Eklemlenmek ya da Osmanlı Bankası ile Rodos’un ne ilgisi var?

Öğrenciliğimde, şimdi ne olduğunu bile hatırlamadığım bir çalışma için Galata’daki Osmanlı Bankası binasını araştırırken yapının iki cephesi arasındaki farkın beni hayrete düşürdüğünü hatırlıyorum. Aslında yapıyı İstanbul içinde oradan oraya koştururken çok kere görmüş, Bankalar Caddesi’nden geçerken ön tarafa, denizden Karaköy’e yaklaşırken ise arka cepheye belki defalarca bakmıştım.1 Fakat kentte dolaşırken binanın iki yüzünün aynı anda algılanamaması, Haliç cephesini algılamak için uzaklaşmanın gerekmesi ve bu sırada —görece— fazlaca bir zaman geçmesiyle belki de her iki cepheyi de kendi içinde değerlendirmiş ve Bankalar Caddesi tarafındaki Avrupai mimari öğeler ile Haliç cephesindeki cumba ve saçakların oluşturduğu, bilmeyen birisi için aynı bina olduğunu dahi anlayamamasına yol açacak güçlü tezat beni hiç hayrete düşürmemişti; ta ki fotoğraflarda her iki perspektifi de arka arkaya görene değin.

Osmanlı Bankası Haliç cephesi,
Servet-i Fünun, 11 Ağustos 1892
Osmanlı Bankası,
Bankalar Caddesi cephesi,
Servet-i Fünun, 18 Ağustos 1892

Avrupai öğeleri Osmanlı mimari elemanlarıyla harmanlamakta usta olan Alexander Vallaury, Osmanlı Bankası yapısında farklı bir tutum denemiş ve Bankalar Caddesi’nde dönemin Beaux Arts anlayışına uygun bir mimari sergilerken, yapının Haliç’e bakan tarafında, cumbaları, saçakları ve yan cephelere de uzanan eliböğründeleriyle oryantalist bir duruş takınmıştır. Belki Osmanlı’nın Batı kapitalizminin sahnesine çıkarken geleneksel kimliğini de korumaya çalıştığını anlatmaya çalışmış, belki de sadece cephelerin baktıkları kentsel çevre ile, Bankalar Caddesi’nin Levanten ve yabancı yoğunluklu Galata, Haliç cephesinin ise Osmanlı addedilen tarihi yarımada ile olan ilişkisini kurmak istemiştir. Sebebi ne olursa olsun, yine de yapıyı daha önce görmemiş birine her iki cephenin fotoğrafını gösterseniz belki aynı bina olduğunu dahi anlamayabileceği bir yapı elde etmiştir. Bu bile başlı başına üzerine yazmaya değer bir konu iken, geçen sene başka bir çalışma için yapının fotoğraflarına tekrar baktığım esnada, bu sefer bambaşka bir durum dikkatimi çekti.2 Yapının restorasyon öncesi hâlinde, Bankalar Caddesi cephesi yapı öğelerinde —ek kat haricinde— fazla bir değişiklik göze çarpmazken, Haliç cephesi, eklenmiş yangın merdivenleri, yerinden sökülmüş dalgalı saçak, bozulmuş yapı öğeleri ve kaybolmuş simetri ile giriş cephesine göre çok daha fazla değişime uğramıştı. İki cephenin bir asır boyunca geçirdiği farklı dönüşümler acaba bir tesadüf müydü? Ya da Bankalar Caddesi’nin ağırbaşlı havası ile uyumlu, görece korunmuş hâlinin yanında Haliç’e bakan arka cephedeki eklemeler belki de cephelerin ilk tasarım kararları ile uyum içindeydi.

Osmanlı Bankası
Bankalar Caddesi cephesi,
2011 restorasyonu öncesi
ve restorasyon sonrası,
fotoğraf: Cemal Emden
Osmanlı Bankası Haliç cephesi, 2011 restorasyonu öncesi, fotoğraf: Kasım Oktay, kaynak: Mapio

Nitekim Osmanlı kentinde herhangi bir yapıya eklemlenmek, aslında hayli doğal bir durumdur. Tarihi yarımadada kısa bir gezinti bunu anlamaya yeter. Üstelik eklemlenilen yapının önemi ya da anıtsallığı burada herhangi bir kriter değildir; sözgelimi Soğukçeşme Sokağı’ndaki yapılar Topkapı Sarayı'nın surlarına, bugün belki ‘eğreti’ olarak adlandıracağımız bir şekilde yapışmıştır. Neticede Topkapı Sarayı’nın kendisi de zaten asırlarca süren eklemelerden oluşmuştur. Saraydaki bazı bölümlerde saçaklar dahi, bugün asla kabul etmeyeceğimiz bir biçimde gidip başka bir yapı elemanının üstüne oturur. Hatta, İstanbul da aslında Konstantinopolis’i yıkmamış, zaman zaman onu değiştirmiş, zaman zaman da ona eklenerek yanında/üzerinde çoğalmıştır. Bu kümelenme, Osmanlı mekân kurma geleneğinin ayrılmaz bir parçası olarak bugün dahi karşımıza çıkar.

Soğukçeşme Sokağı, kartpostal
Arz Odası saçağının
Bâb-üs-saâde ile birleşimi,
fotoğraf: Hale Gönül
Balkapanı Hanı, fotoğraf: Hale Gönül

İşte Osmanlı Bankası’nın cephelerine bakarken bunları düşündüm: Acaba Galata tarafı daha bozulmamış iken, Osmanlı karakterini yansıtan Haliç cephesinin bu eklemlenme kültürünü devam ettirmesi bir tesadüf müydü?

Derken, geçen yaz Rodos’ta, kentin Osmanlı dönemini gösteren birtakım fotoğraf ve gravüre rastladım. Tarihi kent merkezinde, bugüne kadar korunmuş Süleyman Camisi gibi anıtsal veya İslam kütüphanesi gibi sivil az sayıda yapıyla Osmanlı varlığı hâlâ hissedilse de, Osmanlıların Şövalyelerden aldıkları mimari mirasa ekledikleri/dönüştürdükleri strüktürlerin yerlerinde bugün yeller esmekte. Dolayısıyla birkaç yapının dışında, aslında Rodos’ta gerçek anlamda nasıl bir Osmanlı mekân üretimi olduğunu anlamak pek mümkün değil. Fakat kentte dolaşarak görülemeyenlerin, eski fotoğraflar ile ipucunu yakalamak mümkün. Rodos sokaklarına Kültür Bakanlığı tarafından yerleştirilen bilgilendirme panolarından birinde, Şövalyeler Sokağı’nda Osmanlı’nın inşa etmiş olduğu birtakım ek strüktürler gördüm. Çoğu ahşap cumba şeklinde olan bu eklemeler, bulunduğu kentsel çevrenin dokusu ile oluşturduğu tezat bir yana, gotik kaidenin üzerinde yükselen minare gibi, eklendiği strüktürün kültürel kodlarını da pek önemsemiyor gibi durmaktadır.

Osmanlı döneminde Şövalyeler Sokağı, Hanzade Mescidi (Agia Triada Kilisesi) ve
Agia Triada Kilisesi’nin günümüzdeki durumu. İtalyan işgali sırasında,
minare kaldırılmış ve gotik kaide
bir nişe dönüştürülerek,
Meryem Ana heykeli konulmuştur, fotoğraf: Hale Gönül

Rodos’un kentsel geçmişinin anlatıldığı bilgilendirme panolarında, Fransa lojmanı için yazılanlar ilginçtir. Yapının Osmanlı döneminde ikamet amaçlı kullanıldığı bilgisinden sonra, metinde şöyle bir ifade kullanılmış:

“İtalyanlar, tüm ekleri kaldırarak, onu eski görkemine kavuşturmuştur.”3

Buradaki “eski görkem” ifadesinin ilhamını basitçe milliyetçilikten aldığını pek düşünmüyorum. Daha çok, sanki yapının üzerindeki ahşap eklerin bu satırların yazarının kültür dünyasına ait olmamasıyla ilgili gibi. Ben mi? Sanırım ahşap cumbalı Rodos’u mekânsal olarak çok daha heyecan verici buluyorum.

Osmanlı döneminde konut olarak kullanılan Fransız lojmanı ve 
Fransız lojmanının bugünkü durumu, fotoğraf: Hale Gönül
Şövalyeler Caddesi, 1844 ve
aynı perspektiften günümüzde
Şövalyeler Caddesi,
fotoğraf: Hale Gönül

Tabii burada, eklemlenmek sadece Osmanlı’ya özgüdür, Avrupalı asla eklemlenmez demek istemiyorum. Zaten birçok ek strüktür biliniyorken, böyle bir şey iddia etmenin bir anlamı da yok. Fakat belki de en gösterişli, en saldırgan eklerden biri olan Coop Himmelb(l)au’nun Viyana’daki çatı katına baktığımızda, burada başka bir mesele olduğu çabucak göze çarpıyor. Tüm yabancılığına rağmen Coop Himmelb(l)au’nun paraziti, asla Rodos’taki Osmanlı cumbası kadar kayıtsız değil.

Coop Himmelb(l)au, Rooftop Remodeling Falkestrasse, 1988, Viyana,
kaynak: Coop Himmelb(l)au

Peki bu kayıtsızlığın nedeni ne? Bugün gecekondusunu ihtiyacına göre genişleten kişi ile aynı duygu ve düşünce dünyasından mı çıkıyor? Öyleyse neden bazen muhteşem, bazen acıklı sonuçlar veriyor? Osmanlı kültürel hayatından binlerce öğeye bağlamak mümkün bunu, fakat bunları anlatmak için tek bir yazının da yetmeyeceği aşikâr. Şimdilik sadece bunun Osmanlı’da mekânın gündelik kullanımı ile ilişkisine dikkat çekerek bitirmek istiyorum. Osmanlı mekânının Avrupalı çağdaşlarına göre daha akışkan olduğu fikrindeyim. Fiziksel mevcudiyetin yanında mekân hareket ve hayatla kuruluyor ve bu yüzden öznenin bunu imal ederken gerçekleştirdiği eylemler son derece olağan hâle geliyor; estetik haz sorgulanmıyor, fakat kaçınılmaz bir biçimde sonuç son derece estetik oluyor.

Geçen sene internet fenomeni hâline gelen, muhtemelen herkesin Türkiye’de olduğunu düşündüğü, fakat Google arama sonuçlarından hareketle büyük ihtimalle İspanya’da olduğunu düşündüğüm yapı.

Meydanların çoğu zaman net bir boşluk olarak korunamaması da yine bu mekân geleneğinin en iyi tezahürlerinden biri. Örneğin 19. yüzyıl başında Beyazıt Meydanı ahşap barakalar ile dolu bir hâle geliyor; şimdi, işporta kültürünün bu anlayışın devamı olmadığını kim savunabilir? Kamusal mekânın kullanım şekli burada pek çok şey söylüyor; fakat belki de en ilginci, yere bir halı serip, bağdaş kurarak oturma eylemi. Kamusal mekânı anlatan gravürlere baktığınızda, Osmanlı kentinde, meydanlarda, çeşme önlerinde, cami avlularında, kapı önlerinde, insanların gruplar hâlinde ya da tek başına bir yerde oturduğunu görürsünüz, bazen onlara mobilyalar da eşlik eder. Böylece mekâna yayılır ve onu dönüştürürler. Oysa Avrupa kent tasvirlerinde, özel bir durum yoksa, insanlar ayaktadır veya yürüyordur, yere temas minimumdur. Nitekim evde ya da kilisede de sandalyede oturulur, yere minimum müdahale vardır, oysa Osmanlı tüm ağırlığı ile yere oturur, yerleşir ve orayı dönüştürür.

1810 civarı Beyazıt Meydanı’nı gösteren Seyyit Hasan haritası (Cerasi).4 Kuzeydeki büyük boşluk Eski Saray meydanıdır. Sarayın güneydoğusunda
Beyazıt Camisi’nin çevresinde ve güneyinde —şimdiki Beyazıt Meydanı’nın olduğu yerde— ahşap barakalar görülmekte.

William Henry Bartlett, Beyazıt Meydanı, 1838, Julia Pardoe’nun The Beauties
of the Bosphorus’undan gravür.
Solda Eski Saray’ın Beyazıt Kapısı,
arkada Beyazıt Camisi ve önünde 1826’da
bir kısmı yıkılmış olan ahşap yapıların kalanları görülmekte. Bunun
dışında meydanda ön sağ taraftaki
geçici strüktürler göze çarpıyor,
kaynak: Wikimedia Commons
Thomas Allom, Bab-ı Hümayun
ve III. Ahmet Çeşmesi, 1830’lar
19. yüzyıl sonlarında İstiklal Caddesi. İstanbul’un Batılı ve Levanten yüzünü temsil eden Pera’nın görsellerinde insanların kamusal alan ile kurduğu ilişki, Avrupa kent tasvirlerindekilerle
neredeyse özdeştir.

Mevcut binalara yapılan eklerin de aynı kültürel kodlardan geldiğini, bu oturma/yaşama/kullanma biçiminin bir tezahürü olduğunu düşünüyorum. Yeni yapılar kentin dokusuna, insanlar mekânlara eklemlenirken, kenti dönüştürür ve eklemlenmenin güzelliğini farkında olmadan üretirler. Bu yüzden Osmanlı Bankası’nın Haliç’e bakan cephesinin geçirdiği dönüşümden Galata cephesinin mahrum kalması belki de tesadüftür, ama öyle olmadığını düşünmek beni tuhaf bir şekilde mutlu ediyor.

1. Gerçi burada neresi ön, neresi arka cephe orası da tartışılır. Geleneksel olarak girişin olduğu cepheye “ön” deme eğilimimiz olduğundan, ben de öyle adlandırıyorum. Aslında bu yapıda iki ön cephe var desek pek de yanlış olmaz.

2. 2011 restorasyonundan öncesinden söz ediyorum tabii burada.

3. Çeviri sevmeyenler için İngilizcesi: The Italians restored it to its former glory, after removing all prior additions and alterations.

4. Maurice Cerasi, “The Urban and Architectural Evolution of the İstanbul Divanyolu: Urban Aesthetics and Ideology in Ottoman Town Building,” Muqarnas, 22, s. 189–232, 2005, s. 199.

eklemlenmek, Hale Gönül, mekân, mimarlık, Osmanlı mimarlığı