“Mesajı zenginleştirmeliyiz; bireyleri tüketime davet eden değil, çoğulcu fikirleri biçimlendiren anlamlar inşa etmeli, imgeye yeniden yatırım yapmalıyız” diyen Kuijpers, Johan Simons prodüksiyonu Saraydan Kız Kaçırma’dan bir sahne göstererek konuşmasını bitiriyor ama zihnimde en çok Jean-Luc Godard’dan yaptığı alıntı yankılanıyor: “Politik film yapmak yerine, filmi politik yapmak gerek.”

Sinan Niyazioğlu’nun konuşma başlığı “Grafik Tasarım Tarihi Yazımında ve Eğitiminde Çerçevelendirme Alanları”. Niyazioğlu, öncelikle metodik, analitik, kritik ve retorik olmak üzere dört çerçeve alanı tarif ediyor. Grafik tasarım tarihini matbaanın icadıyla da, geç 19. yüzyılla da başlatsak grafik tasarım tarihçilerinin mimarlık tarihçilerinden farklı olarak mesleğin öz tanımını yapmakta zorlandıklarını söylüyor. Örneğin Piet Zwart kendisini “typotect” olarak tanımlıyor ama anlaşılan uzunca bir süre “siz kimsiniz” sorusuna kimse grafik tasarımcı olarak cevap vermiyor. Sanâyi-i Nefîse Mektebi’nde süslemeli sanatlar kapsamında afişe adeta çoğaltılmış resim gibi bakılıyor, eğitim resim eğitimine dayanıyor. 1930’da kurulan afiş atölyesi ile durum değişmeye başlıyor. Bu değişime denk gelen dönemin belgelerini araştıran Niyazioğlu, pul ressamı, afiş ressamı, kapak ressamı, pavyon ressamı, şekil şema sembol ressamı gibi tanımlarla karşılaştığını ama aynı dönemin moda sektöründe gördüğü terzi, modelist, kalıpçı gibi uzmanlık ifade eden kavramlara denk gelmediğini söylüyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında çöken devlet ekonomileri ve gelişen reklam endüstrisi ile “basın ressamı”ndan hayli farklılaşan “sanat yönetmeni” kavramı ortaya çıkıyor. Tanımları endüstri belirliyor; mesleğin niteliklerinden ötürü hep sonuç takip edildiği ama süreç kaydedilmediği için yaşayan bir dil ortaya çıkmıyor, geçmişe dönük araştırma yaparken ölmüş bir dili öğrenmek gerekiyor.

Analitik bağlamda “periferi modernizmi nasıl algıladı, nasıl içselleştirdi?” sorusunu soruyor. Türkiye-Yunanistan veya Türkiye-Bulgaristan gibi karşılaştırmaların değerli olduğunu ama uluslararası literatüre kazandırılamadığına dikkat çekiyor. Mevcut yazılmış tarihyazımının doğru olup olmadığını kontrol eden oluşumlardan, farklı perspektiflerin ve kaynakçanın varlığından söz ederek kritik alana değiniyor. Retorik alanda ise söz söyleme alanı üreten mekanizmaları inceleyen Niyazioğlu, mekânsallıkları nedeniyle müzeleri en güçlü kurumlar olarak görüyor ve MoMa, Design Museum Holon benzeri örneklere değiniyor.

“Future of the past” [geçmişin geleceği] konusuna değinerek konuşmasını tamamlıyor: “Mesleğimizin tüm kültürel hafızası çoğunlukla kâğıt üzerine kurulu ama bugünün gençleri e-kitap, e-gazete takip ediyor; bu ürünler bu kuşak için ne anlam ve ne değer ifade ediyor?”

Bethany Shepherd, başlığı “Pratikteki Anlatı Mekânları: Canlı Projeler Aracılığıyla İşbirlikleri” şeklinde çevrilebilecek konuşmasında, hem öğrenciliğinde hem de eğitmen olarak üzerinde çalıştığı “live projects”in eğitimdeki yerine odaklanıyor. Bunlar sponsorlu öğrenci projeleri. Akademik ortamda öğrenme ve eylem arasında bir yeri olduğunu söylüyor. 2011’de kurulmuş Live Projects Network ve Routledge tarafından yayımlanmış Architecture Live Projects: Pedagogy into Practice kitabından bahsediyor.

Girişimci kültürle pro-bono kültürünü buluşturan bu “canlı projeler”in genellikle farklı eğitim dışı partnerleri oluyor. Çok disiplinli projelerde öğrenciler mekân ve anlatıyı bir araya getirerek hafızalarda kalabilecek insani deneyimler tasarlıyorlar. Sokak ve derslik arasında gidip gelen projelerin öğrencilere sayısız avantajlar sunduğunu dinliyoruz.

Öğrenci uzmanlığını bedava bir şekilde şirketlere sunmanın ahlaki olmadığını ileri süren ve bu uygulamanın etik sorunlarına dikkat çeken eleştirel yaklaşımlar olduğunu duyunca biraz rahatlasam da sunumu iç huzuruyla dinleyemiyorum. Shepherd, Trump ve Brexit sonrasında işbirliğinin önemini vurguluyor ve ‘networking’ için çok yararlı bu projelerin nasıl iyi öğrenci-öğrenci, öğrenci-kadro, öğrenci-müşteri, öğrenci-mezun, öğrenci-komunite, kadro-komunite, kadro-müşteri ilişkileri kurduğunu anlatıyor. Malta’daki savaş müzesi için çalışan öğrencileri görünce dikkatim iyice dağılıyor. Andy Warhol’un The Philosophy of Andy Warhol kitabında cinsellik üzerinde söyledikleri zihnimde dönüyor: Aklımda kaldığı kadarıyla “İnsanlar neden cinselliğe bu kadar meraklı ve giderek daha erken deneyimlemek istiyorlar anlamıyorum, hayat boyu kavramsal olarak hiçbir değişim göstermeyen bir eylem. Aceleye ne gerek var?” diyor Warhol. Ben de iş ve piyasa tecrübesi için aynı şeyi düşünüyorum açıkçası. Eğitim hayatı zaten çabucak sona eriyor, okulda ‘gerçek’ sıfatıyla ticari iş yapmak niye?

Öğle arasından sonra Emre Senan, Ayşegül İzer’le kurdukları ve bir tasarım projesi olarak ele aldıkları Yahşibey’i anlatıyor. “Kentten, lüksten uzakta 15 gün boyunca kapanıp çalışıyoruz, ne gerekiyorsa kendimiz yapıyoruz, seçtiğimiz problemle aramıza kimseyi sokmuyoruz, bazen interneti de kapatıyoruz” diyor. Alışılagelmiş paradigmaları bozarak çalıştıklarını, okulda bir dönemde alınan verimi 15 günde aldıklarını ekliyor. Tasarım eğitimi teorilerinin olmadığını, kurucuların teoriden çok pratiğin içinden gelmiş insanlar olduğunu ama Yahşibey’in alternatif bir tasarım eğitiminin var olabileceğinin kanıtı olduğunu söylüyor. “Yoksunluk yaratarak, vazgeçerek, müzmin bir muhaliflikle, her çalışma döneminde baştan başlamaktan korkmuyoruz” diyor. Yahşibey’de yarış yok; dayanışma, saydamlık, eleştiri ve özgürlük var. Tasarlama sürecinin sosyal olabildiği paylaştığı fotoğraflarda görülüyor.

Ege’nin bir köyünde, kendine bile muhalif olabilmenin ve sonuca değil sürece odaklanmanın nasıl bir fark yaratabildiğini dinliyoruz. Meslek ve işi birbirine karıştırmamanın ne anlama geldiğini düşünürken, Yahşibey Tasarım Çalışmaları’nın alışveriş ve yemek yapmaktan veri toplamaya uzanan eylemlerinin “konvansiyonel sisteme bir eleştiri, tamamlayıcı bir unsur ve alternatif nüve” olduğuna ikna oluyoruz. Sürece odaklanılsa bile çıkan iyi sonuçların gözden kaçmadığını ve Yahşibey’de elde edilen deneyimin yalnızca ustalar sayesinde değil seçilmiş öğrenciler sayesinde de olduğunu anlıyoruz. Yahşibey’de şu ana kadar 38 çalışma gerçekleşmiş, 62 proje yürütücüsü, 402 öğrenci katılmış. Senan, eğitim ve sağlık alanlarının metalaşmaması konusundaki inancını dile getiriyor ve sağlığın tüketicisi, eğitimin müşterisi olunmamalı diyor. “Evrensel tasarım kültürüne mütevazı ve bağımsız bir katkı” olarak tanımladığı Yahşibey Tasarım Çalışmaları’nda olanların, günün birinde bir eğitim araştırmasının konusu olması dileğine katılıyorum.

***

Sahnede yapılan düzenleme sonrasında tüm konuşmacıların katılımıyla moderatörlüğünü Tevfik Fikret Uçar’ın yaptığı panel başlıyor. Uçar, “Tasarım eğitimi daha önce nasıldı, gelecekte nasıl olacak?” sorusunu yöneltiyor. Balcıoğlu, yaratıcılığı farklı yerlerde arayacağımızı, sandalyeyi değil oturma deneyimini tasarlayacağımızı söylüyor ve enformel, saygıya dayalı ama tartışma zemini sunan ortamların önemine dikkat çekiyor. Uçar da ders dışı öğrenmenin ne kadar değerli olduğunu söylüyor. Kuijpers, işlevsellik derdinde olmayan, problem nereden geldi, içeriği nedir soruları soran, Jan van Toorn’un visual journalism’i gibi yaklaşımların önemini vurguluyor bir kez daha. Niyazioğlu ise eğitimin yaşanması gerektiğine ve kampüs hayatının önemine değiniyor. Shepherd, bütçe kısıtlamaları nedeniyle sanat derslerinin orta eğitimden kalkmasını, eğitim bedellerinin artışını, STEM (bilim, teknoloji, mühendislik, matematik) derslerine verilen önceliği eleştiriyor. Uçar’dan Anadolu Üniversitesi’nde öğrencilerin kulüp çalışmaları ve hafta içinde katıldıkları kültürel etkinliklerden kredi alabildiklerini öğreniyoruz. Senan UESYO örneğiyle “olanaklar ne kadar sınırlı olursa olsun iyi hoca ve iyi öğrenci olan yerde ateş çıkıyor” diyor.

Uçar’ın, “Grafist 75’te durum ne olacak?” sorusuna biraz da günün yorgunluğuyla derin bir yanıt gelmiyor. İzleyenler arasında olan İlhan Bilge, Grafist 75’in adının “Designist 75” olacağını çünkü tasarım disiplinleri arasındaki sınırların kalkacağını söyleyerek ilginç bir duruma işaret ediyor. Senan’ın tektipleştirmeyen, aynılaştırmayan küresel bir ortam dileği, salondan gelen artık Türkiye grafik tasarım tarihi kitabı yazılsın ricası, eğitimde ne değişmiyor sorusuna Kuijpers’ın “merak” diye cevap vermesi panelin akılda kalan diğer anları.

Sadık Karamustafa, kapanış konuşmasını yapıyor ve Grafist’in geçmişinden bazı güzel hikâyeler paylaşıyor. Birbirine posta gönderme izni olmayan iki ülkenin tasarımcıları arasında Grafist ekibinin aracı olduğunu duymak, hepimizin içini ısıtıyor. “Yalnız ve yorgun ülkemizde eğitime devam edebilen birkaç akademisyen olarak çalışmaya devam ediyoruz.” diyor Karamustafa. Sonrasında sahneye çıkan Grafist ekibi, salonun alkışını hak ediyor.

Grafist 21’in afişi; kimlik ve afiş tasarımı: Sarp Sözdinler ve Erman Yılmaz

Bethany Shepherd, eğitim, Els Kuijpers, Emre Senan, Esen Karol, etkinlik, grafik tasarım, Grafist, Sadık Karamustafa, Sinan Niyazioğlu, tasarım eğitimi, Tevfik Balcıoğlu, Tevfik Fikret Uçar