Şenlikli Kütüphaneli Bir Ev Sahibinden Kitaba Dair
Çeşitli ‘Aleni’likler

Uzun zamandır kitaplarla çokça ilgiliyim. Çeşitli kitaplar üzerinden bir söylem analizi yapmaya çalıştığım doktora tezim sebebiyle de bu alaka gittikçe somutlaşıyor. Geçen günlerde yine sadece kitaplara odaklanmaya çalıştığım kafamı toparlama seanslarımdan birini yaşarken, Aslı Çavuşoğlu’nun Manifold’da yayımlanmış ve bir solukta okuduğum kitaplara dair güzel metnine denk geldim. Okurken, metindeki kitap-kütüphane-ev sahibi-misafir dörtlüsüne ilişkin fikirlerle ilgili kendi kendime çokça konuştuğumu fark ettim. Dolayısıyla, Manifold’a iştirakimi başlatan okumakta olduğunuz bu metin biraz iç dökme, biraz itiraz, biraz da itiraf içerecek.

Evin neredeyse başköşesinde yer alan ve yaşam alanına girer girmez, “kör göze parmak” o haşmetli kütüphaneli evler. İşte o evler, beni her zaman fazlasıyla çekmiştir. Öyle ki, misafirliğe gittiğim bir evde kütüphane göremediğimde içimde bir huzursuzluk belirir. Evin içinde saatler geçirirken kütüphanenin nerede olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyamam. Ziyaret ettiğim kişiyle belirli bir samimiyetimiz varsa ve yaşam alanı dışındaki mutfak ve banyo gibi mekânları kullanabileceksem, merakıma yenik düşerek çaktırmadan kütüphaneyi arar gözlerim. Eğer evin odalarını bana açma samimiyetini gösterdiyse ve hâlâ hiç kitap göremediysem gittikçe soğurum o evden, hatta belki bir daha gitmek bile istemeyebilirim.

Yerinde bir karar olur sanırım bu, çünkü bence her evin ahalisindendir kitaplar. Bazen de, çok güçlü bir mahremiyet duygusuyla ev sahiplerinin kitaplarını iç odalara, kapaklı kütüphaneler ardına sakladıklarını fark ederim. Sanki o zaman kulağıma sıkılgan kitapların sesleri gelir. Onlara çok kişi baksın, okusun, dokunsun, okuyucunun görme duyusunun yanında dokunma duyusu da bayram etsin, bu ‘bayramlaşma’ kitapların da sıkılganlığını alsın götürsün isterim. Okumakta olduğu kitapları ziyaretçilerinden saklamak isteyecek kadar yoğun bir mahremiyet duygusuna sahip okurların endişelerini anlayışla karşılıyorum. Fakat, bazı evlerin hemen girişinde veya yaşam alanında genişçe yer kaplayan şenlikli kütüphanelerin “misafiri bir ideal egoya ikna etmek için verilmiş bir ültimatom” ya da “sahiplerinin gerçekte oldukları kişiyi, olmak istediği kişilik ardında gizlemek adına kurulan bir barikat” olarak nitelendirilmesinedir itirazım.

Kütüphane sahipliği üzerinden yapılan bu ev sahibi tasviri, ilginç bir ev sahibi tipi canlandırıyor zihnimde. Kitaplarını, oyuncuların sahne arkası davranışlarıyla sahne önündeki performansları arasındaki büyülü bir makyaj hâli olarak gören bir ev sahibi. Elbette böyle bir ev sahibinin evinde samimiyet hissedemem. Ama kitaplarını evin girişi gibi çokça yaşayan yarı-kamusal mekânlarından birine veya evin yaşam alanında göze aleni bir şekilde yerleştiren ev sahipleri, bir durum tiyatrosunun içindeymişim gibi hissettirmez bana. Öyle evlerde kitaplar, sohbeti tatlandırmak için kahve yanına verilen lokum olur benim için.

“Şenlikli ve aleni kütüphaneli
yaşam alanları,”
fotoğraflar: Pınar Kılıç

Sanırım artık yazımın itiraf kısmına gelmeliyim. Hem mimar hem de akademisyen olduğum için mi, yoksa eskiden beri kitaplara çokça ilgi duyduğum için mi bilmiyorum, kendimi kitaplarımla tam sayan bir ev sahibiyim ben. Saplantılı bir hâl değil tabii ki bu, ama kendi evimi tasarlama fırsatı edindiğim zaman ilk tasarladığım şey giriş alanı için yıllardır hayalini kurduğum kocaman bir kütüphane oldu. Bu kadar aşikâr olmasının nedeni, ev ahalisiyle daha sık rastlaşma isteğimdi. İkinci itirafım ise, benimki gibi kitap ve kütüphane düşkünlüğü aşikâr ev sahibi tutumunun mesleki bir takıntıya dayanıyor olabileceği. Çünkü pek çok mimar arkadaşımın da evinde aleni, şenlikli ve çok nüfuslu benzeri kütüphaneler mevcut. Bu durum, pek çok mimarın ısrarla peşinden koştuğu bir durum olsa gerek. Yoksa son zamanlarda çeşitli mimarlık portal’lerinde bu kadar çok ‘kitap evi’ projesine rastlamazdık. Son yıllarda tasarlanan bu evlerden sanırım favorim Takuro Yamamoto mimarlık ofisi tarafından Japonya’da tasarlanan ve iki aile tarafından paylaşılan “30.000 Kitaplı Ev” isimli proje. Mimar, Japon kültüründe önemli olan aile mahremiyetine hayli sahip çıkmış, hem de kitapları evin ahalisi sayan bir anlayışla merkezi bir konuma yerleşecek şekilde düşünmüş.

Kitap ev demişken, yıllarca hayalini kurduğum aleni kütüphaneme kavuşmama ilham olan kişi 2016 yılında kaybettiğimiz Umberto Eco’dur. Eco’nun Açık Yapıt [The Open Work]* isimli kitabını okuduğum sıralarda, yazarın neredeyse duvara ikame olacak şekilde kitap raflarıyla bölünmüş bir evde yaşadığını öğrendiğimde çok etkilenmiştim. Sanırım bu etkilenme Eco’nun kitaptaki ana savı ve kitap evler arasında da düşünsel bir bağlantı geliştirmeme yol açtı. Eco’ya göre, okur bir kitabı okurken o kitabı yeniden anlamlandırır. Bence bu şenlikli kütüphaneli ve hatta, bu durumu iyice abartıp, kitap eve dönüşmüş evlerde de aynı durum söz konusu. Bu evlerde, evi her ziyaret eden misafirle birlikte kütüphane bambaşka bir kütüphaneye evrilir. Kimbilir, belki unutkan belki de savruk bir misafir ödünç aldığı kitabı inatla vermez. Ya da meraklı bir misafir ev sahibinin özenle dizdiği, konularına, boyutlarına, kalınlıklarına veya dokularına göre kategorize edip yerleştirdiği kitapların yerini değiştiriverir. İşte o zaman, misafiri yolladıktan sonra başka tür bir şenlik ortaya çıkar. Ev sahibi yeniden anlamlandırılmış kütüphanesiyle baş başa kalır. Kütüphaneyi tekrar eski hâline getirir mi, yoksa bu yeni hâlin bir süre tadını mı çıkarır bilinmez, orasını artık kendi bilir.

Umberto Eco’nun kütüphanesi; 
Davide Ferrario’nun 2015 tarihli
Umberto Eco, On Memory:
A Conversation in Three Parts
filminden fragman

* Umberto Eco, The Open Work, Harvard University Press, 1989.

kitap, kitaplık, mahremiyet, okumak, özel alan, Pınar Kılıç