Broken Nature,
XXII Triennale di Milano,
© La Triennale di Milano,
fotoğraf: Gianluca Di Ioia
Tasarım Bienali Seyir Defteri
22. Milano Trienali: Dünyanın Sonundan Zarif Tasarımlar

Milano’yu Milano yapan etkinliklerin başında geliyor Triennale di Milano. Uzun bir aradan sonra, yani tam yirmi senelik bir boşluğun ardından 2016’da geri döndü. Açıkçası istenilen heyecanı yaratmadı, ama yine de bir umut ışığı saçıldı.

Trienalin hikâyesi 1923’te, Monza kentinde ilk uluslararası dekoratif sanatlar sergisinin [1a Mostra Internazionale Delle Arti Decorative Villa Reale Di Monza] iki yılda bir düzenlenmek üzere hayata geçmesiyle başlıyor. 1933’te ise Palazzo dell’Arte, yani şu an La Triennale diye bildiğimiz müze inşa ediliyor, etkinlik de 5. trienalin düzenlenmesi için Monza’dan Milano’daki müze binasına taşınıyor. O zaman da bugün de çok önemli bir görev üstleniyor Milano Trienali: Toplum, sanat ve sanayi arasında uluslararası diyaloğu kuruyor, kültürel ve ekonomik yaşamın simgesi hâline geliyor.

Müzenin yönetimi 2018’de Stefano Boeri’ye emanet edildi ve kadrolar baştan yaratıldı. Boeri başladığında trienalin eski misyonuna geri dönmesini hedeflediğini açıkladı: “Devletler ve siyasi düzen ilerlemenin referans noktası olma özelliğini kaybettiğinde kültür, ekonomi, toplum, sanat ve endüstri arasındaki uluslararası diyaloğa aracı olmaları için yaratıcı endüstrilere başvuruyoruz.” Bu sebepten dolayı bu yıl günümüzün en önemli küratörlerinden, MoMA Mimarlık ve Tasarım Bölümü’nün kıdemli küratörü ve Ar-Ge direktörü Paola Antonelli tarafından şekillendirilen XXII Triennale di Milano ayrı bir önem kazanıyor.

Gelelim trienalin bu yılki temasına ve sergisine. Program ve ana sergi küratörlüğünü Paola Antonelli, Ala Tannir, Laura Maeran ve Erica Petrillo ile beraber yürüttü. Sergi tasarımını, 1. İstanbul Tasarım Bienali’nden grafik tasarım stüdyosu, 4. İstanbul Tasarım Bienali’nden ise katılımcı olarak tanıdığımız Studio Folder ve Matilde Cassani üstlendi. Sergi kitabını yine Studio Folder Anna Kulachek ile beraber tasarlarken Broken Nature kimlik çalışması Dario Zampiron ve Anna Kulachek imzasını taşıyor.

Broken Nature: Design Takes on Human Survival [Kırık Doğa: İnsanlığın Hayatta Kalması İçin Tasarım Denemeleri] teması gezegenimizi ve kolektif varlığımızı tehdit eden konuların çok yönlü ve kapsamlı bir okuması olarak karşımıza çıkıyor. Sergi, sağaltıcı [restorative] tasarım kavramını vurguluyor ve insanların doğayla olan bağlantısını veya ilişkisini derinden incelerken onarıcı çözüm önerileri sunuyor. Gezegenin yok edildiği, doğal kaynakların tüketildiği, insan ve doğa arasındaki ilişkinin en gergin hâline geldiği bir dönemde dengenin onarılamayacak kadar kırılgan hâle geldiğini gösteriyor. Gezegeni geri kazanabilmek için harekete geçilmesi gerekiyor.

Broken Nature insan ırkının soyunun tükeneceği kabul edilse dahi, bu yolda daha iyi ve zarif bir son elde etmenin hâlâ mümkün olduğunu iddia ediyor. Tasarımcıların ellerinden gelenin en iyisini yapmaları, yani elimizdeki kaynaklardan en iyi şekilde yararlanmaları gerektiği vurgulanıyor. Özetle Broken Nature, sağaltıcı tasarım projelerinin hasarı gidermeye nasıl yardımcı olduğunu gösteren bir sergi.

Tema aynı zamanda sorumluluğun sadece uzmanlarda olmadığının ve dünya vatandaşlarının da tasarımcılar kadar sorumluluk kabul etmeleri gereğinin altını çiziyor. Hasarlı ekosistemin onarılması ve gezegenin yeniden şekillendirilmesi için kaynakların toplu kullanımının ve herkesin çalışmasının gerektiği mesajı veriliyor. Küratörler bu çalışmada uluslararası tasarımcılar, mimarlar, biliminsanları, küratörler ve çeşitli disiplinlerden gelen düşünürlerden oluşan bir grubu bir araya getiriyor. Amaç doğayla olan ilişkimizi yeniden ele almak, çevreye daha yapıcı bir şekilde yaklaşmak ve doğru yolda ilerlemek. Serginin, “tasarımcıları gezegende kalan zamanlarını iyi kullanmaya” teşvik eden bir sergi olduğunu söylüyor Paola Antonelli verdiği röportajlarda; “adeta insan ırkının mirasını veya öleceğini bildiğin yaşlı bir aile üyesinin sonunu planlamak gibi” diyerek tarif ediyor meseleyi.

Broken Nature onarım araçları arasında tasarım, fen, beşeri ve sosyal bilimleri sayıyor ve bu alanlar arasında verimli bir işbirliği öneriyor. Sergi, sosyal adalet ve ekonomik kalkınma için yeni yöntemler ve üzerinde çalışılan deneyler sunacağını vaat ediyor. Bu anlamda aile, cinsiyet, ırk, sınıf, kirlilik, maddi tüketim ve küresel ısınma gibi temel konular içeriyor. Ayrıca yeni teknolojilerin rolünü inceliyor.

Sergi tüm bunların, tasarımcılar, mühendisler, sanatçılar, biliminsanları ve politikacılar arasındaki değişen ilişkileri düşünmemizi sağlamasını hedefliyor. Paola Antonelli bir röportajında şok efekti yaratmaya çalışmadıklarını söylüyor; gezerken de gerçekten zarif ve son derece şık bir sergi ile karşılaşılıyor. Konuların bu kadar derin ve önemli olmasına rağmen seçilen dil şaşırtıcı bir şekilde sade. Açılış zamanında sergiyi gezen tasarım profesyonelleri bir yandan sergi içinde yer alan işleri beğenirken, bir trienalin fark yaratabilmesi için nasıl daha etkin olabileceğini tartışıyor.

Sergi araştırma açıları veya konuya yaklaşımları anlatan dört ayrı bölüm üzerinden kurgulanıyor: Sağaltıcı Tasarım, Büyülü Pragmatizm, Karmaşık Sistemler ve Uzun Süreli Tavırlar [Restorative Design, Magic Pragmatism, Complex Systems and Long-Term Attitudes]. Ancak bu okumayı önceden derinlemesine yapmayan bir seyirci bu yaklaşımları keşfetmek veya anlamakta zorlanabilir. Duvar metinleri başlıksız ve beklenmedik yerlerde karşımıza çıktığı için sergiyi anlamak için çok da yardımcı değiller.

Trienal sergisi müzenin ikinci katında, ana salonlardan birinde yer alıyor. Tüm binayı ele geçireceğini düşünürken neredeyse küçük diyebileceğimiz bir alana sığıyor. Bir iki işin binanın farklı noktalarında yer alması, bu küçüklük algısını kırmıyor. Ancak sergiyi gezdikçe, aslında ne kadar çok projenin bir araya geldiği fark ediliyor. Sergide yer alan yüzün üzerinde projeden öne çıktığını düşündüklerimi kısaca anlatmak isterim.

“Totems”, Neri Oxman ve
the Mediated Matter Group, MIT, 2019,
© La Triennale di Milano,
fotoğraf: Gianluca Di Ioia

Mavi perdeler ardından serginin ilk salonuna girdikten sonra bu sergi için özel geliştirilmiş “Değişim Odası” [The Room of Change] adlı işle baş başa kalıyoruz. Yirmi ikinci trienal mevcut birçok proje seçkisiyle beraber dört yeni iş sipariş vermiş; “Değişim Odası” da bunlardan biri. Odada önce “Değişim Görüntüleri” son derece etkileyici bir seri olarak öne çıkıyor. Dünya’daki çeşitli yerlerin ‘öncesi ve sonrası’ karşılaştırmalarını içeren NASA uydu görüntülerinden oluşan bir seçki bu. Accurat stüdyosunun “Değişim Odası” ise, bu ekranların arkasındaki duvarda yer alan, kendilerinin “veri halısı” diye tarif ettiği bir veri tablosu. Bu komplike sistem, çevremizin geçtiğimiz yüzyıllarda nasıl değiştiğini ve hangi değişikliklerin bizi beklediğini anlatmaya çalışıyor. Okuması son derece zor, bu yüzden de aslında biraz anlamsız ve eğreti kalıyor.

Broken Nature, © La Triennale di Milano, fotoğraf: Gianluca Di Ioia

İkinci odaya geçtiğimizde görsel olarak çarpıcı ve bir o kadar düşündürücü bir dizi iş ile karşılaşıyor, böylelikle bir önceki odada yaşanan karışıklığı unutuyoruz.

2013 yılında sanatçı Kelly Jazvac, okyanus bilimci Patricia Corcoran ve jeolog Charles J. Moore ile Hawaii adasında yeni bir taş türünün peşine düşüyor. Buldukları yeni tür kum, odun, kaya, erimiş plastik ve plaj tortusu karışımından oluşuyor. Bu yeni tip taşa Plastiglomerate adını veriyorlar. Sergilenen parçalar görsel olarak bize hitap etse de doğanın dengesini nasıl bozduğumuzu gözler önüne seriyor.

“#12” ve “#9”, Kelly Jazvac ve
Patricia Corcoran, Charles J. Moore,
Plastiglomerate, 2013,
fotoğraf: Jeff Elstone,
sanatçı ve Fierman Gallery izniyle

Doğa kendi gücüyle değişen şartlara adapte olma becerisine sahip, ancak insanoğlunun ona sürekli müdahale etmemesi ve doğanın kendi başına iyileşmesine izin vermesi gerekiyor. Buna dair başka bir örnek Aki Inomata’nın “Think Evolution #1: Kiku-ishi (Ammonite)” adlı işi.

Evrim sürecinde ahtapotlar, avcılardan hızlı kaçabilmek için kabuklarından kurtuldu. Ancak araştırmalar gösteriyor ki, bazı ahtapot türleri hindistancevizi veya yumuşak kabukları barınmak için kullanıyor. Bu bilgi gölgesinde Japon tasarımcı Aki Inomata, 3D tarama ve baskı tekniklerini kullanarak bir ammonite (soyu tükenmiş deniz hayvanı, yumuşakçalardan) kabuğunu yeniden yaratıyor. Aki bu kabuğu küçük bir ahtapotla beraber bir akvaryumun içine yerleştiriyor, sonra da buluşmayı kaydederek cephalopod’un (kafadan bacaklılar olarak adlandırılan omurgasız hayvanların yumuşakçalar türlerinden) atalarının biyolojik habitatı arasındaki mevcut bağları inceliyor.

“Think Evolution #1 :
Kiku-ishi (Ammonite)”,
Aki Inomata, 2016–17, Octopus,
kaynak: iscp

Bir sonraki bölümde 2. İstanbul Tasarım Bienali’nden bildiğimiz Sputniko! isimli tasarımcının “Nanohana Heels” [Nanohana Topuklar] adlı işi karşımıza çıkıyor. Sputniko!’nun ayakkabı tasarımcısı Masaya Kushino ile tasarladığı ayakkabı, yürüdükçe kolza tohumları ekiyor. Bunun nedeni kolza çiçeklerinin radyasyon emdiğinin tespit edilmesi. Sputniko! da hayal dünyasında Fukushima sonrası radyoaktif madde karışarak kullanılmaz hâle gelen arazileri, bu ayakkabılarla ekim yaparak geri kazanmayı öneriyor

“Nanohana Heels”, Sputniko!, 2012,
kaynak: Sputniko!; Sputniko! ve 
Scai the Bathhouse, Tokyo izniyle

Sergide yer alan işler arasından en çok akılda kalan ise Sonam Wangchuk, Sonam Dorje ve Simant Verma’nın fotoğraflardan oluşan “Ice Stupa: Artificial Glaciers of Ladakh” adlı iş. Proje metni de görsellerin çarpıcılığını destekler nitelikte: “İklim değişikliğinin bariz bir sonucu olarak [Hindistan’ın] Ladakh bölgesinde yaz sıcaklıkları artıyor ve buzullardaki karlar daha hızlı eriyor. Bu da tarım için baharda eriyen sulara bel bağlayan yerel toplulukları olumsuz etkiliyor. Ice Stupa, kullanışlı olmayan bir yabani dereyi don seviyesinin altına taşıyan, sonra da onun çöldeki dikey bir su oluğundan fışkırmasını sağlayan yapay bir dağ buzulu. Fışkıran su dondurucu bir soğukla karşılaştığında koni biçiminde bir buz şeklini alıyor, böylelikle doğrudan güneş ışığına maruz kalan yüzey alanını olabildiğince aza indiriyor. Yapay buzul baharın sonlarına kadar dayanıyor, toplulukların mevsim boyunca suya ulaşmasına olanak sağlıyor.”

“Ice Stupa”, Students’ Educational
and Cultural Movement of Ladakh - SECMOL (Sonam Wangchuk), 2013–14, fotoğraf: Lobzang Dadul,
SECMOL izniyle
“Ice Stupa”, köylüler 5.000 ağaç dikiyor, fotoğraf: Lobzang Dadul

Formafantasma’nın son aylarda en çok konuşulan işi “Ore Streams” serginin büyük bir alanını kaplıyor. Daha önce Avustralya Melbourne’deki NGV Trienali’nde görücüye çıkan iş, bu sefer uzmanların yer aldığı videolarla zenginleştirilirmiş. Proje özellikle Afrika’da büyük bir sorun hâline gelen teknolojik atıkların tekrar kullanımı üzerine kurgulanmış. Atık bilgisayar parçalarından yeni mobilyalar tasarlıyorlar, yani bu derece önemli bir konuyu yine son derece şık ve estetik olarak kusursuz bir biçimde üretilen masa ve sandalyelerle tartışıyoruz. Bu da belki konuyu farklı kitlelere ulaştırmak için bir yol arayışı olarak düşünülebilir. Bir yandan geri dönüşüm konusu ve buna bağlı olarak geri dönüşüm tuzağını düşünmek gerekiyor. Öte yandan, bu objeleri ancak ufak bir kesim satın alabilir. Peki bu objeler, tam da bu konuyla yüzleşmesi gereken kesimin evlerinde yer alarak, bir değişim tetikleyebilir mi?

“Ore Streams, Cabinet 1” ve
“Ore Streams, Cubicle 2”, Formafantasma (Simone Farresin, Andrea Trimarchi), 2017, fotoğraf: IKON; Nicoletta Fiorucci, Londra ve Giustini/Stagetti, Roma izniyle

Broken Nature, dünya genelindeki son derece önemli meseleleri, dünya ile ilişkimizi anlatmaya çalışan bir sergi. İçinde bulunduğumuz krizin ve felaketlerin başoyuncularından olan veya olabilecek tasarımcılara büyük bir sorumluluk düştüğünü, ama tasarımcıların bu sorumluluğu tek başlarına taşımak durumunda olmadığını anlatıyor. Yok oluşumuzun kaçınılmazlığını ve bundan sonra tasarlanacak her şeyin daha zarif olması gerektiğini iddia eden serginin bu konuda sergilediği yaklaşım üzerine hepimizin düşünmesi gerekiyor. Politikaların geç kaldığı ve yeterince hızlı bir çözüm üretmediği konusunda hemfikir olduğumuza göre, hepimiz sorumluluk üstlenip bu duruma karşı çıkmalıyız. Bu yüzden serginin profesyoneller bir yana, özellikle halk tarafından gezilmesi, bireyleri tetiklemesi bekleniyor. Trienalin genel seyirci üzerinde nasıl bir etki bırakacağını önümüzdeki aylarda gözlemlemek mümkün olacak; ancak sergi bu konuları tekrar ele alarak tasarım, mimarlık, endüstri, politika ve birçok disiplinden profesyonel arasında tartışmak için iyi bir fırsat sunuyor.

Trienalin süreci genişletip farklı programlar ve dijital çalışmalarla son bir sene içinde mekân ve zaman sınırlarını aşmayı başardığını söyleyebiliriz. Özellikle hazırlık aşamasında büyük bir heyecan yaratmak adına tutarlı bir çalışma sergiledi. 19 Haziran 2018’de Milano’da düzenlenen sempozyum, temanın açıklanmasıyla beraber beklentileri yükseltti. Ocak 2019’da ise, ikinci bir sempozyum MoMA işbirliğiyle gerçekleşti. Siz de tüm konuşmaların canlı yayınlandığı YouTube kanalı başında uyuyakalanlardan mısınız?

Broken Nature küratörlerin düşünce sürecini daha şeffaf hâle getirmek, ilgili araştırmalara ve tartışmalara gerekli derinlik ve boyutu katabilmek için web sitesini çevrimiçi bir yayın platformu olarak kurguladı. İşlenen konuları eleştirel bir biçimde ele alan bilim, felsefe, edebiyat, tasarım, teknoloji ve politikayla ilgili metinler, görüntüler, videolar, podcast’ler, raporlar ve referans siteleri, merakımızı beslemek için iyi bir kaynak ve yöntem oldu.

Tüm bu birbirini tamamlayan çalışmalar arasında vazgeçilmeyen ülke ‘pavyonları’ veya uluslararası katılımların yer alma biçimi eğreti kalıyor. Trienalin her açıklamada belirttiği üzere, katılan ülkeler resmi hükümet kanalları aracılığıyla belirlenmiş. Hedef odaklı bir seçki olmadığı için katılan yirmi bir ülke arasında şaşırtıcı seçimler de var. Trienal son derece büyük bir mekân olduğu için, ülke pavyonları ana sergiden neredeyse bağımsız birer alana sahip. Bütçeleri hiç küçük olmayan ve temaya farklı açılardan yaklaşan bu katılımcıların sergilerinin çoğu vasat ve kendi ülkeleri adına son derece umut kırıcı.

Yine de siz siz olun ve 1 Eylül 2019’a kadar Milano’ya giderseniz, geleceğin yıkıcılığını büyük bir zariflikle ele alan bu sergiyi kaçırmayın.

Deniz Ova, Milano Trienali, sergi, sürdürülebilirlik, tasarım, Tasarım Bienali Seyir Defteri