Metroda kitap okuyan adam,
İzmir, 2017,
fotoğraf: Umut Altıntaş
Kitabın Okunma Biçimleri

Okurun kitapla kurduğu bire bir ilişkiden doğan mahrem bir alan var. Ancak bu ilişkiyi tersyüz eden, bir başka deyişle, mahremiyeti hiçe sayan bir durum da söz konusu. O da kitabın onu okuyanla birlikte görünür olması. Otobüste veya metroda kitap okuyorsanız kapağı, eğer kapağını saklıyorsanız da okuduğunuz sayfa diğer insanlara açık olur ve yakınlarda duran herkesi —kitaba göz ucuyla bile bakıyor olsalar da— müşterek bir okuma ritüeline davet eder. Artık kitap sizin olduğu kadar —kısmen— başkalarınındır da.

Kişinin sahip olduğu kitabı başkasına ödünç vermesi ise, mahremiyet kalıplarını tümüyle yıkar. Özellikle kitaba kendisinden bir iz bırakmışsa. Okurun ilgisini çeken cümlelerin altını çizmesi veya sayfa üzerine notlar alması aynı kitabın diğer binlerce kopyasını ilgilendirmeyen bir bağımsızlığa ve özerkliğe sahip bir davranış biçimi. Ancak o kitabın bir başkasıyla paylaşıldığında altı çizili cümlelerin kendilerini apaçık göstermesi, ilk sahibiyle kitap arasında kurulmuş o özel ilişkinin bir biçimde ihlal edilmesi anlamına geliyor. Bu paylaşımdan memnun olan okurlar elbette var, ama okuyacağı kitabın önceden birileri tarafından kesinlikle işaretlenmemiş olmasını tercih edenler de. Kitabın her iki hâli de içeriğine farklı anlamlar katıyor kuşkusuz. Cümleleri ilk okuru tarafından çizilmiş olan kitap, bakir hâlinden daha farklı yorumlama kapıları açıyor. Kitabın içine girmektense okuyan kişinin okuma biçimini yorumlamaya ve düşünmeye itiyor; kitabı, önceden sahip olan kişiyle birlikte okutuyor.

Okurun davranış biçimlerinin gösterdiği farklılıklar da o kitabı diğer kopyalarından ayrı bir yere koyuyor. Kitap tek ve bir kişinin oluyor. Çoğu zaman aynı okurun farklı kitaplarla kurduğu fiziksel ilişkiler de farklılıklar gösterebiliyor; içeriğine veya biçimine göre. Kıvrılmış bir sayfanın geniş zamana dair geçerliliği yitiyor. Ya o sayfa kıvrıldığı zamanla sabitleniyor, ya da zamanı çoktan geçmiş oluyor. Kıvrılmış kulağın bıraktığı iz onu sonradan eline alan ikinci kişi için ne ifade ediyor? İlk okurun heyecanla altını çizdiği bir cümle başka okur için ne söylüyor?

Bazı sayfaların aralarında ayraç işlevi gören, farklı amaçlarla üzerine yazılmış parça kâğıtlar da olabiliyor, bir nesne de. Çoğu insan kitaplarının ilk sayfasına isim, soy ismi ve tarih yazıyor. Kimisi kitaplarına fiziksel hiçbir müdahalede bulunmuyor. Hatta evinden çıkarmıyor, ödünç dahi vermiyor. Evdeki kitaplar bir yığın olarak üst üste durabiliyor —ya da aksine— kitaplığa çok düzgün bir biçimde, belli bir sistematiğe göre diziliyor. Bazı kitapların jelatin ambalajı hiç açılmıyor. Hatta kitaplarına kendileri bile ancak belli bir el yıkama seansı sonrasında dokunabilenleri tanıyorum. Şaşırmamak lazım, çünkü kişinin kitapla kurduğu ilişki asırlardır hem toplumsal hem de kişisel olarak çok değişim gösterdi. Ait olduğu yere zincirlenmiş, hatta kafeslenmiş kitaplara çok resmi bir mesafeyle yaklaşıldı, ex libris ile aidiyet tescillendi, ağaç altında mırıldanıldı, kazınarak, dörde bölünerek yeniden yazıldı, tek örnek olarak üretildi. Ayrıca yakıldı, yasaklandı, toplatıldı. Sonra nesnel biricikliği gittikçe azaldı: Korsan kopyaları basıldı, fotokopileri çekildi, dijital arayüzlere aktarıldı. Kitabın (hâlâ devam eden) fiziksel dönüşümü, onu okuyanların okuma alışkanlıklarını da dönüştürdü. Belli ki insan kitap arası diyaloğun inşası hem insanın hem de kitabın genetik aktarımlarına bağlı.

Şunu da kabul etmek gerekir ki kitap, bir saplantı meselesi. Kitapla kurduğu ilişki, insanın diğer davranış biçimlerini de şekillendiriyor. Sanki kitap da bizi okuyor. Bizim bir köşemizi kıvırıyor veya bir huyumuzun altını çizip bize başka kimsenin önemsemeyeceği bir anlam ekliyor. Bir arkadaşım, babasının her okuduğu kitap için ayrı defter tutuğunu söylemişti. Okuduğu kitaplardan notlar tutuyormuş. Şimdi o defterleri kitaplardan ayırmak mümkün olabilir mi? Ondan bir kitap ödünç istesem, beraberinde defterini de isterdim; yazarın değil, okurun dünyasına girmek için. Defterlerin de ‘kitaplaştığı’ oluyor. Ama bu başka bir yazının konusu. Tasarımıyla veya yazılma biçimiyle belirli bir okunma yöntemini dikte eden kitaplardan da bahsetmek gerekir, ancak bu da başka bir yazının konusu (şimdiden tutmam gereken iki söz).

Esas paylaşmak istediğim, metroda giderken tam karşımda oturan, garip ve şifreli bir okuma davranışı sergileyen okur. Çok da kalın sayılamayacak kitabın hemen hemen yarısını, sayfalarını tam ortadan ikiye katlayarak işaretlemiş/ayrıştırmış. Üstelik elinde bir kalem, bir de ayraç var. Daha da ilginci, o anda bulunduğu sayfanın ilerisindeki sayfalar da çoktan katlanmış. Ya lineer olmayan bir okuma şekliyle kitap içerisinde zamanda atlayarak geziniyor, ya da kitabı ilk okuyuşu değil. Öyle bir ‘hor kullanma’ ki kitap artık fiziksel olarak başkalaşmış. Birisine ödünç verilemeyecek kadar şahsileşmiş. Çok katmanlı bir okuma hâli söz konusu; hatta bu deneyime bilinen anlamda ‘okuma’ bile demek zor. Okuma eyleminin ‘görünür’ olması veya bir başka deyişle, ‘kitaba okuyarak biçim vermek’ ancak basılı kitapla mümkün. Zira okurun zihninin aldığı şekli kitapta görebiliyoruz. Bilgiye hak ettiği ilgiyi gösterip onu anıtsallaştırmak bile denebilir bu tavra. Tüm kitaplarını öyle mi okuyor yoksa bu ilgi yalnızca o kitaba mı karşı? Ödünç aldığı kitaplara da aynı davranışı sergiliyor mu? Kitaplarını evde nasıl muhafaza ediyor, nasıl sınıflandırıyor? Bilinmez. Ancak kesin olarak bildiğim bir şey var, o da hiçbir kitabımı ona ödünç vermeyecek olmam.

kitap, okumak, Umut Altıntaş