Kolaj: Kibele Yarman
(Post-it duvarı fotoğrafı:
Nathália Rosa, Unsplash)
Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar
Akıl Nedir,
Nerede Bulunur?
Cinsiyet, Nakit Para ve ‘Akış’

Not No. 8:

8 numaralı saltoya tam 360’ı tamamladıktan sonra başlıyor olmanın getirdiği sükûnetle ve tabii ki yine, her şeye rağmen, sol ayağımla giriyorum. Ne demek tam 360? Kendi etrafında 360 derece dönmeyi mi kastettim, bir senedir tasarım üzerine bir şey yazmayışımı mı kastettim? İkisini de kastettim. Hiçbirini kastetmedim. Peki o cümlede sol ayağım dediğim ne? Bu bir metafor mu? Bilmem, bazı çocuklar sağ ayağımızla odalara girmemizi salık eyliyor; öyle yapınca iyi oluyormuş. Peki bu bir metafor mu? Ben dikkat etmiyorum; genelde sağlak olduğumu düşünmeme rağmen işlere sol elimle başlarım, sol adımımı önce atarım. Ön neresiydi? Önce ne zamandı? Bilmiyorum, bilmiyorsun, boşver. Ne oldu şimdi?

Bazen okuyunca pek anlaşılmayan cümleler kurduğumu gördüğünüzü görüyorum. (Tabii ki görmüyorum.) Konuşurken de duyulunca tam anlaşılmayan cümleler sarf ettiğim bilgisi bana ulaştı. (Bu gerçekten ulaştı.) Bildiğim kadarıyla konuşmaya başladığımdan beri bunu çözmek için gayret gösteriyorum, yazdıkça iyileşiyor zannediyorum. Yazmayınca da kötüleşiyormuş galiba. Bu cümleleri yazarken anladım. Biraz kısmet, biraz alınyazısı. (Elbette değil.) Sonuç olarak, burada okuduklarını, yazdıklarımı anlamıyorsan bil ki sorun bende ve dolayısıyla sende ve dolayısıyla hepimizde. Hepimizde olan şey zaten hiçbirimizde olmamıştır. Yani diyorum ki, skip intro.

Bazı zamanlar sonra önceki saltolara bakar oldum, bana öyle geliyor ki bazı keskin düşüncelerim artık pek keskin değil. Sanki alıştım mı? Kabullendim mi? Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? (Şeyler iyi veya kötü olmak zorunda mıdır?) Bilmem ki, herhangi bir şeyin yaptığımız işe dair hissettiğimiz tutkuyu küstürmeye gücü yeter mi? Yetmeli midir? Kendimle yalnız kaldığım zaman içeride tutkularım yoksa başka ne vardır? Tamam, tamam nihilizm, zaten hiçbir şey yoktur, ama orada sıkılmaz mıyım? İnsan ‘şeyleri’ mağarada canı sıkıldığı için icat etmiş olabilir mi? Arkeoloji diyor ki, ‘bazen.’ (Kaynak: Bazı kitaplar. Kaynak: Girdiğim bazı doktora dersleri.) Soruyorum, soruyorum, soruyorum. Soruların hepsi kendi etrafında dönüyor ve birbirlerinin etrafında da dönüyorlar. (Salto milli sporum. Yerli ve milli.)

Kadın tasarımcıların yerini sorduğum 6,5 numaralı saltodan sonra bazen bazı şeyleri ilk defa yazılı hâle getiren kişi olmanın kendince öngörülemeyen sorumluluklar getirdiğini ve bu sorumluluklara hazır olunmadığı takdirde bu durumun biraz problematik olabileceğini gördüm. School of Visual Arts’ın Girişimci Olarak Tasarımcı (bazen de Yazar Olarak Tasarımcı, bu isimlerin ikisinin de var olması tesadüf değil, anlatmaya çalışacağım) uzantılı bir isme sahip bir programından mezun da olduğumu hatırlayınca ‘aklım’ şöyle bir bağlantı kurdu: Arkadaşlarımızla paylaştığımız bazı konuları herkesin okuyabileceği veya duyabileceği bir hâle getirmek de bir çeşit ‘işe girişmek’ olduğundan bir tür girişimcilik, avukatlık, aktivizm falan olarak düşünülebiliyor. Tüh.

Bize bu programda şöyle öğrettiler: Yakışıklı bir sunumda dünyada önemli bulduğunuz problemi anlatın, güzel örneklerle pekiştirin ve sonunda mutlaka bir aksiyon önerisi yapın, dünya bunu beğeniyor. Gerçekten de dünya şu anda bunu çok beğeniyor, sosyal medyalar, televizyon kanalları, takılmış plak gibi hayatının en azından kayda değer bir bölümünde önemsediği şeyleri bas bas bağıran insanlara bayılıyor. Bir mesai olarak her gün, bir adet fikri savunan insanlar. Pek de değişmeden, dönüşmeden, dinlemeden, yalnızca daha önce akıllarına gelmiş fikirlerle tasarlayıp ‘çalıştıkları’ yakışıklı sunumlarında güzelce ilüstre ettikleri konulardan bahseden insanlar makbul sayılıyor. Bütün bu yukarıda saydığım yakışıklı sunum parçaları biraz tasarım, duruma göre biraz sanat, biraz yazı, biraz konuşma kabiliyeti gerektiriyor. Yani yerli ve milli sporumuz olan insanları kategorilerine ayırıp etiketlemek anlayışına biraz ters düşüyor. Fikirlerin, tasarımların, sanatların, her şeyin, ama gözün görebildiği (ve hatta göremediği), her şeyin, satılık olduğu bu söz konusu dünyanın sevilecek şeyleri ve sevilmeyecek şeylerine ilişkin listeler yaparız, istersek. Ama şimdilik bu listeleri bir kenara bırakabilirsek göstermek istediğim bazı başka şeylere konsantre olabiliriz diye düşünüyorum.

Kategorilere ayırma ve etiketleme sporumuzun çok yararları olduğunu bildiğimi söyleyerek bu düşünceye dair fikirlerimi açıklamaya başlamak istiyorum. Yalnızca kategoriler hakkında düşünmek, onların sınırlarını bazen sorgulayabilmeyi anımsamak dünyada ilgili sepetine atılıp kategorilerine ayrılmış her şeyi çöpe atıp en baştan başlamak demek olmamalı. İnsan beyni kategorilere ayırarak anlıyor ve kaydediyor. Kategorileri belirleyen temel kavramları da yakıp yıkmanın dev bir hiçlik içerisinde oturmamıza sebep olacağı herkes tarafından görülüyordur. Tabii, amaç bu değil. Post-it’lere bir şeyler yazmayı, onları tahtalara asmayı, düşünceleri bölümlere ayırıp analiz etmeyi ve anlamayı ben de çok yararlı buluyorum. Yalnız bu kategori post-it’lerini çok sevdiğimizde bu kategorilerin geçirgen olduğunu, birbirlerine dokundukları yerlerin olduğunu es geçer olmak hâli bize çok pahalıya mal olabiliyor düşüncesindeyim. Neden? Çünkü şeyler değişiyor. Post-it’leri şekil değiştiren bir malzemeden, bazen opak bazen saydam, birbirlerine bazen dokunan bazen birbirlerinden ayrılan kavramları demonstre eder hâlde kabul etmek belki daha yararlı olabilir.

Çok keskin iş tanımları ve bu işlere dair kategoriler neye yarıyor diye sorduğumuzda, cevabın para kazanmak olduğunu görebiliyoruz. Güzel, para kazanmak da gerekiyor evet. Bir araç, nakit para. Ama bir tek o gerekmiyor olabilir. Marc Maron bir podcast’inde şöyle diyor: “You’ll never make a lot of money until you make someone else a lot of money. It’s not gonna happen until you make yourself an exploitable commodity. Not my thing, but I can tell you this: It’s easy to maintain your integrity when no one is offering to buy it out.” [“Bir başkasına çok para kazandırana kadar çok para kazanamazsın. Kendini sömürülebilir bir ticari mal hâline getirmediğin sürece bu olmayacak. Bana göre bir şey değil, ama sana şunu söyleyebilirim: Birisi satın almak istemediği zaman samimiyetini korumak daha kolaydır.”] Bunun yalnızca bir dert olduğunu söyleyerek ve sunumumun arkasından bir aksiyon önerisi yapmadan ayrılmak istiyorum. Bu bin yıllık derde tabii ki tek bir çare düşünmedim, bu derde dair nerede durmam gerektiğini bile belirleyecek durumda değilim. Yalnızca şöyle bir gözlemim var: Kabiliyet zincirlerimize bakıp nelerin satılık olduğunu belirlemek ve bu biçimde hayatta kalmaya çalışmak bir çözüm olabilir. Bazısına göre hayattan satılık olmayanları çıkarınca bir şey kalmıyor olabilir. Ben kalmasından yanayım.

Yine benzer şekilde teşekkür edip kürsüyü devretmek istediğim, buna çok paralel bir başka konuyla devam edeyim. Kürsüyü devretmek istiyorum, çünkü ben her sabah televizyonda kalkar kalkmaz maydanoz suyu içmenin faydalarını anlatan diyetisyenler gibi neden kendimizi daima değerlendirir pozisyonda olmamız gerektiğinden bahseden bir papağan gibi olmakla ilgilenmiyorum. Kendimizle ne yapmamız gerektiği, çok düşünülen ama cevabı asla bulunamayan bir soru, onu öyle kabul etmek belki iyi olandır. Ulaşılacak bir sonuç, bir kesin yargı olmadığını, yalnızca şeylerin ve biz de birer şey olduğumuz için değişmenin kaçınılmaz olacağını bilmeyi içselleştirmenin faydaları olabileceğini görüyorum. Mevlânâ demiş ki: “Eriyen kar gibi ol, kendini kendinden temizle.” Eriyen kar, bir süreçten bahsediyor, bir sonuçtan değil. Bir oluştan bahsediyor, bir amaçtan değil.

İşte bu sebeple hiçbir alandaki hiçbir cinsiyet sorunuyla ilgili problemleri şıp diye çözüme bağlayan bir aksiyon önerisi getirecek pozisyonda olmadığımı, yalnızca akıl ile ve yine aklımıza bağlı ellerimiz yordamıyla çözümler üretilebileceğine dair imkânlar olduğunu gördüğümü dile getirmiştim, şimdi ise bunu hatırlatmak istiyorum. Hatırlatmak zorunda olduğumu gözlemliyorum. Yani, size ne yapacağınızı ya da ne yapmayacağınızı söyleyemem. Ancak insanın kendisini değerlendirmesinin, geçmişte verdiği kararların sebeplerine bakmasının hayırlara vesile olacağını söyleyebilirim. Örneğin çalışmayı tercih ettiğimiz insanlarla neden çalıştığımızı düşünebiliriz. Çalıştığımız insanların hangi özelliklerine bakarak bu kararları verdiğimizi anlamaya çalışabiliriz. (Ayna.) Daha önceden çalışma kararı verdiğimiz insanların cinsiyetlerini alt alta yazıp bir Excel tablosu da çıkarabiliriz istersek, bu bize eminim bir şeyler söyleyecektir. Ama tek başına bu da asla hiçbir şeyi çözmeye yetmeyecektir. Bu özelliklerin bizim kafamızda nelere denk geldiğini, kendimizi bu sahnede nasıl gördüğümüzü anlamaya çalışarak aksiyonlarımıza dair kendimize sorular sorabiliriz. Çok zor bir zamanımda Esen’in bana anlattığı bir anekdotu kendime tekrar ederek bitirmek istiyorum. (Fotoğraflarını beğenirsiniz, beğenmezsiniz, konuyla ilişkisiz); Diane Arbus’a bir gün “Fotoğraflarınızı nasıl kompoze ediyorsunuz?” diye sormuşlar, Diane Arbus da demiş ki: “Ben fotoğrafları değil kendimi kompoze ediyorum.”

grafik tasarım, Kibele Yarman, tasarım, Tasarım Üzerine Skeptik Saltolar