Bir futbol maçında ansızın bir kahraman ya da birden günah keçisi ilan edilebilecek yegâne mevki kaleciliktir. Doksan dakika süren bu gerilimden olsa gerek, delirmeye en yakın da onlardır. Takımın geri kalanından ayrı bir figür, hem de “ceza sahası” adında kendisine tahsis edilmiş özel bir alan… Alın size deliliğe göz kırpan bir ayrıntı daha. Kalecilik ile delilik arasında kurulan bağın örnekleri çoktur ama bütün o örneklerin arasında Thomas Ravelli’yi farklı bir yere koymak gerekir. Çünkü hiçbiri rakip forvet gol kaçırdığında gidip başını okşamıyor, kurtarışlarının ardından dil çıkarıp dans etmiyor, basit bir topu tek eliyle alıp sonra belinin etrafında amaçsızca döndürerek oyuna başlamıyordu. Onu en çok bakışları ele veriyordu aslında. Top ister rakipte ister takım arkadaşında olsun, gözleri hep bir mesaj taşırdı, adeta Yeni Türkü’nün o meşhur şarkısındaki dizeleri hatırlatırcasına: “Diyorlar ki bazen gözlerimden / Deliler doluşmuş bakıyor birer birer.”
1970’li yıllardan itibaren neoliberalizmin hız kazanmasıyla birlikte futbol da geri dönülmez bir şekilde değişmeye başladı. Tüm bir yaşam “ticari olan”ın işaret ettiği yere doğru savrulurken bu dönüşümden en çok etkilenen alanlardan biri futbol oldu. Her spor dalı gibi doğası gereği rekabet barındıran bu oyun, kitlelerin afyonu olma potansiyelini hızla gerçekleştirdi. Rekabet saha içi sportif bir olgu olmayı aşarak zamanın ruhuna uygun şekilde markalaşma, sermaye birikimi, kara para aklama gibi eğilimlerin nesnesi hâline geldi. Bu endüstriyel futbol ikliminde “piyasaya” sürülen futbolcular da seyir zevki yerine istatistikler ve kupalara endeksli bir başarı tanımlamasıyla paralel, kendilerini jöleli saçlara, garajlarındaki lüks araçlara ve en nihayetinde sosyal medya etkileşimlerine adadılar. Thomas Ravelli’nin gayri ciddi hâlleri ise neoliberalizme politik bir başkaldırı olmasa da sistemin dayattığı futbolcu karakterinin bir reddiyesiydi diyebiliriz. Kariyerinin sonunda, belki de en çok para kazandığı sözleşmeyle gittiği ABD takımı Tampa Bay’den sadece “Burada futbol çok sıkıcı” diyerek ayrılması bunun kanıtı olabilir sanırım.
Onun varlığı, modern futbolun steril ve marka odaklı yüzüne rağmen, eski zamanların mahalle maçlarındaki kahkahaları oyundan keyif alma kültürünü hatırlatıyordu. 1959 yılında İsveç'te doğan Ravelli’nin insanların ve iklimin soğukluğuna inat bu denli sıcakkanlı oluşunu İtalyan kökenleri açıklayabilir belki de. Avusturya kökenli İtalyan bir göçmen olan doktor babası, hemşire annesi, daha sonra aynı takımda forma giyeceği ikiz kardeşi Andreas ve dört kardeşle küçük bir kasabada büyüdü. Sınırları zorlayan, renkli kişiliğinin habercisi olarak her zaman gururla anlatmayı sürdüreceği sırıkla atlama sporuna daha o yaşlarda başladı.
1976 yılında başladığı yirmi üç yıllık futbolculuk kariyerinde kısa süreli ABD kaçamağını saymazsak yalnızca iki takımda oynuyor Ravelli. İsveç’in futbolda çok da iddialı olmadığı 1980’lerin başında varlık gösterebilmiş Östers adında bir kulüpte eldivenlerini ilk defa takıyor profesyonel olarak. Burada kazandığı üç şampiyonluk sonrası ligin köklü takımlarından ve o dönem Avrupa Kupalarında fırtına estiren Göteborg’a transfer oluyor ve burada da altı şampiyonluk daha yaşıyor. Hiçbir zaman dünyanın en iyi kalecilerinden biri olarak anılmasa da 1994 yılında Dünya Kupası’na damgasını vuruyor, penaltılara giden Romanya maçında üst üste iki penaltı kurtararak takımını yarı finale taşıyor. 38 yaşında milli takımı bıraktığında 143 kez sahaya çıkan Ravelli, o dönemde İsveç tarihinin en çok milli forma giyen oyuncusu unvanını elinde tutuyordu.
Ravelli tipik bir kaleci değildi; içgüdülerine fazlasıyla güvenen, cesurca doğaçlama yapan kendine has bir stili vardı. Yaptığı mantığa meydan okuyan kurtarışlar aynı zamanda rakiplere de birer meydan okumaydı. Tekinsizliğini rakipleri huzursuz eden bir silaha dönüştürmüştü. Onunla karşı karşıya kalan oyuncular başlarına ne geleceğini bilememenin verdiği stresle en iyi vuruşlarını yapamıyordu çoğu zaman. Bu kötü vuruşlardan birinin ardından auta çıkan top sonrası yaptığı garip dans, futbol tarihinin ikonik anlarından biri olarak hafızalara kazındı. Ravelli için en büyük meziyeti kurtarışları dersek yanılmış oluruz. Onun bitmek bilmeyen enerjisi, en sıradan kurtarışları abartılı bir şekilde yapması, takım arkadaşlarına sürekli söylenmesi hatta sinir krizleri geçirip kale direklerini tekmeledikten sonra hiçbir şey yokmuş gibi onlara sarılması futbol dünyasında pek alışıldık şeyler değildi. Top onun elindeyken oyunu başlatması bazen bir resitale dönüşürdü; elindeki topla hızlıca ileriye doğru koşar, hiddetle takım arkadaşlarının ileriye gitmesi için işaret verir ve sonrasında hiçbir şey olmamış gibi topu yanındaki arkadaşının önüne usulca bırakırdı. Bir keresinde yediği gol sonrası kendi yüzüne tokat atması da absürtlüğünün kanıtlarındandır.
Ravelli, Avrupa’nın dev kulüplerine transfer olmadı, belki yeteri kadar iyi olmadığından belki de o dönemler yabancı kaleciler için büyük bütçeler ayrılmadığından. İsveç dışı tek macerası olan ABD’ye gitmesindeki en büyük etken, 1994 yılında ABD’de düzenlenen Dünya Kupası’ndaki performansıydı. Futboldan bihaber ABD bu kârlı endüstriye büyük sermayedarlarının yatırım arzusuyla girerken, küresel futbol kurumları da ABD’nin önünü açmak için Dünya Kupası’nı 1994 yılında yeni kıtaya taşıdı. Ravelli turnuvada parlayan isimlerden biri oldu ve ulusal gazetelerin manşetlerinde “vahşi ve çılgın kaleci” tabiriyle kendisine yer buldu. Tıpkı bugün Körfez ülkelerinin yaptığı gibi yaşı ilerlemiş oyunculara servet ödeyerek kitleleri yıldız futbolcularla buluşturmayı hedefleyen ABD, o dönem büyük bir transfer dalgası başlatmıştı. Ravelli de bu furyanın bir parçası oldu fakat yine rahat durmadı. Hakemin yanlış karar verdiğini düşündüğü bir penaltıda gol yedikten sonra topu hakeme doğru tekmelemesi ona altı maç ceza getirdi. Oynadığı dönemin en iyisi sayılmasa da çoktan başka türlü nam salmıştı yeşil sahalarda. Durumu en iyi "Soyunma odasına döndüğünüzde iç çamaşırınızda delikler bulabilirsiniz" diyerek takım arkadaşı Martin Dahlin özetlemiş olsa gerek.
Bu yazı dizisinin ismine ilham olan H.P. Lovecraft’ın Deliliğin Dağlarında adlı novellasındaki o tekinsiz atmosfer yeşil sahalarında vücut bulacak olsaydı, bu Ravelli olurdu. Gözlerindeki ışıltı deliliğin kıvılcımlarını hatırlatıyordu. Her an saçma bir hareket yapabilir, sıradan bir topa abartılı bir uçuşla atlayabilir ya da rakibiyle esprili bir sohbete dalabilirdi. Onunla karşılaşan futbolcular, tıpkı Deliliğin Dağları’nda bilinmeyen bir dağı keşfe çıkan bilim insanları gibiydi: Ne çıkacağını asla bilemiyor ama unutulmaz olacağını hissediyorlardı.
Çağdaş Çakman, Deliliğin Ağlarında, futbol, kalecilik, spor, Thomas Ravelli