New York City’nin Çöküşü, Punk Rock
ve No Wave

New York City, günümüz neo-liberal dünyası ve onun şehirleşme ve şehir imgesiyle ilişkisi düşünüldüğünde akla gelen şehir markalaştırma ve bunun getirdiği nezihleştirme girişimlerinin merkezinde yer alan, bir şehri yeni baştan tanımlayan post-Thatcher/Reagan emlakçılık furyasının en girift ve yaygın yaşandığı, ekonomiden kültür sanata, eğitimden eğlence sektörüne kadar doyasıya turistikleştirilmiş dünyanın en büyük metropollerinden biri. Ancak her ne kadar NYC Birleşik Devletler şehirleri arasındaki en şehirleşmiş, sosyo-ekonomik açıdan gelişmiş ve zamanın teknolojik yeniliklerini barındıran bir şehir olduysa da, bu durum her zaman böyle değildi. Özellikle 1970’li yılların başından sonuna kadarki on yılda yoğunlaşan, 90’lı yılların sonuna kadar etkisini sürdüren ekonomik krizlerin, yozlaşmış ve savruk yönetimlerin bir milyona yakın insanı NYC’den, NYC’yi ise temel insan ihtiyaçlarından ve belediye hizmetlerinden uzağa sürüklediği çöküş dönemi, bu zaman aralıklarından biriydi. Bu anlamda NYC’nin her daim bu denli çekici ve ilgi öznesi olduğunu söylemek mümkün değil. Öte yandan girişte belirttiğim günümüz NYC’sine dönüşüm, NYC imgesini geri döndürülemez bir şekilde dünyanın metropol yıldızı ve neo-liberal merkezi tanımına sıkıştırarak onu sürekli ilgi çekici olmaya zorluyor. Öyle ki artık NYC, uzun tarihinden görece soyut, geçmişi en fazla yirmi yıl öncesine kadar giden yepyeni bir imge gibi görünüyor. Bu radikal ve belki de biraz trajik dönüşüm nasıl gerçekleşti ve gerçekleşmeye devam ediyor?1

NYC’nin tarihinin gölgelendiği bu radikal değişimdeki en önemli payın Post-Fordist ekonomik yapılanma ve insanın bir zamanlar ürettiği maddi emeğin artık soyut emeğe dönüşümünde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Post-Fordist ekonomi yeni değer ve emek üretiminin, imge ve sembollerin, yani insanın sosyal kapitalinin2 ekonomik kapitalinden çok ya da en az onun kadar önemli ve belirleyici olduğu, şirketlerin ekonomik sürdürülebilirliğinin ve kâr etme yöntemlerinin hiyerarşik ve dikey bir yapılanmadan çok, demokrat ve yatay bir yapılanmaya bağlı olduğu sıradışı bir sosyal evrim süreci. İmge, marka ve semboller üzerinden çeşitli öte-dünyaların, simulakranın yaratıldığı; bu imgelere atfedilen çeşitli özelliklerin çeşitli medya araçlarıyla sürekli idealize edilerek onandığı; potansiyel müşterilerin bu özelliklerle ilişkilendirdiği imgelere duygusal yatırım yapmasının öncelik olduğu bir sistem bu. Bu sistemde NYC insanlar için eğlencenin hiç bitmediği, en yeninin en yenisinin her zaman bulunabileceği, aşkın, zenginliğin, şöhretin, sıradışı ve antikonformist zevklerin, maceraların ve deneyimlerin etrafında tasarlanan bir projeye dönüşerek yalnızca Birleşik Devletler’in değil, tüm dünyanın da 21. yüzyıl başkenti oldu. Bu yolla halihazırda dünyanın en büyük ve ünlü metropollerinden olan NYC, uluslararası ekonomideki bu evrimin merkezlerinden biri yapılacak ve içine düştüğü ekonomik darboğazdan ve işlerliğini yitirmekte olan bürokratik kapitalizmden yeni sosyo-ekonomik sisteme tüm kapsamıyla angaje edilerek çıkarılacaktı.

Times Square, New York,
kaynak: Hotel Penn

Öte taraftan her ne kadar NYC yeni ekonomik sistemin entegrasyonuyla yeni bir kimlik kazandırılan uluslararası bir başkente dönüştüyse de, şehre yoktan var edilen bir cazibe kazandırılmadığını belirtmek gerek. Zira 80’li yılların öncesinde de NYC, 70’li yılların ekonomik krizini bir kenara bırakacak olursak, Amerika’nın ve dünyanın en zengin şehriydi. Sınır ötesinden en fazla göç alan durak olarak çeşitli etnik kökenden göçmenlere ev sahipliği yapıyor, BM ve IMF gibi eko-politik merkezleri bünyesinde barındırarak günümüzdeki neo-liberal ekonomik merkezciliğini finans ekonomisinde sürdürüyordu. Bu anlamda yeni sosyo-ekonomik entegrasyon NYC’yi temsil ettiği lider rolünden dramatik bir şekilde farklı bir konuma yerleştirmediyse de bunu çok daha fazla ülkeye, hâliyle bireye, sürekli ve yeni formlarda şehir markasının ilişkilendirilmiş özelliklerinin altını çizerek sunmayı başardı. Bu doğrultuda hem geleneksel medyanın (film salonları, kablolu TV dizileri, MTV ve online müzik yayımı teknolojisi öncesi müzik yayımı, çoğunlukla radyo) etkinliğine getirilen yenilikler, hem de yeni medyanın çok daha geniş imkânları kullanıma sunuldu. NYC’nin özellikle kültür-eğlence açısından değerlenen proje-markasının başarısındaki etkenlerden bazıları yeni filmler (I Love You, New York); yeni diziler (Sex and the City);3 A-pop, pop rap benzeri yeni müzik türleri (Madonna kariyerine 80’li yılların başında NYC’de başlamıştı örneğin, Lady Gaga, Jay-Z vb.); çeşitli kültür-sanat (Tarihi 1970’lerin öncesine gidiyor olsa da MoMA dünyanın en büyük sergi solanlarından ve kültür-sanatın Kâbe’lerinden birisi) dallarının festivalleri ve ünlü Madison Square Garden’daki boks, basketbol, Amerikan futbolu gibi spor aktivitelerinin küresel ölçekte büyümesi ve yaygınlaşması oldu. Artık şehirden çok imgesinin ve bu imgeyle ilişkilendirilen özelliklerinin bir simulakrumu gibi görünen NYC’yi, anahtarlıklardan mug’lara, tişörtlerden IKEA’daki tablolara kadar birçok yerde görmek mümkün.

Ancak yukarıda belirttiğim gibi NYC’nin tarihi yirmi yıldan çok daha uzun ve çalkantılı. Her ne kadar imgesi satılan NYC 21. yüzyılın şehri olsa da, şehrin tarihinin 70’li yılları benzeri kimi on yılları ve daha uzun dönemlerinin vaat ettiği, günümüz NYC’nin anlaşılması adına yararlı olabilecek sıradışı tarihsel, sosyo-kültürel ve ekonomik dönüşümler var. Aralarında dünyanın en yaygın müzik türü diyebileceğimiz hip hop’un da bulunduğu, punk rock ve popun temellerinin atıldığı, Pop Art’ın, hippi ve grafiti kültürünün çıkış yeri olan, kadın ve LGBTQ aktivist hareketlerinin görünürlük kazandığı NYC,4 şu anki turist yıldızı imgesinin yanında, dünyamızı dönüştüren birçok hareketin tanımlayıcısı olarak çeşitli disiplinlerden araştırmalara ve okumalara açık bir mirasa sahip. Ben de, yukarıda saydığım ve günümüzde popülerlik kazanarak yeraltı kimliğini kaybeden akımların yanında hâlâ yeraltı kimliğini koruyan, 70’li yılların sonuna doğru ortaya çıkmış ve kısa ömrüne karşın hayli ilham verici, avangard ve deneysel bir NYC müzik hareketini, no wave sahnesini, NYC’nin yukarıda açıklamaya çalıştığım 21.yüzyıl imgesinden uzak 70’li yıllarının sosyo-ekonomik, politik durumu ve kendisinden önce gelen punk hareketiyle bir arada inceleyeceğim.

70’li Yıllarda New York City

70’li yılların NYC’si iflasın eşiğinde bir ekonomi, yolsuzluk ve rüşvetle fonksiyonlarından soyutlanmış bir polis teşkilatı ve belediye hizmetlerinin ödenek yetersizliğinden yerine getirilemediği distopik bir şehir görünümündeydi. Ünlü İngiliz haber-belgesel serisi Man Alive’ın5 (1967) “Bronx is Burning” [Bronx Yanıyor] bölümü şehrin bitmek bilmeyen yangın problemine odaklanıyor, 1977 yılının 13 Temmuz’unda tüm NYC’yi etkileyen elektrik kesintisi6 şehri bir günlüğüne karanlığa gömüyor, özellikle uyuşturucu satıcılığı ve kullanımıyla alakalı suçlar katlanarak artıyor ve şehir kalabalıklar hâlinde göç veriyordu. 70’li yılların başında tökezlemeye başlayan şehir ekonomisi fazlasıyla iyimser gelir öngörüleri, beceriksiz bütçe ve muhasebe çalışmaları gibi sebeplerden dolayı şehir içi belediye faaliyetlerinden 600 milyon, toplamda ise 11 milyar dolar borç içerisindeydi. Şehrin ekonomik çöküşünün, yukarıda da bahsettiğim polis teşkilatı yolsuzluğunun itirafçı kimi polislerce ortaya çıkarılmasıyla kurulan ve polis teşkilatını yeniden yapılandıran Knapp Komisyonu’nun ardından yaşanması da idari birimlerin sorumsuzluğunun bu çöküşteki rolünü aydınlatması adına anlamlı oluyordu. Bunun yanında, yaşanan kriz üzerine Birleşik Devletler başkanı Gerald R. Ford’un NYC için herhangi bir kurtarma planını onaylamayacağını duyurması, iflasını ilan etmek istemeyen şehir yönetimini daha da zor durumda bırakıyordu. Ford’un açıklamasının ertesi günü yayımlanan New York Daily News’un manşeti, zaten ekonomik sürdürülebilirliği belirsiz ve çaresiz görünen şehir sakinleri için gayet haklı bir tepkiyi dile getiriyordu: “Ford’tan Şehire: Geber Git” [Ford to City: Drop Dead].

New York Daily News, 30 Ekim 1975,
kaynak:
New York Daily News

Ancak NYC, ekonomik yardım vetosunu takiben şehir sakinlerinden ve kamuoyundan gelen tepkiler üzerine 2,3 milyar dolarlık kurtarma paketini kabul eden Ford ve şehir yönetiminin ekonomik krizden çıkabilmek için kurduğu Belediye Yardım Şirketi’nin [Municipal Assistance Company] hisselerini ödeneklerinden feragat edip alan çeşitli sendikalar sayesinde planlı bir ekonomik yol haritasına sahip oluyordu. Ancak bu planın şehri düzlüğe çıkarması ve şehrin belediyece kurulan şirketin yardımına ihtiyacının kalmayacak duruma gelmesi için on yıl geçmesi gerekecekti. 1975 yılında başlayan ve NYC’i ekonomik olarak rayına oturtmaya çalışan sürecin, bu metnin konuları olan punk rock ve no wave müzik türlerinin ortaya çıkış zamanına denk gelmesi bu anlamda tesadüf değil. Zira, ekonomik kalkınma planı yalnızca kurtarma paketini ve sendikaların hisse satım alımını değil, aynı zamanda şehir içi hizmetlerin aşırı zamlanmasını, 40 bin kadar belediye çalışanın işten çıkarılmasını ve çalışanlara vaat edilen maaş zamlarının rafa kaldırılmasını da içeriyor, müzisyenlikten daha iyi yapacak bir işi olmayan birçok genç şehir yaşamının vahim şartlarından beslenerek yaratıcı oluyordu.

İncelemem bu zamansal doğrultuda şehrin tarihsel ve kentsel arka planına sırtını yaslıyor; NYC’nin karanlık, apokaliptik, geleceksiz gibi gözüken atmosferinden yola çıkarak Blondie’ye sorulan “New York’ta nasıl yaşayabiliyorsun?” sorusunu, Punking Out (1978)7 belgeselinde CBGB8 sahnesinde röportaj yapılan insanların “Boğuluyoruz” deyip Dead Boys’u dinlemeye gelmelerini ve bir milyona yakın insan şehri terk ederken punk rock ikonlarından Richard Hell’in neden Kentucky’den çıkıp NYC’ye taşındığını ve daha birçok soruyu anlamlandırmaya çalışıyor.

New York City’de Punk Rock

NYC’de punk rock söz konusu olduğunda, punk rock’ın İngiltere’deki popülaritesine ve yaygınlığa benzer bir varlıktan söz etmiyoruz. İngiltere’de yalnızca Londralı Sex Pistols, The Clash, Wire değil, aynı zamanda Buzzcocks gibi Manchesterlı, Stiff Little Fingers gibi Belfastlı gruplar varken, NYC’nin erken dönem punk sahnesi John Lurie’nin “14. caddeyle Houston ve Bulvar B ile Bowery arası bizim tüm dünyamızdı.” ifadesiyle sınırlarını çizdiği bölgede ortaya çıkan ve orada büyüyen görece küçük bir hareket olarak kalıyor. NYC’nin aşağı doğu Manhattan tarafında kalan, şehri bir kenara bırakacak olursak Manhattan için bile hayli küçük olan bu bölge, Thurston Moore’un deyişiyle “bombalanmış gibi görünüyordu.” Çökmekte olan emlak piyasası ve şehrin yeniden inşasının ekonomik krizle gündeme bile getirilemediği bu zamanlarda, özellikle şehir dışından gelen onlarca gence aşağı Manhattan ve aşağı doğu Manhattan’da yaşamak kiraların aşırı ucuzluğundan dolayı fazlasıyla cazip geliyordu. No wave sinemasının yönetmenlerinden Richard Kern’ün Blank City (2010)9 belgeselinde belirttiği üzere, aşağı doğu Manhattan’da kimilerinin yerleşip yaşamaya geldiği yanmış ve terk edilmiş evler bile bulunuyordu. Ancak yerleşmeden önce yaşadığınız dairedeki sefaleti göze almanız gerekiyordu, zira bu evlerin en önemli sorunlarından bir tanesi —no wave sinema sahnesinden bazı yönetmenleri hakkında film çekmeye itecek kadar rahatsız eden— ardı arkası kesilmeyen hamam böceği akınlarıydı.10

8. caddenin doğusu, 1980,
fotoğraf: Brian Rose,
kaynak:
TMN aracılığıyla
kaynak:
Time and Space
on the Lower East Side

Öte yandan aşağı Manhattan’ın zorlayıcı ve sefil şartları altında yaşıyor olmanın verdiği özgürlükle şehir dışından gelen ya da New Yorklu müziğe, film üretimine, performans sanatına benzer yaklaşımları olan kadın ve erkeklerin kolektif varoluşları, hem punk rock’ın hem de no wave müziğinin hızla ortaya çıkıp yayılmasının da önünü açan en önemli detaylardan birine dönüştü. Farklı disiplinlerden gelen birçok sanatçının bir aradalığı müzik, sinema, resim gibi çeşitli sanat formlarındaki bariz amatörlüklerine rağmen üretimlerinin yaygınlaşmasını ve çoğalmasını sağladı. İşte özellikle no wave sahnesinin karakteristiğini oluşturan profesyonellikten uzak olma, doğaçlamaya eğilim ve deneyselliğe merak no wave sahnesinin NYC’nin punk rock’ından devraldığı, sanat yaratımına yaklaşım konusundaki tanımlayıcı duruş ve yaklaşımlardan biriydi. Dead Boys konserlerine bas gitarsız çıkıyor, Ramones Jim Jarmusch’un deyimiyle nasıl gitar solosu çalınacağını bile bilmiyor, Patti Smith rock ‘n’ roll’la Beat şiiri üzerinden deneyler yapıyordu. İşte bu gibi punk rock ikonlarının isimleri, aşağı Manhattan’ın kaçık marjinallerinin, dadaist avangardlarının sahnesi —artık bir efsane olan— CBGB’de duyuldu. Punk rock’ın amatörlükten kaçınmayan, aksine ondan beslenen DIY ethosu bu küçük kulüpte benimsendi ve no wave sanatçılarınca birçok farklı sanat formunda evrimleşerek, hatta punk rock’a uzaktan yakından benzemeyecek sonik yeniliklere dönüştürülerek kullanılmaya başlandı. NYC’de punk rock 70’li yılların daha çok ortasında, yukarıda bahsettiğim sanatçıların yanı sıra daha sonra Televison ismini alacak The Neon Boys, Richard Hell & the Voidoids gibi grupları da barındırdı. Ancak ardılı no wave sahnesine kıyasla daha da kısa sürdü ve görece daha az sanatçı ve grup bu müzik türüyle ilişkilendirilebildi. Her ne kadar ömrü kısa olsa da NYC’nin punk sahnesi Patti Smith, Ramones, Television gibi uluslarası üne ulaşan müzisyen/müzik gruplarının olduğu, Blank Generation11 adlı şarkı gibi punk rock’ı yalnızca sonik anlamda değil, ethos olarak da tanımlayan en esin verici örneklerden bazılarını çıkarabilen bir güç olmayı başarabildi. 

No Wave

No wave müzik sahnesinin kolektif üretiminin ve sıradışı sonik alanının keşfinin tarihi, artık müzik sahnelerinin yaygınlığının yok denecek kadar az olduğu günümüze fazlasıysa yabancı kalıyor. 70’lerin başında Suicide gibi grupların ilk örneklerini verdiğini iddia edebileceğimiz bu sahneye hazırlık NYC’nin avangard, anti-konformist, yenilikçi damarından besleniyor. Zira NYC, bir yandan Andy Warhol’un John Giorno’yu uyurken çekerek 5 saat 21 dakikalık Sleep (1964) filmini yayımladığı, Allen Ginsberg’ün Beat şiirinin kutsal kitabı Uluma’yı yazdığı ve Velvet Underground’un ilk iki albümüyle rock and roll sınırlarını noise ve geniş enstrüman aranjmanlarıyla genişlettiği farklı alanlardan birçok sanatçının pratiklerinin ortak paydası olarak ucube, yabancı ve uyumsuz gençlerin çekildiği, sanat pratiklerini uygulama ve bunları yerel oluşumlarla birlikte değiştirme, çoğaltma ve ilerletme imkânına kavuştukları bir şehir imgesine sahipti. Şehrin 1970’li yılların başıyla birlikte sosyo-ekonomik olarak çöküşe geçmeye başlaması ve verdiği radikal insan göçüne karşıt, no wave sahnesini oluşturacak olan nihilist, yabancı ve şoke edici üretimiyle yeni bir güruh şehre göç etmeye başlıyordu.12 Lydia Lunch’tan Sonic Youth’un Thurston Moore’una ve Jim Jarmusch’tan The Lounge Lizards’ın John Lurie’sine kadar çoğu sanatçı NYC’de doğmamış, ancak onun ününü duymuş ve okumuş olarak şehre geldiklerinde öngördükleri çevreyi bulacak, aşağı Manhattan’ın sanat üretim ve ifade ediş yöntemlerine meydan okuyacak ve o çevreyle özdeşleşen nitelikte pratiklerin de dışına çıkmaya başlayacaktı.

Birçok genç sanatçının şehre gelirken görmeyi umduğu ve aşağı Manhattan’ın punk sahnesinin Max’s Kansas City, Mud Club, no wave sahnesi için ayrıca önemli olan CBGB gibi sıcak noktaları şehre olan ilgi artışının en önemli motivasyonlarıydı. NYC’nin punk sahnesi punk rock’un ethosuna paralel olarak DIY kültürü gelenekselcilik, uzmanlık, kabiliyet ve teknik mükemmeliyeti reddeden tavrıyla müziğin deneyimlenebilir, ritüelist ve edimsel doğasını doğaçlamalar ve deneysellikle keşfetmeye çalışan gençlere ilham oldu. Öte yandan punk rock’ın DIY kültürünün tıpkı İngiltere olduğu gibi NYC’de de ethosuyla çok da paralel olmayacak şekilde deneyselliğe, devrimci ve yenilikçiliğe kapalı dar spektrumu ve sanat üretimine dair görece kıt anlayışı no wave müzisyenlerinin uzaklaşacağı ve meydan okuyabilecekleri bir başlığa dönüştü. Bu bağlamda, no wave sahnesi punk’ı arkasında bırakıp bambaşka ve tümden alternatif bir alana geçiş yapması anlamında, post-punk olarak bilinen ve Sex Pistols, The Clash, Buzzcocks vb. grupların punk rock devrimi ‘sonrası’ İngiltere’de ortaya çıkıp çevre Avrupa ülkelerine yayılan müzik hareketiyle eşzamanlı gerçekleşti ve sık sık bu müzik türüyle (bazen de haklı olarak) karıştırıldı veya altında anıldı.13 Ancak no wave müziği İngiltere’ye ve onun post-punk’ına kıyasla tek bir şehirliydi ve onun dinamikleri ve şartlarına fazlasıyla içkindi. NYC, Collabrative Project Inc (Colab) gibi disiplinlerarası üretimi destekleyen inisiyatiflere, Fun Galeri ve diğer birçok yeni açılan sanat noktalarına, X Magazine gibi alternatif dergilere ve TV programlarına sahipti ve tüm bu atılımlar kısa bir süre içinde, benzer mental şablonlara sahip insanlar arasında hızlı bir şekilde yaygınlaşıyordu. Ann Magnuson’un dediği gibi New York’un enerjisi o kadar fanatikti ki yaptığınız her şeyi etkiliyor, yarattığı aciliyet duygusuyla üretimleri şipşaklaştırıyordu.

CBGB, Blank City (2010),
filmden kare, kaynak: IMDb

Bununla birlikte, 70’li yılların üzerine karabasan gibi çöken yıkım, yozlaşma, parçalanmışlık ve distopik gelecek ihtimalleri no wave sahnesinin sonik atmosferinin etrafını çevreliyor ve müzik üretiminde bu başlıkların çeşitli marşlarını yazdırıyordu. Özellikle çoğu no wave sanatçısının yaşadığı aşağı ve aşağı doğu Manhattan’ın apokaliptik görüntüsü, kaderine terk edilmişliği, sefil ve düşkün hâli, baby boomer’ların14 önderlik ettiği idealist hippi kültürünün çöküşü ve Soğuk Savaş’ın getirdiği şüphecilik, belirsizlik ve kıyamet senaryolarıyla bir araya gelmiş ve no wave müziğinin en önemli unsurlarından birini, nihilist ve karanlık yaklaşımı ortaya çıkarmıştı. Bu estetik ve zihinsel durum en net Sonic Youth’un Charles Manson’ın müritlerinin Roman Polanski’nin eşini ve arkadaşlarını öldürdüğü olayı görselleştirdiği “Death Valley 69” şarkısının klibinde görselleştirildi ve şiddeti övüp normalleştirdiği gerekçesiyle eleştirildi.15 Ancak grubun basçısı ve vokalistlerinden biri olan Kim Gordon’a göre klip 60’lı yılların hippi iyimserliğinin çöküşünü temsil eden bir şeyden fazlası değildi. İşte Vietnam Savaşı sonrası ve Reaganizm öncesi bir ara zamanda yükselen no wave sahnesi, yakın tarihin hayal kırıklığıyla politik herhangi bir duruştan, idealist söylemsellikten, anlam, umut ve ütopya imleyen şehirli, flanör ve bohem gerillacık anlayışından uzak durdu. Bunun yerine nihilist, Lydia Lunch’a göre dadaist, şoke edici ve sarsıcı estetiğiyle değer yargılarına tümden meydan okuyarak yaşadıkları gerçekliğin sanat uzamını keşfetmeye çalışan no wave, Bette Gordon’un deyişiyle her şeyi tepetaklak etmek istedi. Buradan hareketle no wave müzik sahnesi punk rock’tan da esinlenerek DIY kültürüyle gelenekçiliğe ve teknik mükemmeliyetçiliğe karşı çıktı ve avangard bir sonik öte dünya keşfetmeye çalıştı. Müzisyenlerin amatörlüklerinin motive edici bir güç olduğu no wave melodik yapısallıktan uzak, atonal, sıradışı akor dizilimlerinin ve zaman kalıplarının kullanıldığı “Satan is Boring”, “I Can’t Stand Myself”, “Mother, My Body Disgusts Me”, “Detached”, “Less of Me”16 gibi ve diğer birçok şarkı isimlerinde imlendiği üzere karamsar, manik ve kaygılı şarkı sözlerinin çiğ bir şekilde icra edildiği doğaçlamaya açık bir spektrum yarattı. Zira müzik yapımına yönelen isimlerin sonik üretimleri amiyane tabirle ‘gürültü yapma’ deneyleriydi ve no wave sahnesinin profesyonellikten ve eğitilmiş müzisyenlikten kaçınan kolektif üretimi bu yaklaşımla büyüyebildi.

Son Söz

New York City 21. yüzyılın yeni şehir modelinin yıldızı olarak kurgulanarak kentlerin yeni ekonomik ve sosyal düzenlenişinin merkezinde yer alıyor. Artık imge ve sembollerin soyut değerlenimi üzerinden sürdürülebilirlik kazanan sosyo-ekonomik yapı ve esnek şirketleşme, hiyerarşiyi ve bürokratik antikacılığı ortadan kaldırarak şehirleri ağır endüstriyel merkezlerden turistik cazibe noktalarına dönüştürüyor. NYC bu dönüşümün başladığı yer olarak değişimden nasibini en tanımlayıcı karakteristliklerle alıyor. NYC’yi fırsatlar ülkesi Amerika’nın kalbi yapan imge üretimi süreci, eğlence sektörünün eski medya araçlarının yanında yeni medyanın çok daha geniş bir kullanıcı kitlesine ulaşmayı mümkün kılan teknolojik imkânların (en basit tanımıyla: internet) kullanımı, NYC’yi idealize eden diziler, filmler, müzik, sporun vb. uluslararasılaşması ve kültür-sanat/modanın giderek NYC’nin hâkimiyetine girmesiyle işlevselleştiriliyor. Ancak NYC’nin yeni kent imgesi yaratılırken şehrin belirli noktalarının, özelliklerinin, imkân ve fırsatlarının turistikleştirilmesi şehri tarihsizleştiriyor ve NYC’nin hem entelektüel hem de kültürel dönüştürücü kavşaklarındaki olaylarının, isimlerinin ve çeşitli sanat akımlarının perde arkasında kalmasına neden oluyor. Bu anlamda, NYC’nin ekonomik krizler, belediye hizmetlerinin çöküşü, suç, işsizlik ve evsizlik artışıyla çalkalanan, büyük şehir dışı göçün verildiği 70’li yılları, perde arkasında kalan dönemlerden biri. Ancak kentin 70’li yıllarının getirdiği sosyo-ekonomik sıkıntıların ve darboğazların silik hatırasının yanında, bu on yıllık dönemin reel şartları arasından yükselen özellikle müzik, ancak bunun yanında sinema, görsel, sahne ve performans sanatları da perde arkasında kalarak şehrin tarihinden soyutlanıyor.

İşte şehrin tarihinden soyutlanan bu New York —aşağı/aşağı doğu Manhattan gibi kimi bölgelerinin kaderine terk edildiği, emlak piyasasının çöktüğü ve idari birimlerin yozlaşarak işlevsiz hâle geldiği bir ‘yok evren’ olarak— şu anki cazibesinden hayli uzaktayken, bu alternatif şehir varoluşunu bağımsız, özgün ve sıra dışı sanat yaratımları için kullanacak birçok genç sanatçı Amerika’nın çeşitli şehir ve eyaletlerinden NYC’ye göç etmeye başladı. Şehrin daha çok aşağı/aşağı doğu Manhattan bölgesindeki metruk bölgelerine yerleşen sanatçılar idari gözetimin ve hizmetlerin rafa kalktığı bu ortamda kolektif üretimin imkânlarını keşfederek alternatif bir şehir komünü kurmayı başardı. Bilhassa müzik üretimine ve müzisyen personasına getirilen yenilikçi, profesyonellik ve teknik mükemmeliyetçilikten bağımsız yaklaşım, ünlü CBGB sahnesinde olgunlaşarak punk rock adı verilen müzikte vücuda geldi ve müzisyenliği komün üyeleri arasında ortak bir payda kıldı. Punk rock ethosu diyebileceğimiz ‘hissediyorsan yap’ anlayışı, daha sonradan no wave olarak anılacak çok daha radikal ve avangard bir sanat akımına kapı aralayarak müzik üretimini daha uç bir deneyime dönüştürdü. No wave, punk rock’la özdeşleşen müzik yapımında basitlik yerine deneyselliği ve bilinç akışını, söz yazımında ise muhalif duruşun yerine, nihilizmi, manikliği, öz-nefreti ve endişeyi getirdi. Bu anlamda no wave müzik sahnesi hem şehrin hem de 70’li yılların sosyo-ekonomik şartlarının ifadesi yolunda sanatla yaşam pratikleri arasına kalın bir çizgi çekmedi ve müzik üretiminin gerçeklik kadar rahatsız edici ve şoke edici olmasını sağlayarak fazlasıyla yoğun bir sonik çarpıcılık elde etmeyi başardı. Bundan dolayı, her ne kadar no wave sahnesinin müzisyenleri ve müzik grupları birbirinden hayli farklı üretimler gerçekleştirmiş olsalar da, yaşadıkları gerçekliğe (aşırı uyuşturucu kullanımına rağmen) paralel olarak müziğe, müzik yapımına ve ifadesine yaklaşımları ortak paydaları olarak tanımlandı. Bu anlamda no wave sonik bir keşif kadar, müzik edimselliğinin ve müzisyen kimliğinin ve onun diğer sanat dallarıyla geçişkenliğinin tartışılması ve tanımının genişletilmesi anlamında düşünsel ve ifadesel dönüştürücü bir işlev de üstlendi. Ancak tüm bunlar umurunda mıydı ya da bunun için uğraşıyor muydu?
NO.

1. NYC’nin nezihleştirilme projesiyle ilgili daha ayrıntılı bilgiye erişmek isteyenler için Carlos Dengler’in Sevenstories web sitesinde yayımlanan “Downtown and Gentrification: Dystopia or Enlightened Future” makalesini öneririm.

2. Bu kavram basitçe her bir bireyin bir uygulama indirmeden tutun restoranları, kafeleri, büfeleri, sanal yemek dağıtım sitelerini, otelleri, taksi servislerini ve daha birçok kurumu ve inisiyatifi sanal olarak oylayarak sektörde rekabet edebilir hâle getirdiği, çeşitli sosyal medya fenomenlerinin gücünü sahip olduğu mal ve mülkten değil, takipçi sayısından aldığı, insanların konsolide edebileceği insan ölçüsünde etkili olabildiği, bürokratik ilişkilerden çok ağ kurma becerisinin sosyal statü ve ekonomik refah anlamında belirleyici olduğu yapıcı, yıkıcı veya dönüştürücü gücü ifade ediyor.

3. Benzer diğer diziler: Friends (1994), Brooklyn Nine-Nine (2013), 2 Broke Girls (2011), Manhattan Love Story (2014) vb.

4. Özellikle New York City doğumlu hip hop’a dair etraflı bir tarihsel perspektif sunan Hip-Hop Evolution (2014), şehrin geç 70’ler dönemine dair sosyo-ekonomik açıdan da bir bakış sunuyor.

5. Man Alive 60’lı yılların sonundan itibaren çeşitli aralıklarda çok geniş bir konu paletinin altında içerik üretti. Bunlar arasında 1967 yılında yayımlanan ve eşcinselliği konu alan “Consenting Adults” adlı seri de var.

6. Bu kesinti NYC tarihinin hâlâ en etkili elektrik kesintisi durumunda. 2003 yılında yaşanan bir başka genel elektrik kesintisi hem bölge hem de zaman olarak sınırlı etki gösterdi. Bu şehrin belediye hizmetlerince geçirdiği dönüşümü anlamak açısından bir başka örnek.

7. Bu belgesele Vimeo’dan ulaşılabilir. CBGB’nin içinden çekimler ve hem müzisyenler hem de seyircilerle röportajlardan derlenen belgeselde bu yazıda da adı sıkça geçen Lydia Lunch’ı ve The Contortions adlı ünlü no wave/funk grubunun kurucusu James Chance’ı görebilmek mümkün.

8. CBGB 1980’li yılların başından başlayarak ciddi bir dönüşüm geçirdi. 70’li yıllar boyunca hem punk/art punk hem de no wave gibi avangard/alternatif müzik türlerine ev sahipliği yapan CBGB, 80’li yıllarla beraber hardcore/emo çizgisine kaydı. 2000’li yılların ortasında mülk sahibiyle kira anlaşmazlığı yüzünden mekânın kapanması NYC’nin nezihleştirilme sürecinde sembolik olarak tanımlayıcı bir anlama sahip. CBGB sahnesinin metalaştırılan tarihi üzerine faydalı bir makale: “The TRGT Fiasco Was No Mistake

9. Blank City, bu yazıda adını verdiğim birçok sanatçının sözlerine atıf yaptığım belgesel. No wave sahnesini yapan birçok sanatçının röportajını da içeren Blank City, daha çok şehrin sinema sahnesine odaklansa da no wave ve punk rock müzik sahnesine dair bilgiler de içeriyor. No wave müzik sahnesine dair etraflı bilgi için ilgililer Kill yr. Idols (2004) yapımına göz atabilir.

10. NYC’nin 60’lı yıllarının emlak piyasasıyla Jane Jacobs önderliğindeki şehir sakinleri arasındaki mücadeleyi ve şehrin özellikle siyah ve Latino kökenli insanların yaşadığı bölgelere (örn: Bronx) yönelik kentsel dönüşüm planlarını konu alan Citizen Jane: Battle for the City adlı belgesel, NYC’ye içeriden bakışı ve şehirle insan arasındaki ilişkiye sıradışı yaklaşımıyla New York’un kentsel tarihine eşsiz bir tanıklık fırsatı sağlıyor.

11. Aynı adda NYC’nin no wave sinemasının en önemli isimlerinden Amos Poe’nun CBGB sahnesindeki erken dönem punk ikonlarını belgelediği bir de belgesel var. Belgesel no wave öncesi New York müzik sahnesini merak edenler için samimi birçok canlı performansa içeriden şahit olma imkânı sunuyor.

12. Bu şehirdışı göçlerin önemli bir kısmı Ohio eyaletinden gerçekleşti. Örneğin Jim Jarmusch, Bush Tetras’tan Pat Place, Robert Quine, DNA’den Tim Wright gibi isimler.

13. Her ne kadar no wave sahnesi NYC çıkışlı olsa ve tamamen ona içkin anılıyor olsa da bu müzik türüne yakın sonik atmosferi punk sonrası devirde yakalayan Danimarka’dan Avustralya’ya, İngiltere’den Almanya’ya kadar birçok müzik grubu bulunuyor. No wave’in post-punk ile birlikte anılmasının sebeplerinden birinin de bu olduğunu tartışmak mümkün.

14. 2. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra doğan (1945’ten 1950’li yıllarının ortasına değin) ve 1960’lı yılların çeşitli politik, sosyo-kültürel, sanatsal vb. gençlik hareketlerinin öznesi olan nesile verilen ad.

15. Bu kliple ilgili detaylı bilgiye no wave sineması üzerine yazımda ulaşabilirsiniz: “Geek Bir Yazı: New York No Wave Sinema

16. Şarkılar sırasıyla: Sonic Youth, The Contortions, Swans, DNA, Teenage Jesus and the Jerks müzik gruplarından.

avangard, do it yourself (DIY), kendin yap, kent, Koray Soylu, metropol, mutenalaştırma, müzik, New York, no wave, punk, şehir