fotoğraf: Beshef, Tahran
(CC BY 2.0)
Görünürlük ve Görünmezlik Üzerine

Bir gün dağ başında bir barakada yaşayan bir Zen ustasının evine, o evde yokken hırsız girmiş. Hırsızın etrafına bakıp evde çalacak bir şey olmadığını fark ettiği an Zen ustası eve dönmüş ve hırsızla karşılaşmış. Ona demiş ki: “Beni görmek için o kadar yol gelmişsin. Elin boş gitme, kıyafetlerimi hediye olarak kabul et.” Şaşıran hırsız kıyafetleri alıp kaçmış. Zen ustası, çıplak hâlde oturup Ay’ı izlemeye koyulmuş. “Zavallı adam,” demiş, “keşke ona şu Ay’ı verebilseydim.”

İnsan bir güncel dans festivaline gidince eline bir program almak istiyor. Programda ne kadar bol fotoğraf, bilgi, belge olursa o kadar doyurucu oluyor sanki. Mesela geçenlerde Almanya’da bir festivale gittim, her türlü basılı malzeme vardı: Kartpostallar, katlanır broşürler, çıkartmalar, kitapçıklar, posterler ve daha adını bilmediğim başka şeyler. Her şeyi merak etmenizi sağlayacak ya da ne olduklarına dair sizi bilgilendirecek birçok malzeme. Ziyaretçilere yönelik olarak hazırlanan bu malzemeler, sanatçılar için işlerine ilgi uyandırmak, işlerini kavramsal çerçeveye oturtmak ya da pazarlamak gibi işlevlere sahip oluyor çoğu zaman. Kısaca görünür olmak.

Ben ise, size Görünmez Güncel Dans Merkezi’nin organize ettiği Zamansız Festival’den bahsetmek istiyorum.* İran’ın —bildiğim kadarıyla— tek uluslararası güncel dans festivali. Bildiğim kadarıyla diyorum, çünkü kimsenin kesin olarak bilebileceğinden emin değilim. Bu festivalin gerçekleştiğini de ispat edemem açıkçası; etrafta çektiğim birkaç fotoğraf dışında kanıtım yok. O fotoğrafların da nerede ve ne zaman çekildiğinden, bunun bir festivalin gerçekleştiğini nasıl ispatlayabileceğinden emin değilim. Hele ki ‘görünürlüğe’ her şeyden fazla kıymet veriliyor gibi görünen bu zamanda sizleri inandırabileceğimi sanmıyorum. Yani burada okumayı bırakabilirsiniz.

Normalde yurtdışı seyahatlerinde telefon kullanmam. Telefonumu uçak moduna alır, sadece Wi-Fi olan yerlerde, o da istersem, internete erişerek ulaşılamamanın keyfini çıkarırım. Ama bu sefer, Tahran’da bu festival için sadece bir hafta geçirecek olsam da, kendime bir SIM kart almıştım: Irancell. Bunun nedeni orada gösterilerin ne zaman ve nerede olduğunu telefonuma gelen aramalardan takip etmek zorunda olmamdı. Çünkü bakabileceğim bir festival programı, broşür, afiş ya da herhangi başka bir yol gösterici yoktu. Bilet aldığım yere soramazdım, çünkü bilet yoktu. Web sitesinde bilgi bulamazdım, çünkü web sitesi yoktu. Festival merkezine gidip bilgi alamazdım, çünkü festival merkezi yoktu. Görünüşe göre, görünür olan bir yol gösterici yoktu.

Ben bu festivalin gizli olduğunu biliyordum bilmesine. Sansür kurulundan geçmesi imkânsız gösteriler içerdiği için festivalle ilgili hiçbir kamusal duyuru yapılmadığını, sadece festival konuklarının telefonlarına gelen aramalarla o günkü gösterinin nerede ve hangi saatte olduğunun duyurulduğunu biliyordum. Yine de davet edilen uluslararası konuklara en azından programı mail atarlar ya da bir bilgilendirme kâğıdı verirler diye ummuştum. Sonuçta burada en azından uluslararası alanda sağlanmaya çalışılan bir görünürlük olmalı, diye düşünmüştüm. Bunun da birinci şartı bilgi vermek olmalıydı. Vermediler.

İlk gösteriye girerken gergindim, kafamda deli sorular vardı: Ne izleyecektim? Bu işin adın neydi, işi kim yapmıştı, iş ne ile ilgiliydi, sanatçının geçmiş işleri nelerdi? Elimde bu ‘hayati’ bilgiler olmadan kendimi yer altında bir salonda buldum. Işıklar kapandı. Gösteri boyunca bu bilgisizliğin gerginliğini üzerimden atmam zor oldu. Sanki dalgalı bir denizde pusulasız seyrediyormuşum gibi. Gösteri yarım saat kadar sürdü. Selam verildi ve ben ışıklar açılacak ve çıkacağız diye düşünürken ışıklar tekrar kapandı. Hemen yeni bir gösteri başladı. Meğer iki gösteri birdenmiş. Ne var ki bu ikinci şok, beni gelmesi olası sonraki şoklara hazırlayacaktı. Üçüncü bir gösteri daha oldu hemen akabinde (meğer üç gösteri birdenmiş). Bu noktada artık yapacak bir şey olmadığını ve bilme ihtiyacından vazgeçmem gerektiğini kabullenmeye karar verdim. Hatta bu hoşuma gitmeye bile başladı. Çok uzun zaman sonra, neredeyse tamamen boş bir zihinle bir performans deneyimi yaşıyordum. Performansın o an yaşananın ötesinde hiçbir varlığının olmaması sayesinde, yaşanan an ile bambaşka bir bağ kurmaya başladığımı fark ettim. O an orada ne yaşıyorsam oydu gösteri. Ne öncesinde bir bilgi ne de sonrasında elimde kalan bir belge ya da fotoğraf vardı. O anın gerçekleştiğine dair tek belge zihnimdeki hatırasıydı. Tamamen bana ait olan, yeniden hatırladığımda değişen ve dönüşen bir yaşanmışlık.

Bu yaşanmışlık, bugünlerde üretilen işlerin genel alımlanmasında çok arka sıralarda kalıyor gibi bir hisse sahibim. Hem sanatçı hem de seyirci tarafından bakınca bu böyle. Bir sanatçı olarak, öncelikle işinizi nasıl tanımladığınız ya da kavramsallaştırdığınız görünür oluyor. Bu, hem işe maddi kaynak sağlamak için hem de işi pazarlamak için hayati önemde. Sonra işle ilgili tanıtım yazıları, işin görselleri, video fragmanı, afişi ve işle ilgili basılı ve görsel tüm diğer malzemeleri üretmeniz gerek. Bir seyirci de, izleyeceği bir işe karar verme sürecinin başından itibaren bütün bunlara maruz kalıyor ve işle karşılaşma deneyimini yaşayana kadar zihninde işle ilgili pek çok fikir ve bilgi oluşmuş oluyor. İzleme deneyimi de çoğunlukla bu bilgi ve fikirler ışığında gerçekleşiyor, hatta kimi zaman ön bilgilerin geçerliliğinin test edildiği bir alan hâline gelebiliyor. Bu bilgiler olmadığında ise, ilkin benim yaşadığım gibi bir panik ve pusulasızlık duygusu hâkim olabiliyor insana. Sonrasında ise Zamansız Festival bu deneyimi altüst ediyor.

Tahran’da bir hafta içinde ondan fazla iş izledim, kimisi bir galeride, kimisi bir konağın odasında, kimisi bir kilisenin avlusunda. İzlediğim işlerin hiçbirini kimin yaptığını bilmiyorum. İşlerin ‘ne ile ilgili olduğunu’ bilmiyorum. Adlarını da bilmiyorum. İzleyene kadar mekânın bile nasıl bir yer olacağını bilmiyordum. Ve bir noktada tüm bunları merak etmeyi ve sormayı bıraktım. Bu beklentisizlik ve bırakma hâli, kimi zaman mekân ya da anlam arayışlarımda kaybolma anları, kimi zamansa güzel sürprizler hediye etti.

Tahran’daki son günümde bir performanstan diğerine giderken telefonumdaki harita ile yolumu bulmaya çalışıyordum. Bir anda sokakta yanımdan geçen bir motosikletli telefonumu elimden kaptığı gibi hızla uzaklaştı. Hayatımda yaşadığım en büyük panik anlarından biriydi herhalde. Şimdi paniğimin sadece festival gösterilerini haber alamayacak olmaktan kaynaklanmadığını fark ediyorum ya da telefondaki bilgilerimin çalınacak olmasından. O telefonda hem bu festivalle ilgili hem de benim için kişisel olarak önemli başka zamanlarla ilgili görsel belgeler vardı. ‘Hafızam’ vardı yani. Bu malzemeler gidince, yarattıkları boşluk vesilesiyle onlarla olan ilişkim apaçık görünür olmuştu. Sanki geçmişim, yaşadıklarım, kıymet verdiklerim gitmişti. Beni paniğe sürükleyen buydu. Tahran’da geçirdiğim bir haftada bilmemenin hafifliğini keşfetmiş olduğumu düşünüyordum. Yine de anları içgüdüsel olarak belgeleyerek onlara sahip olduğum ve onları paylaşabileceğim düşüncesinin hâlâ esiri olduğumu ise o an fark ettim. Bu yazıyı da o akşam yazmaya başladım.

Tahran deneyimime dair elimde olan üç beş belge de yok artık. Bu, bana çok manidar geliyor. Sanatçı, küratör ya da görünürlük için çaba gösteren bir kişi olarak bu festivalin gerçekleştiğine, benim de orada olduğuma sizi inandırabilmem daha da zor şu an. Belki de bu yazdıklarım tamamen hayal ürünü. Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

* A Corner in the World’ün Görünmez Güncel Dans Merkezi’nden sanatçıları konuk edeceği Görünür Görünmezler programı 11–13 Mayıs arası İstanbul’da, 14–17 Mayıs arası ise İzmir’de olacak. Ayrıntılı bilgi için tıklayınız.

dans, Fatih Gençkal, görünürlük, performans, Tahran