kaynak: GiveMeSport
Deliliğin Ağlarında
Cesaretin Bedeli: 
Fabien Barthez

Büyülü bir futbol resitali vadeden adıyla “Düşler Tiyatrosu”nda, yani Old Trafford Stadyumu’nda dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Manchester United’ın kalesini koruma ayrıcalığını elde ettikten sonra, rakip forvetleri çalımlamaya kalkışıp birçok gol yemek çok az kalecinin göze alabileceği bir deliliktir. Fabien Barthez ise kariyeri boyunca delilik ile deha arasındaki o ince çizgiden sık sık sapmasına rağmen döneminin en büyük kalecilerinden biri olarak anılmayı başardı.

1993’te Marsilya formasıyla Şampiyonlar Ligi’ni, Fransa Milli Takımı’yla 1998 Dünya Kupası’nı ve 2000 Avrupa Şampiyonası’nı kazanan Barthez’in kariyerinde pek çok kupa ve rekor olsa da onu unutulmaz bir figüre dönüştüren şey akıl dışı riskli hareketleri ve en zor anlarda sergilediği olağanüstü refleksleriydi. Bir kaleci için uzun sayılmayacak 1,80’lik boyuna rağmen atletizmi, sıçrama gücü ve cesareti, onu kendi jenerasyonunun en iyilerinden biri hâline getiriyordu. O da tıpkı Neuer, Yashin, Higuita ya da Chilavert gibi bir “libero-kaleci”ydi. Topla oynamaya duyduğu o çocukça heves, gösterişli ve içgüdüsel oyun tarzıyla birleşince hem eksantrik bir başarı hikâyesi hem de ne zaman çuvallayacağı asla kestirilemeyen, sürekli sürpriz vadeden bir kaleci portresi ortaya çıkıyordu.

Barthez kesinlikle kalecilikteki riski seviyordu. Kariyerindeki büyük başarılar kadar yaptığı inanılmaz hatalar da manşetleri süslüyordu. Bir kupa maçında West Hamlı Paolo Di Canio ofsayt çizgisini aşarak onunla karşı karşıya kaldığında, Barthez topa hamle yapmak yerine iki kolunu havaya kaldırıp hareketsiz kalmayı tercih etmişti. Ertesi gün yaptığı açıklamada “Di Canio’yu oyalamak ve zihninde şüphe yaratmak istedim. Ofsayt olmadığını biliyordum ama onu ofsaytta olduğuna inandırmaya çalıştım” dese de İngiltere kamuoyunun alaycı gülüşlerini susturmaya yetmeyecekti. Barthez’in rakibini kandırıp kontrolü ele geçirme girişimi takımının elenmesine sebep oldu, üstelik kariyerindeki trajediler daha yeni başlıyordu.

Ve elbette trajedi söz konusu olduğunda eline su dökülemeyecek, kendisi gibi kaleci olan bir başka Fransız daha vardır: 20. yüzyılın en büyük yazarlarından Albert Camus. 1928’de Cezayir’de Racing Universitaire d’Alger formasıyla başladığı futbol yolculuğu, Camus’nün hayatındaki en büyük tutkularından birine dönüşmüştü. Ancak 17 yaşında tüberküloz nedeniyle kaleciliğe veda etmek zorunda kaldı. Kalecilik ona hayatın öngörülemez doğasını hatırlatıyordu. Bir röportajda söylediği şu cümle, futbol tarihinin en edebi ifadelerinden biridir: “İlk öğrendiğim şey, topun asla beklediğim yere gelmediğiydi. Bu, özellikle dürüstlüğün pek bulunmadığı büyük şehirlerde bana çok yardımcı oldu.”

İkisi de 1 numarayı tercih etmişti, oyundaki en yalnız numarayı; insana hem özgüven hem felaket ihtimali yükleyen o sırt numarasını. Ancak Barthez yalnızlığı bile sıradanlaştırmayı reddediyor, kimi sezonlar 16 numarayı giyiyor, klasik kaleci formasının yerine kısa kollu bir tişörtle sahaya çıkarak adeta bütün normlara meydan okuyordu. Belki de Camus’nün isyankâr ruhuna benzer bir tavırla, sınırları çizilmiş bir oyunu kendi kişisel serüvenine dönüştürmeye çalışmaktaydı. Bu serüven yeşil sahalara veda ettikten sonra motor sporlarıyla devam etti. 2008 yılında başladığı yarış kariyerinde 2013’te Fransa GT Şampiyonası’nı kazanması, Barthez’in hız ve riskle kurduğu ilişkinin karakterinin doğal bir uzantısı olduğunu gösteriyordu. Zaten pistlerde aradığı adrenalini kariyeri boyunca kalede defalarca tatmıştı ve sırf bu yüzden çok daha büyük başarılara imza atma şansını kaybetti. 2001-2002 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde Deportivo’ya karşı yapılan hataların üstüne bir de ezeli rakip Arsenal maçında Thierry Henry gibi becerikli bir forvete karşı yaptığı akıl almaz hatalar sonucu 3-1 kaybedilmesi ve maç esnasında Arsenal taraftarlarına yaptığı orta parmak işareti onun için sonun başlangıcı oldu.

Bugün kalecilerin oyuna katılması, gerektiğinde ceza alanı dışına çıkarak topu karşılaması ve oyun kurması modern futbolun gerekliliklerinden biridir. Oysa Barthez bütün bunları on beş yıl önce, henüz kimse buna hazır değilken ve üstelik bir sistemin ya da taktiğin parçası olarak değil, yalnızca zevk aldığı için yapıyordu. Kendisini sahaya ait hissettiğini röportajlarında da açıkça dile getiren Barthez’in bu bitmek bilmeyen oyun iştahını dizginlemeye çalışan kişi ise onu Manchester United’a getiren ve çılgınlıklarından en çok mustarip olan Sir Alex Ferguson’du. Antrenmanlarda çoğu kez Ferguson’un sabrını zorlayacak şekilde kale yerine oyunun içinde yer almayı tercih ediyordu. Hatta bir keresinde Singapur’da oynanan bir hazırlık maçında Ferguson’un onu forvet olarak sahaya sürmesi, bu tuhaf ilişkinin zirve noktası oldu. Maçtan sonra efsane teknik adam gülerek, “İyi ki gol atmadı. Eğer gol atsaydı, onu bir daha kaleye geri döndüremezdik” demişti.

Fransız futbolunun zirve noktalarından biri olan 1998 Dünya Kupası aynı zamanda Barthez için de kariyer zirvesiydi diyebiliriz. 1998’de Fransa kendi topraklarında Dünya Kupasını kazandığı turnuvada Barthez de turnuvanın en iyi kalecisi seçildi. Yıllar geçse de efsane kaleci yalnızca kurtarışlarıyla değil, bu turnuvadaki tuhaf ritüellerle de hatırlanmaya devam ediyor. Takım arkadaşı Laurent Blanc’ın her maçtan önce Barthez’in kel kafasını öpmesi, kısa sürede takım içi bir totemden ulusal bir mite dönüştü ve başarılı kaleci artık “Divin Chauve” yani “Kutsal Kel” olarak anılmaya başlandı. 2000 Avrupa Şampiyonluğu ve 2006 Dünya Kupası ikinciliği ile pekişen bu hikâyede Barthez, özellikle uzatmalar sonrası penaltılarda bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Çizgi üzerindeki teatralliği, rakiplerle kurduğu zihinsel oyunlar onu yalnızca refleksleriyle değil, psikolojisiyle de tehlikeli kılıyordu. Penaltıyı kullanan oyuncuya atlayacağı köşeyi işaret edip tam tersi yöne atlıyor ve bazen başarılı oluyordu. Dönemin kaliteli ayaklarından Steed Malbranque ve Muzzy Izzet, bu komik dehaya yenik düşenlerdendir.

Barthez’in Manchester United formasıyla çıktığı son maç, Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid’e karşı alınan dramatik yenilgiydi. Ronaldo’nun hat-trick yaptığı o gece yalnızca bir maç değil, bir dönemin de kapanışıydı; büyük düşüş artık geri dönülemez biçimde başlamıştı. Eleştiriler, güven kaybı ve bitmek bilmeyen tartışmaların ardından Barthez efsaneye dönüştüğü eski yuvası Marsilya’ya döndü.

Kariyerindeki başarıları belki de silip süpüren asıl kırılma ise 2005 yılında yaşandı. Marsilya’nın Wydad Casablanca ile oynadığı özel maçta hakem Abdullah El-Açiri’ye tükürdüğü maç sonrasında görüntüler incelenerek tespit edildi ve Barthez altı ay sahalardan men edildi, artık reflekslerinden çok kişisel hatalarıyla anılır olmuştu. Hasta annesine yakın olabilmek için futbola başladığı Toulouse’a dönmek istese de kulüp oralı olmadı. Barthez’in sözleri bu sefer gösterişten uzak bir yalınlıktaydı: “Gitmek istediğim tek kulüp beni pek istemiyordu. Olur böyle şeyler, bununla yaşamak zorundasınız.”

Sonunda geriye kalan, bir kupalar listesi ya da istatistik tablosu değil; direkler arasında ne yapacağı bir sonraki saniye bile kestirilemeyen o kel adamın hikâyesiydi. “Divin Chauve” bir dönem kahramandı, bir dönem de günah keçisi, kimi zaman ilahi bir reflekse sahipti, kimi zaman da açıklaması zor bir deliliğe. Topun her zaman beklenen yerden gelmeyeceğini bilse de Camus’nün romanlarındaki kahramanları andıran absürt bir kariyer yaşadı.

Çağdaş Çakman, Deliliğin Ağlarında, Fabien Barthez, futbol, kalecilik, spor