Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar
Renklerin Algısal 
ve Kültürel Göreceliği

Not No. 6:
Hangi kırmızı?

Her tasarımcının renklerin ilişkilendirildiği anahtar kelimelerden oluşan “logolarda renk psikolojisi” tablosunu bir kere görüp bir iç geçirmişliği vardır sanırım. “Kırmızı: Güçle, heyecanla, aşkla ilişkilendirilir.” Neden? Öyle işte. Bu tip tablolar ezberlenmek üzere hazırlanmış gibi göründükleri için, “bir tasarımcının işini gerçekten kolaylaştırıyor mu yoksa bir projenin rengi üzerine düşünürken keşfedilebilecek ilişkilerin önüne geçip tembelliğe mi yol açıyor?” diye düşündürüyor beni.

İçimde şöyle bir his var: Kırmızının bütün vahşetle ilişkili çağrışımları genellikle gözün en çok gördüğü nesnelerden kırmızı olanlarıyla ilişkileniyor. Mesela: Kan. Kan hiçbir zaman iyiye işaret değil. Öfke, tehlike, vahşet. Caravaggio’nun “Judith Beheading Holofernes”inin merkezindeki fışkıran kanın kırmızısına arka planda eşlik eden büyük kırmızı örtü bile tek başına, kırmızının şiddet referanslarını reklamcıların bu tür tablolardan çıkarmadıklarını düşünmeme yetiyor. Aşk? Herhalde en çok yürek/kalp görseliyle anlatılan aşk için Žižek “kozmik bir dengesizliktir” diyor: Aşk, bir kişiyi/nesneyi/olguyu evrendeki geri kalan şeylerden farklı bir yere koymaktır ve o yüzden vahşidir, musibettir. Žižek’i bilemiyorum ama benim öğrendiğim ilk aşk hikâyesi Romeo ve Juliet, aslında bir toplu katliam öyküsü.

Tablonun yeşil kısmına ilerliyor, “…para”yı görüyorum. Bir çift göz, yeşil rengi ilk nerede algılamış olabilir? Camdan bakıp gördüğü ağaçlardan, belki evdeki bir saksı bitkisinden. Bu ilişkiyi kurabilmek için bu renk tablosuna bakana kadar bir çocuk zaten önce etrafındaki çiçeklere bakıyor. “Para”da bir duruyorum. Türk lirası pek çok renkte. Dolar, yeşil. Baktığım tablonun bir Amerikalı tarafından hazırlanmış olduğunu tahmin ediyorum.

Colour Psychology in Logo Design”,
ekran görüntüsü (ayrıntı)

Demek ki böyle tablolar yalnızca tembelliğe yol açmıyor, aynı zamanda yanıltıcı da olabiliyor: Çünkü “renklerin çağrışımları kültürler arasında farklılık gösterebiliyor” diye içim bir sıkılıyor. Sonra Louise Fili’nin bir derste “Restoranlara iş yaparken, Yunan restoranı değilse, mavi gibi soğuk renkler kullanmaktan kaçınıyorum, sıcak renkleri daha iştah açıcı olarak sınıflandırabiliriz.” dediği aklıma geliyor. “Neden sıcak renkler yiyeceklerle daha çok ilişkilendiriliyor?” diye düşündüğümde yiyeceklerin çoğunun —hepsi değil ama çoğunun— sıcak renklerde olduğunu fark ediyorum. Mavi meyve, yaban mersinini saymazsak, pek yok. İtalyan mutfağında sürekli görülen domates, sıcak bir renkte.

Henüz okumayı tamamlayamadığım Victoria Finlay’in Color: A Natural History of the Palette [Renk: Paletin Doğal Tarihi] kitabı, bildiğimiz renklerin doğal nesneler ve pigmentlerinin keşfedildiği coğrafyalardaki tarihleriyle inşa edilmiş. Tabii önce mavi bölümünü okuyorum; “Denizlerin Ötesi” başlığı. Finlay, “ultramarin” kelimesinin denizin renginden ziyade, ortaçağda İtalyanlar tarafından kullanılan teknik bir terim olan “oltramarino” kelimesinden türediğini anlatıyor. Ultramarin mavisi pigmentinin, Şili, Zambiya ve Sibirya’daki, ama en çok da Afganistan’daki madenlerden çıkan yarı değerli bir taş olan lapis lazuli’den elde edildiği için söz konusu mavinin “denizlerin ötesinden gelen” olarak anıldığını öne sürüyor. Herhalde İtalyanlar, bu pigmentin ötesinden geldiği denizler gibi mavi olmasına sevinmiştir, ben sevindim. Kitaptaki hikâyeler çok romantik ve özellikle yatmadan önce okunursa insana çok güzel renkli rüyalar gördürebiliyor; ama pratik kullanımda ne derece faydalı emin olamıyorum. Uyanınca restoran kimlikleriyle ilgili düşünmeye devam ediyorum.

Lapis lazuli,
Sar-e-Sang, Afganistan,
foto: James St. John
(CC BY 2.0)

Yunan restoran kimliklerinin çoğunlukla ‘mavi tasarlanması’ üzerinden düşünmeye başladığım yiyeceklerin soğuk renklerle anlatılması meselesi, Akdeniz mavisi ve Akdeniz mahsullerinin beslediği ülkelerde yiyecek-mavi ilişkisiyle denize kıyısı olmayan ülkelerdeki yiyecek-mavi ilişkisi arasındaki farklılıklar üzerine düşünmeye değer olabileceğini gösteriyor.

Tabii bütün bu çağrışımlar, algıladığım renklerin herkes tarafından aynı biçimde algılandığını varsayıyor. İnsan beyninin farklı dalga boylarındaki renkleri algılamasına sebep olan retinadaki hücreler. Bu hücrelerin bir nesneden yansıyan ışığa verdiği tepkilerin insandan insana değişiklik gösterdiği biliniyor. Ama problemler bununla da bitmiyor. Bir proje için uygun olduğunu düşünerek belirli bir kırmızıyı seçtikten sonra “onunla uyumlu diğer renkleri nasıl seçmek gerekiyor?”, üstüne bir de “acaba benim kırmızı gördüğümü kimler kahverengi görüyor?” diye endişelenirken Josef Albers’in Interaction of Color [Renk Etkileşimi] diye hep merak ettiğim, ama hiç okumadığım bir kitabı olduğunu hatırladım. Albers kitabına şöyle başlıyor: “50 kişinin olduğu bir odada kırmızı denildiğinde 50 farklı tonda kırmızı düşünülür.” Yine kitabın başında, Albers bu kitabın bir renk sistemi veya teorisinden bahsetmediğini, gözlemlere dayalı renk egzersizleri üzerinden rengin var olduğu yere göre algılanma biçimlerindeki değişiklikleri anlamaya dayalı bir sistem önerdiğini anlatıyor. Renklerin dalga boylarından bahsetmeyecek olmasının sebebini ise tıpkı akustik bilgisinin bir müzikal bestelemeye yetmeyecek olması gibi, teorik renk bilgisinin sanat veya tasarım üretirken pek bir fayda sağlamayacak olması olarak açıklıyor. Özellikle renklerin göreceliliğini anlamada teorinin kullanışlı olmadığını söylerken ekliyor; bu kitaptaki egzersizler bir cevap vermekten ziyade bir çalışma yöntemi öneriyor. Cevap vermeyen cevapları tercih ettiğim için bu egzersizlerin bana göre olduğuna karar veriyorum.

Kitaptaki egzersizlerin tamamını yeterince iyi anladığımda bunlarla ilgili biraz daha yazacağım umarım, ama şimdilik yalnızca renklerin göreceliliğine ilişkin en etkili bulduğum egzersizlerden birinden söz etmek istiyorum. 9. bölümde renk karışımlarının yarattığı transparanlık illüzyonuyla ilgili bir egzersiz var. Kesilmiş renkli kâğıtlar kullanılarak uygulanan bu egzersizin ilk kısmı sarı ve mavi renkteki iki kâğıttaki renklerin karışımından elde edilecek yeşilin zihinde canlandırılmasıyla başlıyor. İkinci kısımda hayal edilen bu yeşil tonunun gerçekten diğer iki kâğıttaki sarı ve mavinin bir karışımı olup olmadığının sağlaması, yeşil kâğıt diğer iki kâğıdın ortasına yerleştirilerek yapılıyor. Eğer önerilen yeşil tonu yeterince ikna ediciyse göze mavi ile sarının ortasında opaklığını yitirmiş, saydamlığa yaklaşmış olarak görünüyor. Bu egzersizin birinci kısmında elbette birden fazla yeşil önerisi olabilir. Bu durum egzersizi uygulayana iki rengin karışımında ortaya çıkabilecek bir sürü farklı olasılığı yaparak öğretiyor diyor Albers. Başlangıçtaki sarı ve mavinin tonuna göre bazı yeşiller bu paletle daha uyumlu görünecek, bunun sebeplerini anlamakta fayda var diyor. Keşke tasarım yaparken renkleri öğrenmeye Adobe Illustrator’da minik kutulara tıklayarak birbiriyle uyumlu renklerden oluşan paletler elde etmeye çalışmaktansa böyle başlasaymışım diye düşünüp biraz üzülüyorum, çünkü bu çok daha sağlıklı bir sisteme benziyor.

Renklerin algısal ve kültürel göreceliliğiyle ilgili bilgimin ne kadar küçük bir nokta olduğunu ve muhtemelen olmaya devam edeceğini anlatan bu paragrafları, siyah beyaz gördüğü dünyayı beynine takılan bir antenle ‘duyarak’ bizim algıladığımız biçimiyle hayal eden cyborg Neil Harbisson’dan bahsederek bitirmek istiyorum. Neil Harbisson kafasına monte edilmiş bir renk dedektörüyle farklı frekanslardaki renkleri kemik iletkenliği vasıtasıyla duyabiliyor. Farklı renklere atanmış notaları önce öğrenmiş, senelerce bu notalarla yaşadıktan sonra tüm renk algısı seslerle yer değiştirmiş. Bir Picasso tablosundaki ya da market reyonlarındaki renkleri dinleyebiliyor. Yiyecekleri de frekanslarına göre gruplamaktan hoşlanmaya başlamış. Bize renk harmonisiyle ilgili anlatacak yeni pek çok şeyi var.

grafik tasarım, Josef Albers, Kibele Yarman, renk, Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar