Açık Notasyonlar
Büyük Saat,
Küçük Saat, İleri Saat,
Geri Saat, Yukarı Saat, Aşağı Saat
Açık Notasyonlar dizisi, Poşe’de Gülşah Mursaloğlu ve Ezgi Tok’un işlerini Defne Kırmızı’nın küratörlüğünde bir araya getiren Muğlak Kesişimler İçin Notasyonlar sergisinin ele aldığı konular etrafında şekilleniyor. Dizinin hedefi, kurumsallaştırılmış zamanın sınırlarını esnetmeye, anlamını çeşitlendirmeye ve nesnelliğinden kurtarıp bir eylem hâline getirmeye odaklanan serginin ürettiği bağlamı farklı disiplinlere ve ortak bir düşünce alanına açmak. Aksak ritimlerin, devinimlerin ve aktif bir ifade aracı olarak işlevselleşen notasyonların peşinden giden dizinin ikinci metni Ecem Arslanay’a ait.

*

Galaksinin Batı Sarmal Kolu’nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşesinde, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkeldir ki dijital kol saatinin hâlâ çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler. 
—Douglas Adams, Otostopçunun Galaksi Rehberi

Kâinat lahana gibi, yaprak yaprak, kat kat. 
—Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

“Bonaparte devant le Sphinx”,
Jean-Léon Gérôme, 1867–1868,
kaynak: Wikimedia Commons

Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür? Sfenks için bilmece ölüm kalım meselesiydi: Çözemeyenlerin hepsini öldürdü, çözüldüğü vakit de kendi canına kıydı. Aslında bilmece de ölüm kalım meselesi üzerinedir: İnsan bebekliğinde ellerini ayak gibi kullanarak dört ayak üzerinde emekler, yetişkinliğinde iki ayak üzerinde yürür, yaşlandığında ise yürüyebilmek için baston kullanır ve üç ayaklı olur. Sonrası malum… Fakat evrenin döngüsel madde ekonomisinde her şey en nihayetinde ölüme kavuşur. Ölümle alakalanmak can sıkıcı da olsa, kolaydır. Gérôme’un, bitimsiz çöl peyzajında devasa sfenks kalıntısı karşısında tefekküre dalan genç Bonaparte’ı da kendi cüzi ölçeğini idrak ediyor gibidir. Ömrü, ayak bastığı antik uygarlığın ömrünün yaklaşık altmışta biri, dünyanın ömrünün yaklaşık doksan milyonda biri, evrenin ömrünün yaklaşık iki yüz yetmiş milyonda biridir. Bence tarihin en ünlü bilmecesini mânâlı kılan şey zamanın ölüm yönünde akışına delalet etmekten çok, farklı süre biçimlerinin çok katmanlı birlikteliğine işaret etmesidir: İnsanın altmış yıllık iki ayaklılığı sfenksin bir iki saatlik öğle vaktine tekabül ediyor olabilir ve belki Oidipus’a bilmeceyi çözdüren de bu dâhiyane görecelilik kavrayışıdır. Biz insanlar, dağları ve yıldızları gündelik zamanımızla algılarsak Everest’in tepesindeki deniz kabuğu fosillerini ya da güneşi hep 8,2 dakika daha yaşlı gördüğümüz gerçeği aklımıza gelmez. Gelmesi de gerekmez; çünkü gündelik hayatın saatleri gündelik çıkarlar için işler, hem de tıkır tıkır. Bu işleyiş öyle hırslıdır ki kendinden çok daha büyük bir işleyişe tesir etmeyi bile başarır: Dünyanın saatini nasıl hızlandırdığımızdan, ömrünü parça parça nasıl kısalttığımızdan bahsediyorum. Nasıl mı? Bir yerden başka bir yere daha çabuk varmak için otomobil kullanarak mesela —ozon tabakasının delinmesini hızlandırarak; ya da tesislerde tavukların büyümesini hızlandırarak —hipofiz bezlerini uyarıp cinsel olgunluğu ve yumurta verimini artıran yapay aydınlatma programlarını kullanarak… Bu metni teknolojiye lanet okumak için değil, nereye, nasıl ve neden bu hızla gittiğimiz üzerine, doğrusal olmayan ve nihai bir yargıya varmayan —mümkünse oradan oraya sıçrayan— bir sorgulama için yazıyorum. Gerektiğinde yüklü parçacıkları hızlandırmasıyla ışın tedavisine hizmet edip ömür uzatan parçacık hızlandırıcılardan da söz edebilirim, ki Stephen Hawking’e göre zaman makinesine en yakın makine bunlardır.

“Observación de los movimientos
de una mosca sobre el cristal de una ventana desde las 8 de la mañana hasta
las 7 de la tarde de un día de mayo de 1967”
[Bir Sineğin 1967’nin Bir Mayıs Günü
Sabah 8 ile Akşam 7 Arasında Pencere Camındaki Hareketlerinin Gözlemi],
Walter Marchetti, 1968, taş baskı,
kaynak: Walmart
17. yüzyıl bilim insanı Santorio Sanctorius ve “tartı sandalyesi”, gravür,
kaynak: Wikimedia Commons aracılığıyla
J. Quincy,
Medicina Statica (1720)

Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. 
—Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Ben gündelik hayatın mütevazı zaman makinelerinden söz etmek niyetindeyim: Metabolizmayı hızlandıran çay karışımları, saç uzamasını hızlandıran şampuanlar, bronzlaşmayı hızlandıran spreyler, vücut geliştirmeyi hızlandıran steroidler… Yürütebildiğimiz tüm bu bedensel zaman operasyonları kuşkusuz ki yüzlerce yıllık bir araştırma ve geliştirme tarihine sahiptir. Santorio Sanctorius bu spesifik tarihe eşine az rastlanır bir adanmışlıkla katılır: Otuz yıl boyunca yemek yemek, uyumak, çalışmak ve sevişmek dahil tüm yaşamsal faaliyetlerini deneysel bir düzenek olan “tartı sandalyesi”si [static weighing chair] içerisinde sürdürür ki vücut ağırlığındaki değişmelerle çıkarılan katı ve sıvı atıkların ilişkisini ortaya koyabilsin. Tıbbi Ölçüm Üzerine [De Statica Medicina] (1614) adlı yapıtıyla bazal metabolizma alanındaki nicel deneye dayalı çalışmaların öncüsü olmuştur. Gündelik hayatın mütevazı zaman makinelerinden devam edelim: Mikro dalga fırın gıda ürünlerinin ısınmasını hızlandırır, fast food ise tüketim biçimini. İçine konulan koruyucu maddeler ve içine konulduğu buzdolapları gıda ürünlerinin çürümesini yavaşlatır. Bedene geri dönersek, botoks teni ‘ideal’ yaşta, saç spreyleri ise saçı ‘ideal’ formda dondurmayı dener. Kriyobiyoloji organları —daha ütopik bir ölçekte ise bütün bir organizmayı— dondurarak yaşatmayı dener. Kriyobiyoloji gibi, yıldönümleri de ölümsüzlükle savaşır; onların yöntemiyse kalıcılığı kutlamaktır. Ajandalar ve takvimler geleceği planlarken ertesi gün hapları, manuel ve dijital silgiler, undo komutu, veri kurtarma programları, protez organlar, leke çıkarıcılar ve özür dilemek iyi planlanmamış hatta belki hiç planlanmamış, üstelik de tercih edilmemiş eylemleri telafi etmeye çalışır. Fotoğraf anları, video süreleri, mimari restorasyon, dönemleri muhafaza etmeyi dener. Kumbaralar, barajlar, vadeli hesaplar, altın günleri, yastık altları gelecek için saklar. Nasihatler, paketler, cilalar, hava tahminleri gelecekten korur. Diplomalar, evlilik cüzdanları, senetler, tapular, sertifikalı kurslar, “bir beden büyük al, seneye de giyersin”ler ve sigorta şirketleri geleceği garantilemeye çalışır. Astroloji, kahve falları, rüya tabirleri, yatırım danışmanlığı, bahis sektörü geleceği bilmeyi umar. Bazı şeyler de zamanın gelmesini ya da dolmasını beklemek üzerinedir: çayın demi, efervesan tabletler, mevsim sebzeleri, yumurtadaki civciv, tek ayak üstünde bekleme cezası, yirmilik dişler, bienaller, saatli bombalar, öldürücü zehirler, beş nokta avuç patlatan kalp tekniği…1 Öte yandan beklemek, modern toplumlarda zaman kaybetmekle eş anlamlı gibidir. Yavaşlatılan eylemler ancak olumsuz sayılanlardır. Yaşlanmak dışında aklıma bir de sindirim geliyor; köpekler için yavaşlatıcı mama kapları vardır mesela. Sürenin standart birimlere bölünerek türdeşleştiği, dolayısıyla bir mübadele değeri kazandığı, sonuç olarak da metalaştığı günümüz düzeninde “vakit nakittir” lafı beklemeyi adeta para kaybetmeyle bir tutarak değerini azaltıyor. Bu yüzden mevsim sebzelerini bekleyemeyenler için turfanda sebzeler var, civcivi yumurtadan hemen çıkarmak için kuluçka makineleri var ve yirmilik dişin çıkmadan önce çekilme olanağı var. Beklemenin fiziksel jestleri bile —ayak sallamak, volta atmak, ritim tutmak— şiddet içerir. Ayak sallamak sanki görünmez bir yaratığı tekmelemek gibidir. Tabii bunlara alternatif “derin derin nefes alma” önerisi vardır ki, o beklemenin kıymetli olduğu Doğu felsefesinden ödünç alınmış gibidir; ancak Batı, Doğu’nun yöntemlerini yine kendi güç istenci için araçsallaştırdığında yoga gibi yavaş bir tinsel eylemin iş performansını iyileştirmek için kullanılan bir hızlandırıcıya dönüştürüldüğüne de tanık olabiliriz. Beş yıldızlı otellerin çok elektrik yakan devasa avizeli balo salonlarında yoga eğitimleri vermekte hiçbir sakınca görülmez. Üstelik bu eğitimler kariyer için faydalı hamleler olarak görülür. Deneyimin ağırlığına saplı kalmadan, süratle ulaşılmak istenenler arasında —zenginlik kadar olmasa da— bilgelik de vardır ve “uykuda yabancı dil öğrenme” iddiaları, “ölmeden önce okumanız gereken 100 kitap” kitapları, kitap özetleri, hızlı okuma kursları kolay yollar sunar. 

La Planete Sauvage (René Laloux, 1973), kurguladığı uygarlığın epistemolojik rejimi bakımından söz etmeye değer; zira orada eğitim beyne bilgi aktaran kulaklı aygıtlarla gerçekleşir. Gündelik hayatın zaman operasyonlarından biri olan eğitim, kuşkusuz ki kültürden kültüre farklılık gösterir. Kimi kültürler denemeye ve yanılmaya teşvik eder, balık tutmayı öğretir; ampiriktir, yavaştır. Kimisi de balığı hazır verir, determinist olma riski vardır, aceleci ve özensizdir. Sadece kahve pişirmenin bile kültürden kültüre ne derece değişebildiğini düşünürsek, çok katmanlı bir zamansallığa sahip gastronomi alanı da hiç kuşkusuz farklı yaklaşımları incelemek adına verimli bir zemin sunacaktır. Fakat kültürel zaman operasyonlarına dair en ilginç çıkarımlardan biri Slavoj Žižek’in tuvalet analizidir. Buna göre Fransız tuvaletinde atığın çabucak kaybolması onların devrimci karakterine bağlanabilirken Alman tuvaletinde bir süre teşhirde kalması onların şiirsel bir gözlem ve sorgulama dürtüsüyle ilişkilenebilir ve Anglosakson tuvaletinde hareketli bir su akışı içinde yüzüyor olması da onların pragmatik tarafına işaret ediyor olabilir.

“…zira orada eğitim beyne bilgi aktaran kulaklı aygıtlarla gerçekleşir.”,
La Planete Sauvage, René Laloux, 1973, kaynak: Khiasma

saat, saat kaç hâlâ 
bilmem? ben güneş saati kullanıyorum. 
—Turgut Uyar, “Büyük Saat”

1972’den bu yana kültürlerarası evrensel bir saat sistemi olarak GMT [Greenwich Mean Time] yerine UTC [Coordinated Universal Time] kullanıyoruz. GMT’nin pabucunu dama atan, hiç şüphesiz UTC’nin daha gelişmiş teknolojiye sahip olmasıdır: İnsan algısının iki yönlü sonsuzluğunda GMT malumatını teleskopla gökyüzünden alırken UTC malumatını elektro mikroskopla atomdan alır. UTC’nin standart altyapısı ise TAI [Temps Atomique International]’dir ve dünya çapında elliden fazla laboratuvarın dört yüzden fazla atomik saatinin değerlerinin ortalamasını alan çok hassas bir ölçüm yapar. Belki atom saatinin çalışma prensibine bakmadan önce basitçe saatin ne olduğunu anlamak gerekir. Her koşulda düzenli periyodik hareket vaat eden her şeyden saat yapılabilir. Yeter ki, baştaki hareketine hep aynı sürede geri dönebilsin. Doğanın düzenli tik taklarla tanımlanabilen tüm hareketleri insanlara kamusallığı düzenlemek için vesile olmuştur. Bu tik taklar optik gözlemlenebilirlikle de kısıtlı değildir. Andaman Adaları yerlileri takvimlerinde çiçek kokularını baz alırlar. Batı dünyasında da koku odaklı girişimler vardır. 1633’de Athanasius Kircher, ayçiçeğinin günedoğrulum eğiliminden faydalanan bir organik saat yapar. Kircher’a göre bu eğilimin nedeni güneş ve bitkiler arasındaki manyetik ilişkidir.2 Kircher’den sonra Carl Linnaeus 1751’de çiçek veren bitkileri açma ve kapanma zamanlarına göre üç gruba ayırarak kapsamlı bir çiçek saati [horologium florae] projesi ortaya koyar: Hava koşullarına göre değişenler, gün uzunluğuna göre değişenler ve dış koşullardan bağımsız, sabit bir açma kapanma zamanı olan bitkiler vardır. Daha sonra 1920’de Anthonia Kleinhoonte fasulye yapraklarının günlük ritmini ölçmek için geliştirdiği aktograph ile bitkinin değişmez bir biyolojik saati olduğunu ispatlar. Bitkiler gibi hayvanların biyolojik saatleri de insanlara ilham olmuş. The Horological Journal 1862’de Alman ormancıların ötücü kuşların şarkı saatlerini baz alan “ornitolojik saat”ine işaret eder. Dilimizde de “her şeyin vakti var, horoz bile vaktinde öter” diyen bir atasözü olduğunu unutmayalım. Modernleşmeyle birlikte mekanik saate geçişimiz zamanın mekândan çözülmesine neden olur.3 En nihayetinde bütün saatler bir osilatörü temel alır, yani düzenli tik tak yapan bir frekansı. Atom saati atomun sabit bir frekanstaki titreşimini sayarak ölçüm yapar. Tanımladığı mekân gözlemlenebilir bir mekân değildir, atomaltıdır.

Ayçiçeği Saati, Athanasius Kircher,
Magnes, sive de arte Magnetica, 1641, kaynak: The Museum of Jurassic Technology
Çiçek Saati, Carl Linnaeus,
Philosophia Botanica, 1751,
kaynak:
Cabinet Magazine

Yavaşlık ile anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hâlâ çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: yavaşlığın derecesi anın yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. 
—Milan Kundera, Yavaşlık

Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. 
—Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi

Sosyal hayatlarımızı düzenleyen soyutlanmış zamana eşlik eden biyolojik ve psikolojik saatler de taşırız. Biyolojik saatler psikolojik saatlere göre daha sabit gözükürler, tabii koşullar sabit olduğu sürece. Belki de biyolojik ve psikolojik ayrıma gitmeden, heterojen bir iç saatten söz etmek daha doğrudur. Henri Bergson iki farklı zaman türü tanımlar: dış dünyanın ölçülebilen zamanı ile iç dünyanın bilince özgü zamanı. Homojen zaman ve heterojen zaman… Bu açıklama antik Yunan’da zamanın iki farklı tezahürü olarak kronos ve kairos’un örüntüsüne benzer… Kronos —ki Roma mitolojisinde Satürn olan ve resim sanatında evlatlarını yerken resmedilen titan Kronus ile çağlar boyunca karıştırılmıştır— kronolojik zamanın tanrısıdır; Kairos ise tarihdışı bir zamana, ‘an’ın nitel zamanına işaret eden fırsat tanrısı. Bazı anlar koca bir ömür gücünde olabilir. Muğlak zaman ölçümlerimiz standart zaman ölçümlerimize her zaman eşlik eder, homojen tarih anlatısının içinde, heterojen anların birlikteliğinden oluşuruz. Çorap söküğü gibi, yokuş aşağı, tez zamanda, üç vakte kadar, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, bazen, bazı bazı, zaman zaman, sık sık, nadiren, son zamanlarda, belirli aralıklarla, eskiden, çoğunlukla, ileride, gelecekte, şimdiden, güpegündüz, sabahleyin, akşamleyin, geceden, demin, eli kulağında, derhal, hemen, ağır ağır… Bir iç saatin ayarlamasıyla çıkıveren bu zaman betimlemeleri nesnel değil, özneldir. Matematiksel olarak tanımlı bir değere tekabül etmez. Konuyla alakalı olarak Muğlak Standartlar Enstitüsü’ne bakılabilir. Günümüzün muğlak zaman birimlerinden “göz açıp kapanıncaya kadar” gözde büyütülen bir zaman dilimini hafife almak için, mecaz olarak kullanılır. Göz kırpmasının ölçülebilir uzunluğu ise 60 milisaniyeye tekabül eder. Ortaçağda gözlemlenebilen en hızlı harekettir ve dönemin en küçük zaman birimi olan atomus’un referans noktasıdır. Günümüzün en küçük zaman birimi Planck zamanı ise 10^-43 saniye ile tanımlanır. Doğrudan ölçülebilen en kısa süre 12 attosaniye (1,2 × 10^-17 saniye) olsa da fizik kanunlarına göre hesaplanabilen en küçük zaman birimi Planck zamanıdır.

Johannes Buno’nun evrensel tarihinde (1672) İsa’dan önceki her binyıl alegorik bir imge ile anlatılmıştır. İsa’dan önceki dördüncü binyıl, bir ejderhadır,
kaynak:
The Morning News

Zamanı grafik dilde nasıl temsil ediyoruz? Yüzyıllar mitolojik yaratıklara benzeyebilir mi mesela? Johannes Buno için bu mümkündür. 1672’de MÖ 4. binyılın episteme’sini bir ejderhanın içine yerleştirir. Olayları ardışık şekilde konumlandıran modern zihinlerimiz için Buno’nun örüntüsünü çözmek kolay olmayabilir. Zaman algımızı yöneten bu kronolojik cetvel modeli alt tarafı 250 yıllıktır, ama doğrusal zaman algımız kuşkusuz ki hayli eskidir ve gündelik hayatın tüm imalatına işlemiştir.4 Bir kitabı ele alalım: Gerek tek yönlü tipografik akışıyla, gerekse içinde devindiği dilin zaman kipleriyle (geçmiş-şimdi-gelecek) doğrusaldır. İçindeki ‘ciddi’ bir düzyazıysa anlatı bile doğrusal olacak, stream of consciousness [bilinç akışı] gibi tekniklere müsamaha göstermeyecektir.404 Apollinaire güzergâhında —özellikle şiirde— doğrusallığın yıkıldığı anlar yakalanabilir; ama kanonlaşmadıkları, ‘deneysel’ kaldıkları vurgulanmalıdır.5 Apollinaire’in kübizmin ateşli bir destekleyicisi olduğu, sürrealizme de ilham verdiği es geçilmemelidir; zira iki avangard akım da modern doğrusal zamana alternatif modeller sunar. Kübizmin teklifi daha açıktır: Rönesans’ın tek noktalı, tanrısal perspektifinden alınan o mükemmel tek pozu, çoklu bakış açılarından alınan çoklu pozlarla değiştirmek. Sürrealizm de otomatizmle çizgisel zamanın nedenselliğine saldırır ve absürd anakronizmler yaratır. İkisi de Kairosçu bir zaman modeli kurar.

“La cravate et la montre”, Calligrammes, poèmes de la paix et de la guerre (1913-1961), Guillaume Apollinaire, 1918,
kaynak: The Internet Archive
“The Critic”, Kurt Schwitters, 1921,
kaynak: Archive of Affinities ve
“Fluxus Manifesto”, George Maciunas, 1963, kaynak: George Maciunas Foundation

Kronos’un zamanını gözlemlemek için ilginç bir kaynak da board game’lerdir. Arketipi neolitik dönemin yassı ve delikli taşlarına kadar götürülebilir;6 ancak günümüzün kronolojik bir hat üzerinde ‘ilerleme’ propagandası yapan board game tipi Avrupa’da aydınlanma çağı ve kapitalizmin yükselişiyle peyda olur. 17. yüzyıla dek folklorun bir parçası olan board game artık pazarı yöneten aktörlerce şekillendirilen bir ticari üründür. Sömürgeci fetihlerin ya da feribot seferlerinin reklamını yapabilir. John Marshall’ın 1818’de The Chronological Star of the World, An Entertaining Game ismiyle piyasaya sürdüğü oyun ise politik propagandanın muhteşem bir örneğidir: Cennet bahçesiyle başlar ve İngiliz bayrağını tutan savaşçı bir kadının köle ticaretinin kaldırıldığını müjdeleyen kâğıdı ile, ‘aklın yolunu’ adım adım tasvir ederek biter. Board game’in bu gelişken ve ereksel hareketi Hegelci anlamda çok hayırlı bir ‘tarihin sonu’ anlatısı tarifler.7 Hegel’e göre tin diyalektik ilerleyişinin son aşaması olarak ereğini gerçekleştirir ve özgürleşerek kendisinin eksiksiz bilgisine ve bilincine ulaşır. 90’larda hükümet şekli olarak liberal demokrasiyi politik evrimin son noktası sayan Francis Fukuyama’ya çok tartışılan “tarihin sonu” nidasını attıran anlatı da budur. Eğer ‘postmodern’ hâlâ anlamlı bir kavramsa, anlamı genelleyici ve indirgeyici bu büyük anlatılara —Jean-François Lyotard’ın ifadesiyle ‘meta-anlatılara’— ikazdan ibaret. Postmodern, varılması gereken mutlak bir hakikat yerine çoğul oluşlar, spontane etkileşimler ve değişken anlamlar önerir. Dolayısıyla postmodern de —stratejilerini örnek aldığı avangard akımlar gibi— doğrusal değildir.

“The Chronological Star of the World,
an Entertaining Game”, John Marshall, 1818, kaynak: Victoria and Albert Museum, Londra, © V&A

1. Beş nokta avuç patlatan kalp tekniği Kill Bill serisinde Beatrice’in Pai Mei’den öğrendiği ve serinin sonunda Bill üzerinde uyguladığı ölümcül tekniktir. Doğu dövüş sanatında daha çok bir mit olan dim mak’tan esinlenerek kurgulanmıştır. Gerçek değildir. Dim mak, ch’i enerjisini iyileştirmek için değil, ona son vermek için stratejik noktalara dokunuşlar yapar. “Beş nokta avuç patlatan kalp tekniği” için bu dokunuşlar beş tanedir ve kurbanın beş adım atması sonucu kalbini durdurur. Dolayısıyla o beş adımlık son zaman kurban için muazzam bir yoğunluk taşımaktadır. Darbeyi aldıktan sonra canlılık statüsü de muğlaklaşır. Ölümü ve yaşamı aynı heterojen anda deneyimliyor gibidir.

2. Tanyeli, U. (2016). Sınıraşımı Metinleri. İstanbul: Akın Nalça Kitapları. s. 134–139.

3. Dolayısıyla saat düzeneğinin —su dolu bir saksının içine yerleştirilen bir ayçiçeği, ona saplanmış bir iğne ve onu çevreleyen bir dairesel cetvel— bulutlu havalarda bile doğru çalışmasını bekler; ancak ne saati ne de gezegenlerin hareketini manyetizmaya bağlayan açıklamaları bilimsel gerçeklik taşımaz.

4. Grafton, A., ve Rosenberg, D. (2010). Cartographies of Time: a History of the Timeline. New York: Princeton Architectural Press.

404. Bu notu anakronik bir dipnot olarak konumlandırmak istiyorum. Bu yüzden dipnot sırasına aykırı bir dipnot numarası verdim. 404’ü ise, hem yapıştırıcıyı çağrıştırdığı için hem de HTTP’de bir hata kodu olduğu için seçtim. Neden yapıştırıcı? Çünkü içerikte ne kadar akrobasi yaparsam yapayım, sentaksta gelişmeci bir tutkallama hareketi yapmalıyım. Bu dipnota referans veren cümlemden sonra birdenbire kurbağalarda dolaşım sisteminden söz etme hakkım yok —tabii onu bir önceki cümleye yapıştırmadığım sürece. Ya da yazdığım cümleyi yeniden, başka kelimelerle kurma hakkım da yok, çünkü düşüncemi doğrusal olarak ‘ilerletmem’ gerekir. Örneğin Ferit Edgü’nün Yazmak Eylemi, Bir Toplumsal Siyasal Olay Üzerine 101 Çeşitleme kitabı ilerletmekten çok çeşitlemek üzerinedir. Pek yaygın bir tavır olmadığını söylememe gerek yok. 404’ün bir hata kodu olması da bu açıdan anlamlı; çünkü anlatıyı heterojenleştirecek her fikir karantinaya alınmalıdır. Dipnot bölümü kaynak vermenin yanı sıra, anlatının gelişimine tuzaklar kuran bu caydırıcı düşünceler için bir rehabilitasyon merkezi olma özelliğini de taşır.

5. Apollinaireci güzergâhta en ilham verici bulduğum insanlardan biri Kurt Schwitters’tir; çünkü şiirlerindeki akışkan zaman bütün hayatına nüfuz etmiştir. Merzbau işi ilerlemeci zaman modeline alternatif bir tektonik sunarak akışkan bir mimarlık ihtimali kurar. Daha önce “Mimarlık ve Toz” metnimde bunu biraz açıklamaya çalışmıştım. Ayrıca Fluxus, happening’ler, enstalasyon sanatı ve performans sanatı da yine bu güzergâhtan ilerlemiştir.

6. Aruz, J., ve Benzel, K, & Evans, J. (Ed.). (2008). Beyond Babylon: Art, Trade, and Diplomacy in the Second Century B.C.. New Haven, CT: Yale University Press, s. 151.

7. Örneklemeye oyun tiplerinden devam edersek, sabit bitiş noktası olmayan, ileri geri hareket edebilen, hedefe süratle varmaktansa oyunun tadını çıkarmaya odaklanan FRP’den (Fantasy Role Playing) konuşabiliriz. Medya teorisyeni Douglas Rushkoff’a göre video oyunları da böyledir: Bitirmek değil, uzatmak üzerinedir —James Carse’ın tabiriyle infinite game [sonsuz oyun] olarak kurulur. Tabii bu durum 70’lerin tek amaçlı, tek düzlemli, sabit planlı —oyuncunun edimleriyle dönüşmeye kapalı— oyunları (Bakınız: Pac-Man) için geçerli olamaz; ancak GTA gibi açık dünya oyunları seçimlerle sürekli yenilenen ve genişleyen, deneylere açık, merkezsiz mekânlar sunar. Oyundan zevk almak onu başarıyla tamamlamaktan daha önemlidir ve görevleri görmezden gelip şehri keşfetmek de mümkündür. Bu muazzam ihtimaller ağı aklıma 19. yüzyıl filozoflarından Charles Renouvier’nin diagramını getirir —ki kendisi aydınlanmacı tarih felsefesinin ilerleme takıntısına derinlikli muhalefet getirmiş, refleksif bir tavırla “mantık” öncesi dönemleri “mantık” ile açıklamaya çalışma paradoksunu ortaya sermiştir.

Açık Notasyonlar, Ecem Arslanay, mekân, saat, sergi, zaman, zaman-mekân