fotoğraf:
Deniz Cem Önduygu
Kitaplarımızı Kimler Görebilir?

Aslı Çavuşoğlu’nun kitabın/kitaplığın mahremiyeti üzerine kaleme aldığı ve kendi mahrem hislerini de samimiyetle paylaştığı metin Manifold içinde zengin bir düşünme-yazma zincirini başlattı. “Kitaplar iç çamaşırları gibidir bence, uluorta gözler önüne serilmemelidir. […] Kitaplar bende böyle bir mahremiyet duygusu uyandırdığı için, bırakın misafirliğe gittiğim evlerde kitapları raflarından alıp okumayı, kitap sırtlarıyla göz teması bile kuramam, utanırım” diyordu Çavuşoğlu, ben ise bunu okuduğumda “Evime davet ettiğim insanla zaten bir mahremiyet ilişkisine girmişim demektir; kim olduğumu bilen, evdeki diğer eşyalarımı gören, koltuğuma oturan, kedimi okşayan kişi kitaplarımı da görebilir, onlar da benim hayatımda yeri olan bazı nesneler eninde sonunda” diye düşünmüştüm.

Bu hissimi teyit edebilmek için de şöyle bir düşünce deneyi yaptım: Sokağa çıktığımda, metroya bindiğimde insanlar bana bakarak bütün kitaplığımı ayrıntılarıyla görebiliyor olsaydı —nasıl olduğu önemli değil; örneğin tişörtüme çok yüksek çözünürlükte basılmış bir fotoğraf vasıtasıyla— bundan rahatsız olur muydum? Başkalarınınkine bakmaktan utanır mıydım? Bu sorulara “evet” cevabını vermeye daha yakınım, Çavuşoğlu’nun mahremiyet hissini bu şekilde anlayabiliyorum. Misafirlerime gösterebildiğim bir şey olsa da —yani iç çamaşırı seviyesinde olmasa da— benim için de kitaplığın mahremleştiği bir eşik var. (Belki de ben evime sadece kitaplığımı görmesinden rahatsız olmayacağım insanları davet ediyorumdur. Bu arada, Çavuşoğlu yazısında metroda okuduğu kitabın görülmesinden rahatsız olmadığını söylüyor; demek ki ikimiz için de bir kitabın görülmesi ile bütün kitaplığın görülmesi arasında fark var.)

Peki bu mahremiyetin kaynağı ne? Neslihan Şık “Bir insanın kitaplarının olması, kitap okuyor olduğundan öte bir ipucu mu taşımalı? Aksi çok ürkütücü benim için; paylaşmadığım görüşleri içeren kitapları elime almayacak, evime sokmayacak mıyım?” diye soruyor. Elbette kitaplığımızdaki her kitapla hemfikir olmak zorunda değiliz, ama kitaplığın, sahibi hakkında ipucu taşımadığını söyleyemem. Kitapların toplamına bakarak sahibinin neleri önemsediği, bildiği veya merak ettiği konular hakkında kaba da olsa bir fikir sahibi olmak mümkün. Ek olarak —belki ‘mahremiyet’ kelimesini daha iyi karşılayacak şekilde— kitaplığımızda hakkımızda fazla kişisel bilgi sızdıran kitaplar, bazı travmalarımızı veya pek kimsenin bilmesini istemediğimiz utandırıcı zevklerimizi [guilty pleasure] açık eden kitaplar, etrafımızdakilerce veya kamusal alanda ‘garip karşılanacak’ kitaplar olabilir. Şık’ın önemli uyarısındaki gibi, her kitap bizim hakkımızda doğrudan bilgi vermiyor olabilir, ama veriyor olma ihtimalini ve/veya görenlerin böyle algılayacağı ihtimalini es geçemeyiz. Belki kitaplığımızın düzenleniş biçimi, kitapların fiziksel durumları, hatta kitaplıktaki (varsa) diğer nesneler bile hakkımızda fikir vermeleriyle kitaplığın bir mahremiyet alanına dönüşmesine katkıda bulunabilir.

Bunların bir kısmı kamusal alanda doğrudan paylaşmak istemeyeceğim bilgiler olsa da, evime giren insanlardan saklamak için çaba sarf edeceğim şeyler değil. Kitaplığın salonda olmasının da, zaten belli bir mahremiyet ilişkisine girmiş ev sahibi ve misafir arasındaki iletişimi teşvik edebilen, zenginleştirebilen bir şey olduğunu düşünüyorum —genellikle bu niyetle oraya koyulmuş olmasa bile. Ben de Pınar Kılıç gibi, misafirliğe gittiğimde kitaplığa bakanlardan, hatta kilitlenenlerdenim. (Ortamda kitaplık varsa insanlara pek konsantre olamadığımı itiraf edebilirim. Kitapların isimlerine-konularına ek olarak, her kitaplık benim için bir tasarım/tipografi sergisi aynı zamanda. Yani bir kitaplığa bakarken paralel olarak iki ayrı kanaldan inceliyorum ve keyif alıyorum.) Olağan bir sohbette ortaya çıkmayacak ortak ilgi alanlarını keşfedebilmek, arayıp bulamadığım bir kitabı inceleme fırsatı yakalamak, bilmediğim kitaplar görüp meraklanmak ve üzerinde konuşmak; bütün bunlar biriyle güzel zaman geçirmenin yollarından benim için. Çavuşoğlu’nun yazısı yayınlandığında da birkaç yakın arkadaşımla bu konulardaki fikirlerimizi paylaştıktan sonra (farklı ülkelerde yaşadığımız için) birbirimize kitaplıklarımızın güncel hâllerinin yakından çekilmiş fotoğraflarını göndermiş, üzerine sohbet etmiştik; bu sayede o insanlarla yeni bir tanışma içine de girmiş, yeni şeyler öğrenmiş, şaşırmış, mutlu olmuştum.

Bu gibi özel durumlar dışında, kitabın/kitaplığın veya okuma eyleminin başkaları tarafından ‘görülebiliyor’ olması, bilinçli olarak ve bir beklentiyle ‘gösteriliyor’ olduğu anlamına gelmemeli. Bunu salondaki kitaplık için de söylemek mümkün, metroda okunan kitap için de. Bu noktada vurgulamak isterim ki bu dizideki diğer metinlerde de sözü geçen, okumadığı ve okumayacağı kitapları bir imaj oluşturma aracı olarak kullanan görece az sayıdaki insanı zaten bu sohbetin dışında gördüğüm için onlarla ilgili argümanlar pek ilgimi çekmiyor, bu konulardaki fikirlerimi yönetmiyor.1 Üstelik, onlar üzerinden yapılan tartışmaların, belki istemeden de olsa, okumanın ille de mahrem bir şey olması gerektiği algısının güçlenmesine, kitap/kitaplık etrafında abartılmış bir kutsallık oluşmasına, kitabın neredeyse ayıp bir şeye dönüşmesine destek olabileceğini düşünüyorum. Kitaplarını okuyan çoğunluktaki insanların, kitapları okumadan gösteren insanlara göre konum alması, onlara o önemi ve otoriteyi teslim etmesi haksızlık gibi geliyor bana.

Bu görme-gösterme meselesinin bir yansıması da, toplu taşımada kitap okuyanların niyetinin ‘şov yapmak’ olup olmadığıyla ilgili, taraflarının sayısının hayli dengesiz olduğu tartışmalar. Önceki paragraftaki nedenlere ek olarak, şov/gösteri kavramını tanımlamaya çalıştığımda, kitap okumayı bir şov olarak değerlendirebilmek için kitaba yabancı olmak, onu sıradışı, belki havalı —hatta bilinmezliğiyle tehdit hissi veren— bir şey olarak algılamak gerek diye düşünmüşümdür hep. (Metroda akıllı telefon kullanımını şov olarak gören var mı? Herhalde henüz yabancısı olduğumuz ilk zamanlarında vardı.) 2015’te Gizem Kendik ve Didem Kendik ile başladığımız “İstanbul Okurken” adlı projede İstanbul’da toplu taşımada geçen vakti okuyarak değerlendirenleri (izinlerini alarak) fotoğraflamış ve okunan kitapların bilgisini de içeren bir arşiv oluşturmuştuk. Bu projede okuyanları yüceltmek, vaktini başka bir şey yaparak geçirenlerle karşılaştırmak gibi dertlerimiz yoktu, romantik bir tavırla hareket etmiyorduk; işin ilginci, bunu çoğu yerde özenle açıklamamız gerekiyordu. Bizce gayet ‘normal’ olan —ne şov ne mahrem olan— bu durumu konu olarak seçmiş ve belgelemek istemiştik. Nureddin Türk de metninde “Çantada, elde kitap gezdirmek, sadece göstermekle ilgili değil, ruha da iyi gelen bir eylemdir, kabul. İnsan bir türlü ait hissedemediği ama vazgeçemediği kalabalıklar arasında emniyette hisseder kendini, biraz da olsa” diyerek buradaki başka bir katmana işaret ediyor.

Mahremiyet ve gösterme meseleleri açısından, Goodreads gibi, okuduğumuz ve okumak istediğimiz kitapları listeleyebildiğimiz internet platformları nerelere oturuyor? Goodreads, fiziksel kitaplığa göre farklı bilgi türleri de içeriyor: Bir kitabı hangi tarihlerde okuduğumuzu, kimin tavsiyesiyle okuduğumuzu, ne kadar beğendiğimizi ve hakkında düşündüklerimizi, o an okumakta olduğumuz kitapları, favori kitaplarımızı, okumak istediğimiz kitapların listesini görmek mümkün örneğin. Bu, birçok internet platformunda olduğu gibi, özel-kamusal alan sınırlarını buharlaştırabilen bir durum. Yine de, Goodreads hesabı sahibi olmak, mahremiyet açısından yazının başında hayal ettiğim deneyle aynı seviyede değil çünkü fiziksel kamusal alanda görülebilen bir şey değil, internet kamusal alanında ise görünürlüğü kişinin kontrolünde: Hesabımızın adresini insanlarla paylaşmayarak, hatta çeşitli gizlilik ayarları kullanarak (“Kitaplarımı sadece arkadaşlarıma göster,” vs.) mahremiyet seviyemizi kendimize göre ayarlayabiliyoruz.

Kitapla farklı ilişki kurma biçimlerimiz var. Bazı insanlar kitabın sadece düşünsel içeriğini umursuyor; bazıları tasarımıyla, baskısıyla, malzemesiyle de ilgileniyor. Bazı insanlar kitapların üzerine notlar alıyor, sayfalarını kıvırıyor ve okuma süreciyle birlikte yıpranmasını anlamlı buluyor; bazıları ise kitabın mümkün olduğunca az yıpranması için elinden geleni yapıyor.2 Bazı insanlar Kindle gibi elektronik okuma aygıtlarını (da) kullanıyor, bazıları basılı kitaptan vazgeçmiyor. Bazı insanlar okudukları kitapların bir kopyasına sahip olmak istiyor, bazılarının hiç böyle bir derdi yok. Bu çeşitlilikte şaşırtıcı bir şey yok, fakat birçok yerde karşıma çıkan, kitabın nesnesini umursamanın günah olduğunu ima eden, bunu o okurun ‘kalitesiyle’ ilgili bir gösterge olarak okuyan tavırla derdim var. Korkarım ki bu tavırda, daha önce bahsettiğim mekanizmalarla gösterişçilere göre konum alıyor olmanın, onlardan olmadığını kanıtlama arzusunun aşırı ifade bulmasının da etkisi var.

Bence kitabı bir nesne ‘olarak da’ sevmenin garip bir tarafı yok. Hatta, üzerindeki küçük siyah şekiller vasıtasıyla ufkumuzu açabilen, bu sırada günler–aylar boyu saatlerce elimize aldığımız bir nesneye yakınlık duymamız ve onun belli fiziksel özelliklerine (boyutu, kapağı, vs.) ‘alışmamız’ duygusal olarak çok doğal geliyor bana. Burada düşünceyi ve nesneyi tamamen ayırabilen soğukkanlı bir idealizmi beceremiyorum. Ayrıca, kitap nesneleri tasarım kültürü/tarihi açısından izler taşıyan şeyler olduğu için birçok durumda okurun nesneyle ilgili merakını da kültürel bir mesai olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Okuma sürecindeki yakınlaşmaya ek olarak kitap nesnesiyle ilgileniyor olmanın birçok sebebi var benim için. Genel olarak nesnelere anı/anlam yükleme eğilimi (çocukluktan kalan kitaplar, beni çok etkileyen kitaplar, sahafta bulduğum eski kitaplar, hayatımın şu döneminde okuduğum kitaplar, dedemden kalan kitaplar, yazarından imzalı kitaplar, hediye kitaplar, vs.), koleksiyonculuk hazları (kitapçıda/sahafta kitap bakarken gelen avlanma hissi, kitabı satın aldıktan veya bitirdikten sonra kitaplığa koyarken hissedilen keyif, geniş bir seçki oluşturabilme çabası, zor bulunan bir kitabı koleksiyona katma başarısı, vs.), mesleki de/formasyon (kitabın kapak tasarımına, dizgisine, baskısına, malzemesine vs. duyulan ilgi) ilk aklıma gelenler. Ben de Kılıç’ın deyişiyle “kendimi kitaplarımla tam sayan bir ev sahibiyim” çünkü kitaplık hem hayat boyu üzerinde çalıştığımız bir proje, hem de dolaylı olarak hayatımızın kaydını tutan bir arşiv bizim gibiler için. Bu süreçte ne kadar söz sahibiyiz, o da ayrı bir soru: “Bir âlim, bir kitaplığın başka bir kitaplık yapma aracıdır” diyor Daniel Dennett.

Belki de bir kitaplığı asıl ilginç kılan şey, tek tek hangi kitapları içerdiğinden ziyade, hangi kitapları bir araya getirdiği. Kitap alışveriş sitelerinden, dev bir kitapçıdan ya da şehir/okul kütüphanesinden farklı olarak, evdeki bir kitaplığın eşsiz bir kişiliği olduğundan bahsedebiliriz: kısıtlı bir alanda sınırlı sayıda kitabı bir araya getirip ilişkilendirmesinden, bilinçli/bilinçsiz bir seçki olmasından kaynaklanan ve sahibi hakkında fikir veren bir kişilik. Eşsizliği ise, kombinasyon hesabıyla kanıtlanabilir: Dünyada sadece 100 kitap yazılmış olsaydı ve kitaplıklar sadece 10 kitap içerseydi bile, birbirinden farklı 17.310.309.456.440 (17,3 trilyon) kitaplık kurgulayabilirdik.3 Bu ufak sayıları, fikir vermesi için biraz olsun anlayabileceğimiz bir sonuç hesaplayabilmek adına seçtim, çünkü 2010’da Google’ın yaptığı bir hesaba göre yaklaşık 130 milyon kitap var. Bu durumda olası farklı kitaplık sayısını hesaplayınca çıkan sonuç algılayamayacağımız kadar büyük. Yani bir kitaplığın aynısının başka bir evde de olması —tam olarak o kitapların tekrar bir araya gelmiş olması— neredeyse imkânsız. Bu yüzden, bence misafirliğe gittiğinizde o kitaplığa iyi bakın. Başka yerde göremeyeceksiniz.

1. Yine de belirtmek isterim: Kitaplığında okumadığı kitaplar olan kişiyi, ya da kitapları okunmamış gibi tertemiz duran kişiyi ‘gösterişçi’ kümesine atarken dikkatli olmak gerek. Gösteriş dışında çeşitli sebeplerle okuyabildiğinden hızlı kitap alan ve kitapların az yıpranmasını tercih eden birçok insan var. Ben sayfa kıvırmayı, kitap üzerine not almayı neredeyse on beş yıl önce bıraktım. Notlarımı not defterlerine ve uzun süredir de taranabilir bir arşiv olarak kullandığım bir gizli blog sayfasına alıyorum. İtiraf edeyim, bazen bu kararımdan memnun olmadığım anlar oluyor ama artık çok geç: Sistem çoktan oturdu ve yeni gelenler de eskilerle tutarlı olmalı!

2. Umut Altıntaş metninde buraları kurcalıyor. Biz de “İstanbul Okurken”in Facebook sayfasında insanların okuma tercihleri hakkında çeşitli sorular sormuş, yorumlarda cevaplar almıştık.

3. Bu hesabı farklı sayılarla da denemek isterseniz: CalculatorSoup.

Deniz Cem Önduygu, kitap, mahremiyet, okumak, özel alan