Ennis Evi, Los Angeles,
Frank Lloyd Wright, 1924.
“Mezo-Amerikan kültürlerinin
simetrik rölyeflerinden
esinlenerek inşa edilen prekast
beton bloklar bana biraz da
Minecraft dünyasını hatırlatıyor.”;
fotoğraf: geek_love13
(CC BY 2.0)
PLAYLIST:
Hayali Bir Dünya Turu İçin Müzik

Bu seyahatte Moby hem DJ, hem de tur rehberi. 2013’te Nowness’ın müzik arşivinde “Moby: Dancing About Architecture” [Moby: Mimarlık Hakkında Dans Etmek] adıyla yayımlanmış olan playlist, sekiz farklı yapıyı sekiz farklı şarkıyla eşleştiriyor. Başlık müzik endüstrisinin muamma cümlesini selamlıyor; writing about music is like dancing about architecture [Müzik hakkında yazmak mimarlık hakkında dans etmek gibidir]. Müzikle kurulan bağın, makul bir metinsel karşılığı olamayacağını imleyen teşbih; zamanında Laurie Anderson, Steve Martin, Frank Zappa, Martin Mull, Elvis Costello, Thelonius Monk, Clara Schumann, Miles Davis, George Carlin ve daha pek çok müzisyen tarafından kullanılmış.

Mimarlığı “donmuş müzik” sayarsak “mimarlık hakkında dans etmek” mümkün olur mu? Kütle ve boşluğu ses ve sükût olarak algılamak mümkün. Ritim, doku, uyum gibi unsurlar üzerinden bir ilişkilendirme yapmak da öyle. Zaten şimdi her tür elektronik cihazımızda müzik görselleştiren programlar var. Yaklaşık on sene önce, müziği maddeselleştirmeye niyetlendiğim bir proje için MAM MIDI Player isimli bir yazılım yüklemiştim. Diğer programlara göre daha sistematik. YouTube’da klasik eserlerin uyarlamaları var. Nesnelerin topolojik taramasını yapıp sessel eşleniğini çıkaran android süreçler de var artık; mesela Geophone çok ilginç bir proje. Tabii burada kurulan denklikler hayli nesnel. Belki işin içine bedenin karıştığı uyarlamalara bakmalı. Bedenlerimiz sonsuz ve değişken mekânsal veriyi sürekli analiz ediyor ve düzenliyor. Günlük el hareketlerimizle bile görünmez akışkan hacimleri sıkıştırıyor, esnetiyor, sayıyor, bölüyoruz. Her el çiftinin farklı bir tabiatı ve adeta büyük ya da küçük, sıvı ya da katı bir karakteri var. Mekânı bedenle tanımlama bağlamında geçtiğimiz yıl 3. İstanbul Tasarım Bienali’ne de konuk olan koreograf William Forsythe’ın işleri çok ilham verici. Enemy in the Figure adlı bale performansında mimar Daniel Libeskind’in Micromegas çizimlerinin ardındaki gizli koreografiyi ortaya çıkarmayı deniyor.

Enemy in the Figure,
Semperoper Ballett,
süre 01:23

Moby’ye dönersek, o bir ses-mekân tektoniği yaratmanın peşinde değil. Üslupsal ya da dönemsel eşleşmeler bile diyemeyiz onunkilere. Çağrışımsal bir işleyişi var playlist’inin. Kişisel kent deneyimleri üzerinden ilerleyen muğlak bir tahliller zinciri sonucu oluşmuş. Moby bir tür flâneur. Hatta daha çok Lefebvrevari bir ritimanalist. Mekânların gizil bileşenlerini araştıran keyifli aylaklık hâli, Los Angeles mimarlığı üzerine tuttuğu fotoblogda da gözlenebilir.

Bu playlist’te Paris, Los Angeles, Köln, Missouri ve New York’ta belirlediği sekiz anıt, geçmiş yaşantı ve gezilerine ait belli başlı atmosferik birimler gibi duruyor. Bu listeyle yapılar ve şarkılar arasında bir tür manevi tesirler denkliği kurmuş. İşin içinde Moby olunca, liste de fütürist ve gizemli oluyor tabii. Uzay ve uzayda hayat konusuna en az onun kadar kafayı takmış David Bowie de listemize iki şarkıyla birden katılıyor. Son olarak, bu playlist’e bir de benim çağrışımlarım eklemlendi. Hazırsanız müzik başlıyor.

1. La Grande Arche De La Défense, Paris, Johann Otto von Spreckelsen & Erik Reitzel, 1982.
“Tal Coat”, Ambient 4: On Land, Brian Eno, 1982.
“Le Premier Bonheur du Jour”, Françoise Hardy, Françoise Hardy, 1963.

Yeni Fransa için kurumsal bir imge olarak tasarlanan La Grande Arche [Büyük Kemer] —ki o dönem hemen hemen her Avrupa ülkesinde vardı bu teknofil [technophile] eğilim— Moby’ye göre “80’lerin ortasındaki gelecek tahayyülü”nü iyi yansıtıyor. Şimdilerde o dönemin geleceğinin nostaljisini yaşadığımızı düşünürsek, gelecek belki de hiçbir zaman o çekicilikte olmayacak. Moby kemer için şöyle devam ediyor: “Eski, güzel, yüce Paris’ten daha farklı olamazdı: Tuhaf, modern ve mimari açıdan meydan okuyan”. 1987’deki ilk Paris deneyiminde taşizmin kurucularından sayılan Pierre Tal-Coat’un sergisine denk gelmesini hatırlayarak binayı Brian Eno’nun damlama sesli “Tal Coat” şarkısı ile eşleştiriyor. Soyut dışavurumculuğun Avrupalı karşılığı olan taşizmde eserlerin damla ve lekelerle üretildiğini düşününce şarkı daha anlamlı oluyor. Moby şarkının özellikle yağmurlu bir salı gününde kemere çok yakışacağını belirtmiş. Benim seçtiğim şarkıysa, hem bu şarkıya hem de binaya zıt nitelikte: 1963’ün romantik Paris’inden Françoise Hardy’nin mest eden yorumuyla “Le Premier Bonheur du Jour” [Günün İlk Mutluluğu].

2. Ennis Evi, Los Angeles, Frank Lloyd Wright, 1924.
“Strings of Life”, Derrick May (Rhythim is Rhythim), 1987.
“Chant”, Moondog and Suncat Suites, Kenny Graham & His Satellites, 2010.

Bu ev Blade Runner (1982), Mulholland Drive (2001) ve Star Trek’in çeşitli bölümlerinde kullanılmış. South Park’ın bir bölümündeyse Çinli bir çetenin üssü olarak yer almış. “Hayatımda gördüğüm en acayip ev” diyor Moby; “kocaman bir Aztek uzay gemisi gibi”. “Dışarıdan baktığınızda hiç pencere göremiyorsunuz, herhangi birinin bu evde nasıl yaşayabileceğini düşünüyorsunuz”. Mezo-Amerikan kültürlerinin simetrik rölyeflerinden esinlenerek inşa edilen prekast beton bloklar bana biraz da Minecraft dünyasını hatırlatıyor. Moby, Derrick May’in tekno marşı “Strings of Life” ile bu ev arasında estetik bir bağ kurduğunu söylüyor. Seçtiğim şarkıda “tekrar” unsurundan ben de etkilendim; ancak Art Deco’nun içindeki mistik Maya Dirilişi’ne [Mayan Revivalism] dair de bir şeyler söylemek istedim. Hararetli vurmalıları ve esrarlı üflemelileriyle antik Maya müziklerini çağrıştıran “Chant” hislerime tercüman oldu.

3. Mount Wilson Rasathanesi, Los Angeles, Daniel Hudson Burnham, Elmer Grey, Myron Hubbard Hunt, 1904.
“God Moving Over the Face of the Waters”, Everything is Wrong, Moby, 1995.
“Ask the Mountains”, Voices, Vangelis, 1995.

“God Moving Over the Face of the Waters”’ın bir kozmogonisi var. Yeryüzünün, kütlelerin ve hayatın evveliyatına dair Moby’ye gelen bir görü, bir seziş üzerinden çıkmış. Çoğu zaman bilimkurgusal bir rahip hissi veren Moby’nin evren için yazdığı öndeyiş müziği bu. “Genişlik, boşluk ve potansiyelin tuhaf algısını” tasavvur ediyor. Moby’ye göre Mt. Wilson’ın da buna benzer, fevkalade bir yanı var. “Neredeyse hiç kimse, hiçbir zaman oraya çıkmaz”. Halbuki orada “bütün dünyaya bakıyormuşsunuz hissi veren engellenmemiş bir manzara” var ve belki bize yıldızlardan yapıldığımızı derhal kavratacak. Bana benzer hisler veren şarkıysa “Ask the Mountains”.

4. Köln Katedrali, Köln.
“Station to Station”, Station to Station, David Bowie, 1976.
“Secret Side”, The End, Nico, 1973.

Almanya’da yaşadığı dönemde insomnia atlatmış olan Moby’nin uğrak noktalarından Köln Katedrali, geç saatlerde uyuşturucu bağımlılarının mesken tuttuğu bir yermiş. Gotik katedrallerin göğe, yani tanrıya ve cennete yaklaşmak için sembolik olarak ‘yüksek’ inşa edildiğini düşünürsek, bağımlılarla gotik katedraller arasında ‘yüksek’ [high] olmak, dünyevi varoluşu aşmak arzusu bakımından bir benzerlik var. Vesveseli ve ayyaş bir his veren “Station to Station” da Moby’ye bu yüzden harika bir seçim gibi gözükmüş olabilir. Moby, “onu ilk gördüğümde yaklaşık 500 yıllık kirle kaplıydı” diyor katedral için. İkinci Dünya Savaşı’nda düşman kuvvetlerince nirengi noktası olarak faydalanılması nedeniyle Köln’de ayakta kalan tek yapı. Kirli, karanlık ve kirli-karanlık şeylere tanıklık etmiş. Bu yüzden onu, Köln’ü çok küçük yaşta terk etmek zorunda kalan Christa Päffgen’in (Nico) karanlık müziğiyle eşleştirmek istedim. Filmekimi’nde izleme fırsatı bulduğum Nico 1988 (2017) filminde Nico sürekli bir şeylerin sesini kaydediyor. Ona özellikle aradığı bir ses olup olmadığı sorulduğundaysa küçükken duyduğu bombardıman sesine benzer bir ses aradığını açıklıyor. “Secret Side” ise, sanatçının çocukken Amerikalı bir asker tarafından cinsel istismara uğramasıyla ilişkilendirilen bir şarkı.

5. Gateway Kemeri, St. Louis, Eero Saarinen, 1947.
“Decline of the West”, Music for Stowaways, British Electric Foundation, 1981.
“Beatrix”, Treasure, Cocteau Twins, 1984.

Eero Saarinen, hem benim hem de Moby’nin en sevdiği 20. yüzyıl mimarlarından. O bu yapıya, “beni şu an olduğum müzisyen yapan elektronik müzik deney dönemi” diye tanımladığı dönemden etkileyici bir şarkıyı layık görmüş. Ben de en sevdiğim, hatta biraz da sakındığım şarkılardan birini paylaşıyorum: Cocteau Twins’in esrarengiz ve tekinsiz “Beatrix”ini. Kemerin diğer bir adı “The Gateway to the West”miş; bu bakımdan Moby’nin şarkı seçimi manidar duruyor. Bir de yapının “dünyaya çakılmış garip bir uzay aracı gibi” durduğunu var sayarsak “Decline of the West” tam da o duyguyu veriyor. Şarkı Spotify’da yok. Dolayısıyla playlist’te yer almıyor; ancak Youtube’dan dinlenebilir, dinlenmeli. Bu şarkı ve anıtla kafamda canlanan uzaylı, Moby kliplerindeki minyon ve hassas uzaylılardan değil. Aslında onu nasıl tanımlayabilirim bilmiyorum. Belki tanımlayamayışımı Nazım Hikmet’in “Kosmosun Kardeşliği Adına” şiirinden bir alıntıyla tanımlarım:

belki bizden güzeldir 
bizona benzer mesela ama çayırdan nazik 
belki de akarsuyun şavkına benzer 
belki çirkindir bizden 
karıncaya benzer mesela ama traktörden iri 
belki de kapı gıcırtısına benzer 
belki ne güzeldir bizden ne de çirkin 
belki tıpatıp bize benzer

6. Manhattan Köprüsü, New York, Leon Moisseiff, 1909.
“Retrograde”, Overgrown, James Blake, 2013.
“Dye the Water Green”, Silver Wilkinson, Bibio, 2013.

Manhattan Köprüsü’nü kış vakti, yağmurlu ve boş hâliyle düşlemiş Moby ve ona James Blake’i yakıştırmış. Blake’in narin ve hisli sesini Jeff Buckley’e benzetsem de Jeff Buckley ile değil, yumuşak elektronik müzikle devam ediyorum. Bibio’nun 2013 çıkışlı “Silver Wilkinson” albümünün kederli ve umutlu şarkısı “Dye the Water Green” geliyor. Albüm kapağına da en çok bu şarkıyı yakıştırıyorum.

7. Griffith Rasathanesi, Los Angeles, Edward Kurth, 1935.
“Clair de Lune”, Suite Bergamasque isimli piyano süitinin üçüncü bölümü, Claude Debussy, 1890.
“Breathless”, She is a Phantom, Harold Budd & Zeitgeist, 1994

Moby için Debussy ve “Clair de Lune” [Ay Işığı] romantik ve kaygılı olan alışılagelmedik bir güzelliğe sahip. Griffith Parkı’nı da, tıpkı ay ışığı gibi penceresinden görebiliyormuş. Bu yüzden ikisini birbirine yakıştırmış. Los Angeles, ikonik yapısı bir rasathane olan tek büyük şehir ve Moby için bu durum şehrin “naif ve disfonksiyonel etos”unun garip bir temsili. Benim eklediğim şarkı da, “Clair de Lune” gibi hem dinlendiren hem de meraklandıran bir şarkı. Romantik ve kaygılı, dinlendiren ve meraklandıran; sanki ayın kendisi de tam olarak böyle. Avangard besteci Harold Budd’ın eserini, çağdaş müzik icralarıyla tanınan Zeitgeist yorumluyor.

8. Washington Square Kemeri, New York, Stanford White, 1892.
“I Feel Love”, I Remember Yesterday, Donna Summer, 1977.
“This is not America”, The Falcon and the Snowman, David Bowie & Pat Metheny Group, 1985.

New York gecelerinde kendini sıkça civarında bulduğu bir yermiş Washington Square Parkı. “I Feel Love” da bu sarhoş geç saatlerin haletiruhiyesine en uygun şarkılardan biriymiş. Kemerin 1920’lerde sunduğu esrime imkânlarını hatırlamak üzere Marcel Duchamp ve ona eşlik eden birkaç sürrealistin anısını paylaşıyor Moby: Grup kemerin içine açılan bir kapı keşfetmiş, kırıp içeri girmiş, yukarı çıkmış, çok sarhoş olmuş ve şafak sökerken büyük bir ciddiyetle Manhattan’ın kendi başına bir ülke olduğunu ilan etmiş. Hipnotize edici motorsu ritmi ve esrik vokaliyle bence şarkı da bir tür portal [geçit] mahiyeti taşıyor. Elektronik dans müziğinde devrim yaratan “I Feel Love”, ünlü müzik yazarı Simon Reynolds tarafından bu sene, yani çıkışının 40. yılında, post-punk ve new wave gibi janrları bile etkilemiş ilan edildi. Benim seçtiğim şarkıysa, Washington Square Kemeri’nin daha geleneksel çağrışımlarıyla alakalı: David Bowie’nin Pat Metheny Group ile az bilinen ortaklığının ürünü nefis bir şarkı: “This is not America”.

Ecem Arslanay, mimarlık, Moby, müzik, Playlist