Adrian Shaughnessy,
How to Be a Graphic Designer
without Losing Your Soul
,
Laurence King Publishing,
London, 2010 (2005),
fotoğraf:
Deniz Cem Önduygu
How to Be a Graphic Designer without Losing Your Soul üzerine
Ruh Olmadan Nasıl Grafik Tasarımcı Olunur

İtiraf edeyim, kitabın adındaki without losing your soul [ruhunu kaybetmeden] kısmı yüzünden biraz endişeliydim, ama Adrian Shaughnessy hiç de korktuğum kadar romantik çıkmadı; hatta tasarımcının kendi inisiyatifiyle kişisel projeler üretmesinin kendini tanıtmak ve yeni müşteriler çekmek için iyi bir yol olmadığını bile söylüyor —kitabın adıyla pek de uyumlu olmayan ve benim katılmadığım bir düşünce bu.

İlginçtir ki kitabın başlarında Shaughnessy’nin gerçekten ruh-romantiği olduğu birkaç paragraf var ve bana o kadar sorunlu geldiler ki kendimi okumaya devam etmeye zor ikna ettim. Bu kararı verdiğime çok memnunum çünkü kitabın kalanı yıllardır üzerinde düşündüğüm ve konuştuğum fikirlerle, zengin tartışmalarla ve faydalı tavsiyelerle doluydu. (Yazar, benim için lezzetli bir zekânın belirtilerinden olan kendisiyle dalga geçme becerisini de bolca sergiliyor.) Belki de bu yüzden, o birkaç paragraf kafamda iyice öne çıktı ve kitapla ilgili algımı meşgul etti.

Beni alarma geçiren o düşünce zinciri, şu ikiliğin kurulmasıyla başlıyor:

Bir tarafta, grafik tasarımın iş dünyasına ait bir problem çözme aracı olduğunu ve tasarımcıların, içeriğin etkin olmasını sağlamak için kişisel ifade arzularını bastırması gerektiğini söyleyenler var. Diğer tarafta ise, tasarımın şüphesiz bir problem çözme işlevi olduğunu teslim eden, ancak kültürel ve estetik bir boyutu da olduğuna inanan ve etkisinin kişisel ifade ile azalmak bir yana, arttığını iddia edenler var.1

Shaughnessy kitap boyunca müşteri ilişkilerinde nesnel bir söylemin önemini vurgulasa da, tasarım süreci için güçlü bir şekilde öznelliğin tarafında yer alıyor:

Pratikte bu, font, renk, yerleşim ve görsellere karar verirken o içsel estetik kanaatimizi kullandığımız anlamına geliyor —düşünün, sevmediği öğeleri kullanan bir tasarımcı ne kadar garip olurdu. (...) Ve muamma burada ortaya çıkıyor: Bu ‘içsel kanaatleri’, bu ‘sezgileri’ rasyonel ve nesnel şeylermiş gibi sunmayı öğrenmemiz gerekiyor. (...) Neredeyse hiçbir müşteri “Böyle yaptım çünkü hoşuma gitti” argümanını kabul etmez, ama aslında çoğu zaman yaptığımız bu.

Bu fikirler için, Michael Bierut’un “On (Design) Bullshit” [(Tasarımla İlgili) Saçmalama Üzerine] başlıklı meşhur metninden destek alıyor. (Bu metin, Rick Poynor’un yorumlarında belirttiği sebeplerle, sevmediğim ender Bierut metinlerinden. Poynor’un şu retorik sorusu tek başına yeterince düşündürücü: Her şey kişisel tercihlerden ibaretse, belki de tasarım eğitimine gerek yok?) Shaughnessy, her tasarımcının aslında dışavurumcu olduğunu savunarak ve müşterinin direttiklerine karşı çıkmanın, tasarımcı ile işi arasındaki bu kişisel, duygusal bağın sonucu olduğunu iddia ederek işleri iyice karıştırıyor:

Şimdiye kadar kişisel ifade içgüdüsü olmayan bir tasarımcıyla karşılaştığımı sanmıyorum. Fikirlerinin reddedilmesine, kurcalanmasına, sulandırılmasına gösterdikleri dirençte görebilirsiniz bunu. Neredeyse her tasarımcıda —en uyumlusunda ve hizmet zihniyetlisinde bile— tasarımın para kaynağı olan müşterilerin “ya, şunu değiştirsene” komutuna ve “şöyle yap işte” tavrına diklenme içgüdüsü vardır. Tüm tasarımcıların sahip olduğu bu içgüdü şöyle der: Bunda ruhumun bir parçası var ve mücadele vermeden onu teslim etmeyeceğim.

Elbette Shaughnessy’nin bu paragraflarda tarif ettiği şekilde hisseden ve çalışan tasarımcılar da var, ama bütün tasarımcılara bu gözlükle bakmak bana fazlasıyla isabetsiz ve nezaketsiz geliyor. Kültürel ve estetik boyutlar dahilinde de çalışan ama bunu kişisel ifade ile değil de nesnelci bir yöntemle yapan tasarımcılar ne olacak? Özenle kurdukları konseptleri ve sistemleri müşterilerin keyfi müdahalelerinden korumak için büyük çaba harcayan, ama bunu o tasarımlara ruhlarından bir parça kattıkları için değil, müşterinin farkında olmadığı rasyonel tasarım kararları ve prensipleri ile kurguladıkları için yapan tasarımcılar ne olacak? O kırmızı rengi kullanma kararına sahip çıkan, ama bunu o rengi çok sevdiği için değil, brief’e göre nesnel olarak doğru hamlelerden biri olduğu için yapan tasarımcıyı ne yapacağız? (Ve evet, tasarımcı o renkten şahsen nefret ediyor bile olabilir, ama kendi evinin duvarına asmak için tasarlamadığına göre tasarımında kullanabilir— gariptir, bu kişi, Shaughnessy’ye göre “garip” bir tasarımcı.)

Ve neden her tasarımcının bastırması gereken bir dışavurum arzusu olduğunu varsayıyoruz ki? Yukarıda ima ettiğim gibi, Shaughnessy’nin tasarımcıların müşteri karşısında işlerini savunmasını bu yönde yorumlayışı sorunlu. Daha genel bir ifadeyle: Bir şeyin profesyonel bir süreç dahilinde savunmaya değer olması için mutlaka kişisel/duygusal olması gerektiğini düşünmek garip değil mi? Bu anlayışla, diğer meslekler hakkında nasıl düşüneceğiz? Dışavurum imkânı olmayan mesleklere sahip insanların, işlerini ciddiye almadığını mı varsayıyoruz? Mühendisler, yaptıkları hesaplar sulandırılınca umursamamalı mı?

Peki, tamam, yazarın iş savunmayla ilgili argümanı yanlış olmuş, ama diyebilirsiniz ki tasarım yaratıcı hamleler için serbest alan tanımasıyla sanata benziyor ve şüphesiz tüm sanatçıların kişisel ifade arzusu vardır, değil mi? Shaughnessy’nin kafa karışıklığının sebebi bu olabilir, ama tasarım ve sanat arasındaki farkları sıralamaya başlamaya gerek bile duymadan, her sanatçının o arzuyla dolu olduğu yönündeki düşüncenin de bir klişe olduğunu hatırlatmak isterim; dışavurum veya içsel estetik kanaat ile değil, ‘soğuk’ rasyonel düşünme ve dışsal referanslar ile çalışan birçok çığır açan sanatçı var. O çok sevilen ve sayılan kendini ifade eden dertli sanatçı, aslında yakın zamanda, 19. ve 20. yüzyıllarda öne çıkmış (ve birçoklarına göre 20. yüzyıldan canlı çıkamamış) sanat yapma yollarından sadece birini temsil ediyor.

Kendi arzularını bastırarak müşterinin söylediği her şeyi yapan hizmet zihniyetli tasarımcılar ve kararlarının arkasında duran cesur dışavurumcu tasarımcıları tarif eden bu aşırı basitleştirilmiş ikilik o kadar isabetsiz ki bu faydalı (ve romantiklikten uzak) kitabın içinde kabak gibi sırıtıyor. Birçok hizmet zihniyetli tasarımcı, verdiği hizmete müşterinin onu berbat etmesine izin vermeyecek kadar saygı duyuyor. Kişisel ifadeyi yüceltmek, her yaratıcı kişide mutlaka bu arzunun olduğundan emin olmak, ve saygıdeğer ve anlamlı tasarım (ya da sanat) işleri için şart koşmak açıklama gerektiren bir tavır.

Belki de Shaughnessy’nin konumu, ateistlerin aslında inanan ama bunu inkâr eden veya bastıran kişiler olduğundan emin inançlı insanların tavrına benziyor: “Bende bu inanç/arzu/duygu var ve olmadığı bir durumu hayal bile edemiyorum, demek ki herkeste olmalı ve bunu kabul etmeyenler ya bize ya kendilerine yalan söylüyorlar.” Tabii ki bu —herkesi kendinin en iyi ihtimalle modifiye edilmiş sürümleri olarak görmek— bir vizyon eksikliği. İnsanlar gerçekten, temelden farklı olabilirler. Onları kendi suretimizde modellememize gerek yok.

Korkarım ki her —gerçek anlamda!— yaratıcı hamlenin sezgilerden ve dışavurum mekanizmalarından kaynaklandığını varsaymanın altında, çoğunluğun zihnine kazınmış o arkaik, romantik, sihirli yaratıcılık kavramı da var. Birçok diğer ‘gizem’ gibi, insanlar nesnel, belirlenimci açıklamalardan kaçıyor ve bunu da bir gizem olarak bırakmayı tercih ediyor. Nasıl oluyor da bu kişi bu ilginç şeyleri yapabiliyor? Çünkü o ‘yaratıcı’; bu onun doğasında var (yani bu ‘kişisel’ ve ‘sezgisel’ bir şey). Bu açıklama, büyük oranda totolojik olsa da, çoğu kişi için yeterli.2 Oysa ben, yaratıcılığın, pekâlâ bilinçdışı süreçler de içerse, istenirse nesnel, rasyonel, ayakları yere basan bir şekilde çözümlenebilir, öğrenilebilir ve üretilebilir olduğuna ve öznelliğin ve dışavurumun rolüyle ilgili reflekslerimizi gözden geçirmemiz gerektiğine inanıyorum.3 Öznelliğin, sezgilerin, hislerin her yaratıcı hamlede bulunması şart değil ve mevcut olduklarında bile incelenebilir, anlaşılabilir, ve işlevsel olarak kopyalanabilirler —belki büyük çabayla, ama sihirli bir değneğe ihtiyaç duymadan. Bu çerçevede, tek kelimelik (‘yaratıcı’, ‘yetenekli’) çıkmaz sokaklarda tıkanmak yerine daha verimli bir yaratıcılık/tasarım/sanat söylemine ulaşabiliriz. Üstelik, genç tasarımcı ve sanatçılarda, “başkalarında olan önemli bir doğuştan yeteneğe sahip olmadıkları yönünde, yaratıcı çabaları bastıran ve otoriteye bağlılığı artıran bir his”4 yaratmamış ve onları ürkütmemiş oluyoruz.

Evet, ‘içsel estetik kanaat’ denen şey tasarımda işe yarıyor, çünkü o şey aslında eğitim, deneyim ve maruz kalma (sürekli olarak başka tasarımcıların işlerini görme hâli, exposure) süreçleri ile tasarımcı beyinlerinde oluşmuş, iyi eğitilmiş bir bilinçdışı seçim mekanizması. Bu üç kaynağı göz önünde bulundurunca, mekanizmanın oluşumu ve işleyişi pek de gizemli değil ve bir tasarımcıdan duyduğunuz “çünkü hoşuma gitti” cümlesi olağan bir ‘kişisel’ beğeniden fazlasını ifade ediyor: O tasarımcı her durumda doğrudan farkında olmasa da, bu hoşa gitmenin, büyük oranda tasarım perspektifinden keşfedilebilecek ve üzerinde konuşulabilecek ‘sebepleri’ var. Birçok tasarımcı da bu sebepleri tasarım sürecinin başından itibaren özenle saptayarak dışsallaştırmayı —bir anlamda sesli düşünmeyi— tercih ediyor. (Bu, özellikle birden fazla tasarımcının birlikte çalıştığı süreçlerde gerekli hâle geliyor.) Bu sebeplerin keşfedilmesi, ayrıca, müşterilerle yapılan toplantılarda “benim hoşuma gitti”, “ben beğenmedim”, “ben kırmızı sevmiyorum” gibi cümlelerin ve Bierut’un ‘tasarım saçmalaması’nın ötesinde, anlamlı ve faydalı tartışmalar yapılmasını sağlamak için de gerekli. Kitabın sonraki bölümlerinden birinde Shaughnessy, ‘saçmalama’ yerine ‘sonradan-rasyonelleştirme’ [post-rationalization] kavramını kullanarak bu resme yaklaşıyor:

Ama bunun yanlış olduğunu düşünmüyorum. Bilinçsiz zihin de yaratıcı süreçte rol oynuyor —her zaman fikirlerin nereden geldiklerini veya neden ortaya çıktıklarını bilemiyoruz, ama doğru olduklarını biliyoruz. Ve bu tür ‘desteksiz’ bir yaratıcılığı kabul edecek müşteri sayısı az olduğu için, onlara bunu açıklayacak yollar bulmamız gerekiyor. Sonuçta, ayrıntılı bir denetlemeden sağ çıkabiliyorsa, ne kadar yanlış olabilir ki?

Bu alıntının son cümlesi, tasarımda öznelci ve nesnelci tavırlar (ve kuramlar) arasındaki köprü olabilir. Her tasarımcı, çalışma süreçlerinde kendine göre iyi işleyen farklı nesnellik-öznellik oranları benimsiyor; bize düşen —ve yazarın kitapta başaramadığı— bu çeşitliliği kavramaya çalışmak. Ancak ya baştan itibaren ya sunumdan önce, ya kendimiz ya müşteri için, ya rasyonel ya post-rasyonel bir denetlemenin gerekliliği konusunda farklı ekollerden tasarımcıların hemfikir olabileceğine inanıyorum. En azından Shaughnessy ve ben hemfikiriz.

1. Bu alıntının ve bundan sonraki tüm alıntıların çevirileri bana ait.

2. ‘Yaratıcı’ kelimesini, alınan birçok bilinçli kararı, kullanılan birçok rasyonel düşünme yöntemini ve harcanan onca zamanı çöpe attığı için hayatım boyunca sevemedim. ‘Yaratıcı’ projelerin neredeyse tümünde olduğu gibi aslen çok kafa patlatılarak ve aylarca emek harcanarak ortaya çıkan bir şeyin, “aa çok yaratıcı” diye yorumlandığında “Bir anda ilham geldi ve oldu...” gibi sihirli bir hikâyeye dönüştüğünü, ortadaki bilinçli çabanın, adanmışlığın ve ‘sorumluluğun’ buharlaştığını hissediyorum. ‘Yetenekli’ kelimesinin de çok benzer bir işlevi var. Bu konuda Manifold’a ayrıca bir yazı yazmayı planladığım için şimdilik bu notla yetiniyorum.

3. Bu yöndeki çabalarımdan biri: “Gráphagos Memetik Evrim Grafik Tasarımı Açıklar mı?

4. Campbell, D.T. (1960). “Blind variation and selective retentions in creative thought as in other knowledge processes”. Psychological Review, 67(6), 380–400.

Adrian Shaughnessy, bilinç, Deniz Cem Önduygu, dışavurum, grafik tasarım, kitap, Michael Bierut, müşteri, nesnellik, öznellik, tasarım eğitimi, tasarım kuramı, tasarım metodolojisi, yaratıcılık