fotoğraflar: Işık Kaya
Tasarımcı ne biriktirir?
Deniz Cem’in
Tegretol Kutuları

Buna ‘koleksiyon’ denir mi emin değilim, ama serinin başlığındaki ‘biriktirme’ lafıyla gayet uyumlu: Yıllardır, her gün sabah akşam kullanmak zorunda olduğum bir antiepileptik ilacın kutularını biriktiriyorum. Bazen doz değişiklikleri yüzünden farklılıklar olsa da kabaca ayda üç kutu ‘koleksiyon’uma katılıyor. Başlarda ona dikkat etmiyordum, ama bir yerden sonra karton kutunun içindeki (hapları içeren) boş blister pack’leri de kutunun içinde bırakıp biriktirmeye başladım.

Beş yıl önce, sıklaşan koku aura’lı parsiyel epileptik nöbetler yüzünden çekilen MR’ın ardından sol amigdalamda yavaşça büyüyen bir beyin tümörüm olduğunu öğrendim. Bunu öğrendikten birkaç hafta sonra da kendisiyle ameliyat yoluyla vedalaştım. MR’dan ve teşhisten birkaç hafta önce, nöbetleri durdurması için Tegretol adlı epilepsi ilacına başlamıştım. Ameliyat sonrası da doktorlarım “Bu ilaca muhtemelen hayatın boyunca, en iyi ihtimalle de birkaç yıl devam etmek zorundasın” dediler, çünkü beyin diğer organlar gibi kesilip alınan dokuları tekrar oluşturamıyor, oralar boş ve bir oranda hasarlı kalıyor. Beyinde fiziksel hasar olması da —özellikle benimki gibi temporal lob taraflarındaysa— her daim epileptik nöbet riski demek.

Tegretol ile ilişkimde bana çok ilginç gelen bir şey vardı: Hiç hayatımda yokken birden birinin bana “Bu ürünü hayatın boyunca satın almak zorundasın” diyebilmesi, “Bu nesne bundan sonra hep hayatında olacak, her yere taşıyacaksın” diyebilmesi, “Artık kahvaltıdan ve yemekten sonra yapmak ‘zorunda olduğun’ bir şey var, unutursan yandın” diyebilmesi, bunlara izin veren bir durumun varlığı kavramsal olarak çok ilgimi çekti. Başka hiçbir nesneyle/ürünle böyle bir ilişkim olduğunu sanmıyorum, yemek su gibi temel ihtiyaçlar dışında. Belki her şey vazgeçilebilirdi, ama birden vazgeçilemez bir şey girmişti hayatıma. Zoraki, ama hayat kurtarıcı bir ilişki. (Elbette benzer başka ilaçlar da var, bu benim konuyla ilgili hislerimi değiştiren bir şey değil; Tegretol’ü tüm antiepileptiklerin bir temsilcisi olarak ele alıyorum burada. Yine de not etmek gerek: Her antiepileptik her epilepsi hastasında işe yaramıyor, bazı insanlar kendi nöbetlerini durduran ilacı bulabilmek adına hepsini tek tek denemek zorunda kalıyor, buna aylar/yıllar harcıyor.)

Bu tür bir ilişkinin bende şöyle bir korku yarattığını da fark ettim: Ya bir gün bir şey olur da bu ilaca ulaşamazsam? Ne bileyim, bunu üretmekten vazgeçerlerse, eczaneler greve giderse, savaş çıkarsa, ya da zombi felaketi başlarsa. Kendimi karanlık ve terk edilmiş eczanelerde elimde beyzbol sopasıyla Tegretol ararken hayal ettiğim çok oldu. Sonuçta, o korkunç nöbetleri tekrar yaşamak yerine birkaç zombiyle boğuşmayı tercih ederdim. Birilerinin ürettiği bir şeye bu derece muhtaç olmak garip bir his.

Bütün bu düşünceler ve hislerle Tegretol’le aramda özel bir duygusal bağ oluştu. Ve bir yerden sonra biten kutuları biriktirmeye başladım. Bir de, hayatımın birçok alanında yaptığım gibi bu tedavi sürecini de bütün ayrıntılarıyla kayıt altına alma, verisini biriktirme ve görselleştirme gibi bir çabam oldu. Bu projeyle de bir şekilde ilişkili olduğunu hissediyorum bu fiziksel biriktirmenin. Aynı kutunun örnekleri olduğu için saçma geliyor insana ilk bakışta, bunun gayet farkındayım. “Neden?” sorusuna vereceğim net bir cevabım yok, belki sadece duygusal sebeplerle, belki ileride bunlarla bir fiziksel veri görselleştirme işi yaparım diye. Belki böyle hayati bir ilişkideyken o kutuları çöpe atmak çok ayıp olur gibi geldi, sevgilinin mektuplarını okuduktan sonra çöpe atmak gibi.

Başta söylediğim gibi, buna ‘koleksiyon’ demiyorum aslında. Ama başladığım küçük torbadan daha büyük bir torbaya geçmek zorunda kaldığım an önemli bir andı galiba. Bir de tıbbi dokümantasyon blog’um için hepsini yere döküp fotoğraflarını çektiğimde şaşırmıştım, çünkü torbada/kutuda durduklarından çok daha fazla görünüyorlar ortalığa saçılınca. Kutunun onlarca kopyasını birlikte görmek bende Benjamin’in çoğaltılan sanat eseri için tarif ettiği etkinin tersi bir etki yaratıyor: Tek Tegretol kutusuna bakınca hissetmediğim bir aura’ya sahip oluyorlar birlikte, bana yaşadığım süreçle ve içinde bulunduğum durumla ilgili bir şeyler söylemeye başlıyorlar. (Herhalde sanat eseri mekanik çoğaltımla anlamından kaybediyorken, doğası gereği mekanik çoğaltım ürünü olan şeyleri yığınlar hâlinde görünce daha çok etkileniyoruz. Süpermarketlerin de böyle bir etkisi olsa gerek.)

Diğer koleksiyonlarımda hediye parça geldiği oluyor ama bu Tegretol koleksiyonunda tüm ‘parça’ları kendim alıyorum, “Sana bi' kutu 200’lük Tegretol aldım bu hafta bendensin!” diye beni sevindirmeye çalışan biri olmadı şimdiye kadar. Yazık.

Bu kutuları birbirinden ayırt etmemi sağlayacak bazı farkları var. En önemlisi, dozları. Birçok uzun soluklu tıbbi meselede olduğu gibi ben de yıllar boyu çeşitli sebeplerle günlük 400–800 mg arası birçok farklı dozaj denedim. Kutular da 200 mg ve 400 mg olarak ikiye ayrılıyor. Bu yüzden bir kutuyu elime aldığımda hayatımın hangi dönemlerinde kullanmış olabileceğime dair bir tahminim oluyor. Bazıları ezilmiş, yıpranmış oluyor, bunlar büyük ihtimalle yolculuk/tatil yaptığım zamanlarda yanımda taşımış olduklarım. Bazılarında adım yazıyor, bunlar eczacının benim için önceden ayırdığı ve üzerine not aldığı kutular. Üzerinde yemek lekesi olanlar var, genelde mutfak masasında durdukları için. Yeterince dikkatli bakarsak çoğunun ayırt edici bir özelliği olabilir. Seri numaraları ve son kullanma tarihlerini de unutmayalım.

Gittiği yere kadar devam ederim diye düşünüyorum, ama depolama açısından sıkıntı yaratmaya başlarsa bırakmayı da düşünebilirim. Nasılsa hepsi aynı…

Kutular evde, yatak odasındaki giysi dolabında, büyük şeffaf plastik kutular içinde duruyor. Hiçbir bakım yapmıyorum. Herhalde sürekli ışık alsalar renkte solmalar olabilir ama karanlık bir yerde duruyorlar zaten. Her gün sabah akşam kullanmak zorunda olduğum için evden başka bir yerde kalacaksam da en az bir kutu yanımda taşıyor oluyorum. Bu ‘koleksiyondan parça taşımak’ sayılır mı, siz karar verin. Ama o kütlenin bir parçası hep yanımda oluyor diyebiliriz.

Şu an kullandığım 200 miligramlıkların bir kutusu 13,68 TL, tabii içindeki haplar olmadan bu değer bir miktar düşüyor olsa gerek. Yaptığım karmaşık hesaplara göre bu müthiş koleksiyonun toplam maddi değeri 5,37 TL.

Benden başka kimsenin bu yığınla ilgileneceğini sanmıyorum. Bunların (en azından benim için) ‘anlamı’ benim hikâyeme ait olmalarından, benim tükettiğim ve benim sağlıklı yaşamamı sağlayan ürünlerin kalıntıları olmalarından geliyor. Olağan koleksiyon mantığındaki gibi bir kategoriye ait farklı tasarımların birikmesiyle oluşmadığı için başkalarına ilginç gelecek bir şey değil bence. Biri şu an hayal edemediğim bir sebeple istese de onun için benim için olduğundan daha anlamlı olamayacağını düşünerek vermezdim herhalde.

Dispozofoblar (kompulsif biriktirme hastaları) dışında böyle bir şey yapan başka biri var mıdır bilmiyorum ama varsa omuzlarından tutup sarsarak “Neden?” diye sormak isterdim.

Bu koleksiyonun, görsel iletişim tasarımıyla uğraşan biri olmamla da bir ilişkisi var sanırım, birinci planda olmasa da. Hem bir doktor çocuğu hem bir biyoloji-tıp meraklısı, hem de çok uzun zamandır düzenli ilaç kullanan biri olarak ilaçları ve farmakolojiyi hep sevdim. O dünyaya hissettiğim yakınlık, ilaç kutularının görsel tasarımlarıyla, tipografileriyle de içten içe ilgili olmama neden oluyor elbette. Benimkinden daha şiirsel bir bakışı olsa da Damien Hirst’ün ilaç temalı işlerini de sevmişimdir hep.

Yine de, görsel tasarım açısından çok daha verimli başka koleksiyonlarım oldu/var. Evet, bu Tegretol kutusu yığınının da ambalaj tasarımı açısından, seri üretim ve baskı teknikleri açısından söylediği şeyler var, ama bunlar bu biriktirmede ilgimi çeken şeylerin başında gelmiyor. (Örneğin biriktirmeye başladıktan sonra sarının tonları arasında, bence hepsi ışıkta solmayla açıklanamayacak büyük farklar olabildiğini fark ettim. “Hani spot renklerle tutarlılık sağlıyorduk? Koca ilaç firması CMYK’ya mı güvendiniz?” diye kızdım içimden.) Bir de veri biriktirme ve görselleştirmeyle ilgili bir boyutu var, bahsettiğim gibi, o daha ön planda olabilir.

Bu yığından çok ender, muhabbet buna yakın konulara gelirse ancak söz ediyorum.

Çocukken tam bir koleksiyon canavarıydım. Böcek, bozuk para, pul, Taso, şişe kapağı, dergi, yol kenarlarında bulunan mektuplar… Bunların bir kısmı çeşitli sebeplerle sona erdi, bazıları duruyor, ama çocukluktan beri düzenli olarak devam ettirdiğim ve büyüttüğüm bir koleksiyonum yok maalesef. Manifold’da bu seriyi gördükten sonra koleksiyonculuğun hazlarını hatırlayıp şişe kapağı koleksiyonumu çekmeceden çıkardım ve devam etmek için çalışmalara başladım, öyle bir etkiniz oldu bende, bunun için de teşekkür ederim. Yeterince büyürse şişe kapağı koleksiyonumla tekrar konuk olurum belki bu seriye. Bir de son zamanlarda diğer kullandığım ilaçların kutularından da birer tane biriktirmeye başlasam, daha ilginç ve yararlı bir koleksiyon yapsam mı diye geçiyor aklımdan. Birer tanede kalma konusunda söz veremiyorum.

{fotoğraflar: Işık Kaya}

Deniz Cem Önduygu, koleksiyon, Tasarımcı ne biriktirir?