fotoğraf: Jessica Ruscello
(Unsplash)
‘Şey’ Olarak Kitap

Büyük indirimleri ve diğer olanaklarıyla kitapçıların canına okuyan —ya da rekabet dolayısıyla daha iyi hizmet sunmalarını gerektiren— online kitap alışveriş sitelerinde çalışan birinin aktardığı bir anı, belki hatırlarsınız: “Yeni sınıf atlayan bazıları arar, kütüphane yapacağım, beş bin liralık kitap gönderin derdi.”

Hadise belki gerçek değildir. Fakat, hiç kimsede kuşku uyandırmayacak bir meselenin de temsilidir. Herkes pekâlâ bilir ki, kalabalık kütüphaneler de bir gösteriş nesnesidir. Renklerine ve boylarına göre dizilmiş düzenli raflar, mobilyadaki pahalı işçilik, tek leke sinmemiş, sayfaları kapakları hiç incinmemiş kitaplar bende okunmamışlık hissi uyandırır. Elbette şu gruplara dahil olanların varlığını yadsımıyorum: Başvuru kitapları, sözlükler, ansiklopediler; vakti henüz gelmemiş olanlar; daha önce şehir kütüphanesinden veya birisinden ödünç alınarak okunmuş, sonra bende de olsun denilerek yıllar sonra satın alınmış kitaplar; hediye edilecek olanlar ya da okuma zevklerinden bihaber arkadaşlardan hediye gelenler… Onların el değmemişliğine lafım yok.

Başlamadan önce bir itiraf: YKY’nin Delta Dizisi’ne karşı aynı zaafları ben de besliyor ve onu sadece sergilemek, bazen raftan alıp okşamak, koklamak için edinmek istiyorum. Ancak diğer baskısından/baskılarından metnin tamamını okumuş olmak şartını koşuyorum hevesimin önüne. Bu ayrı bahis. Değinmeyi arzu ettiğim konu, eskilerin eve gelen misafirleri etkilemek maksadı ile vazolaştırdığı, bugün bizlerinse ellerimizdeki telefonlarla cümle âleme göstermek adına metalaştırdığımız kitaplar.

Kafka’nın meşhur sözünü hatırlayacaksınız, içimizdeki denize balyoz indirmeyen kitaplar ve okumalar. Yine onun metinlerine referans ile hazırlanmış, Jorge Méndez Blake’in “Kale” adlı çalışması. Kitapların gücü, tesiri okuru dönüştürme, değiştirme kabiliyetinde değil midir? Okuduğumuz yazı, yeni bir şey uyandırmıyor, içimizde bir şeyleri güçlendirmiyor ya da onlarla çatışmıyorsa, nasıl bir okumadır? Estetik haz da bir edimdir ve dolayısıyla, hislere, göz zevkine hitap eden okumaları da dışlamıyorum. Cevabını merak ettiğim soru şu: Alıp —okuyup ya da okumadığımız— fotoğraflayıp bir kenara koyduğumuz kitapların kaçını, ne kadar okumuş sayılırız? İçerisinde sağda solda paylaşacak aforizma bulamadığımız tuğla nevinden klasikleri okumak zor geliyor değil mi? Ve şimdi kimse, o denli büyük/bütüncül eser yazmaya girişmiyor; çoğunlukla öykü kitaplarını, hayata dair afili tespitleri ile novella’ları tercih ediyor, neden? Kapak tasarımlarına daha fazla özen gösteriliyor olmasına seviniyor olsam da üzülüyorum, kötü çeviriler cafcaflı kapaklardan dolayı daha çok satılıyor, niçin kanıyoruz? Kanmamıza sebep olan şey, objektife güzel yansıyacağı, eski radyonun, porselen çaydanlığın yanına yakışacak olması mı?

Carlos María Domínguez’in Kâğıt Ev’inde o değerli el yazmaları ve birçok kitabını tuğla niyetine kullanan Carlos Brauer’i ya da Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitabında, okumayı değil okumamayı öğrenen ve kitapları kesip biçip işleyerek kendi sanat tarzını oluşturan Irnerio’yu hatırlayalım. Evlerimizin odalarında, masalarda, kitaplıklarda biriken kitaplarımız, her şeyden çok birer nesne değil mi artık? İnşa ettiğimiz bütün bir karakter/düşünce/sorgulama biçimi mi, yoksa okudukça, satın aldıkça kitapları yalnızca üst üste mi diziyoruz? Gerçek birer tuğla, albenili de paketleri var üstelik. Çimentosu, gösteriş. Varoluş problemlerimize, gündelik yaşam sıkıntılarına karşı çatısı altına saklandığımız bu kâgir yapı, bir gün başımıza yıkılmaz mı? Gösterişin olduğu gibi tüketimin de önemli bir nesnesi değil mi artık kitaplar?

Elbette yazarlar gibi okurlar da bilinmek ister. Özellikle, bünyesinde sarsıntılara yol açmış kitabı henüz bitirmiş okur, pimi çekilmiş bir bomba gibidir. Anlatmak, başkalarına da okutmak, tartışmak ister. Çantada, elde kitap gezdirmek, sadece göstermekle ilgili değil, ruha da iyi gelen bir eylemdir, kabul. İnsan bir türlü ait hissedemediği ama vazgeçemediği kalabalıklar arasında emniyette hisseder kendini, biraz da olsa. Savaşların, yıkımların, çatışmaların, kaygı bozukluklarının ortasında her zaman harikalar dünyasına bir kapı aralayabileceğini bilmek, antidepresanlardan daha faydalıdır kanımca. Fakat üzerine konuşamadığımız, bir düşünce bir bakış ekleyemediğimiz, dostum Said’in ifadesiyle içerisinde yaşıyor olduğumuz fanuslara bir taş olsun atmayan kitaplar, okundu mu şimdi? Yoksa birer biblo mu bunlar? Ya da bir ziynet eşyası? Dededen kalma kolçaklı saat, pırlanta yüzük. Kafanın ya da kalbin içinde hiçbir yere temas etmeden, tenimizden, gözlerimiz önünden akıp giden sabun köpükleri, bakışlarımıza kısa bir süre misafir olan kuyruklu yıldızlar.

Tartıştığım okunan eserlerin niteliği de değil üstelik. Balyoz hükmünde bir kitap dahi olsa okunan, hakkını verebildiğimizi söyleyebilir miyiz? Yoksa diğerlerine göre daha pahalı ya da sükseli olmaktan öteye gitmeyen bir ‘şey’ midir?

Şahsen, hayatım boyunca tek kitap okumuş olmayı diliyorum bazen —ancak hakkını vererek. Kutsal kitaplardan bahsetmiyorum elbette. Bir kitabın hakkının nasıl verileceğinden emin değilim. İçerisinde yer alan özdeyişlerin pratik yaşama dökülmesinden, ansiklopedik bir aktarımdan, her cümlenin koşulsuz tekrarından ya da benimsenmesinden bahsetmiyorum. Sayfalar kırış kırış oluncaya, formalar birbirinden ayrılıncaya dek çok okumaktan, satırları okuyamayacak kadar çok yazıp çizmekten de. Bir kitap okuyunca değişen hayatlara inanmıyorum, bir kitaptan hiçbir zaman bunu beklemedim ancak bir şeylerin değişmesi gerektiğini zannediyorum. Bir kitabı ‘şey’ yapmaktan çıkaran nedir?

Üniversitedeyken, yaklaşan kitap festivali için hazırladığımız afişlerde, perde asmak için boy uzunluğunun yetmediği bir durumda sandalyenin üstüne konulan bir kitapla kornişlere uzanılan ya da masanın kısa ayağının altına konulan kitabı fotoğraflamıştık. Festivalde imza günü de düzenleyecek olan bir hocamız, afişleri görür görmez bizim topluluğa verip veriştirmişti, kitaplara böyle bir bakış açısı geliştiren edebiyat kulübü mü olur diyerek. Dikkat çektiğimizi ve amacımıza ulaştığımızı sanıyorum. Hiçbir zaman bir kitabın üstüne basarak yükselmedim ya da çaydanlığın altına kitap koymadım. Ancak ‘şey’leşmesinden rahatsız olduğum kitapları kutsamak da istemiyorum. Kitabı ‘şey’ olmakla ‘put’ olmaktan ayıran nedir?

kitap, Nureddin Türk, okumak