Zamanın Geçişini Üstüne Alınmak

Çok yıllar önce bir öğle vakti, on dakika sonra başlayacak dersi asıp asmama kararsızlığıyla üniversite kantininde oyalanırken benden birkaç yaş küçük bir çocukluk arkadaşımla karşılaşmıştım. Birbirimizi gördük, şaşırdık, sarıldık, oturduk. Meğer üniversiteyi yeni kazanmış, üstelik aynı bölümdeymişiz. Sevindik ve o bana, ben ona, âdet olduğu üzere ama içtenlikle “Hiç değişmemişsin”, “Kaç sene oldu?” ve “Nasılsın?” dedik. On sene olmuştu, ikimiz de iyiydik. İyiydik ve devamını da getirebilecek gibiydik ama birbirimizden habersiz geçirdiğimiz o kadar zamanı neresinden, nasıl tutup da bir sohbet konusuna çevireceğimizi bilemediğimiz için getiremedik ve beceriksizce, o kasvetli, düşüncelimsi erkek sessizliğine —kelimenin hakkını vererek— gömüldük.

Aslında birbirimizden pek habersiz değildik, en azından benim haberdar olduğum şeyler vardı: Bir zamanlar aynı okulda öğretmenlik yapmış olan annelerimiz hâlâ ara sıra görüşüyor, birbirlerinden oğullarının neler yaptığını öğreniyor ve eve haberlerle dönüyorlardı. Ama yüz sene öncesinin demiryollu ve telgraflı Anadolu’sunda ücra taşra kasabalarının Babıâli gazetelerinden aldığı gecikmeli haberler gibi haberlerdi bunlar: Eskimiş, eksik ve biraz şaibeli. “Çok dertli…” dediğini hatırlıyordum mesela annemin bir seferinde (arkadaşımın annesini kastederek), “Bizden çok koptu diyor, hiçbir şeylerini beğenmiyormuş artık, para da almıyormuş…”; birkaç sene sonraki bir başka buluşmalarının ertesinde de “Derviş gibi olmuş, doğru dürüst yemek yediği yokmuş, eve ayda yılda bir uğruyormuş, o da babası üzülmesin diye…” (“Derviş”, bu gibi isyankârlık ve “ruhsal dönüşüm” hikâyelerine ilgi duyan, arka sırada sessizce oturan uyumsuz ve yalnız çocukların hüznüne değer veren annemin kelimesiydi, arkadaşımın annesinin değil). Başka bir seferinde, arkadaşımın düzensiz aralıklarla çıkan ve kronolojik sıçramalarla dolu deneysel bir roman tefrikası gibi takip ettiğim hayatının annemin diğer anneden naklettiği yeni kısmında, kahramanımızın “işi artık iyice abartıp” bir gecekondu muhitine taşındığını, “izbe bir bodrum katı”na yerleştiğini, “oralarda yaşayanlar”ın “iyice” arasına karıştığını (tırnak işaretlerini annem anlatırken sesiyle koyuyordu), artık bambaşka biri olduğunu öğrenmiştim. “Görsen tanımazsın bile belki…” demişti annem, “Kaç sene geçti…”

Ama işte o kadar sene sonra görmüş ve tanımıştım. O da beni tanımıştı ama benim hakkımda benim onun hakkında duyduğum kadar şey duymamıştı büyük ihtimalle —onlar bizim gibi, bizim kadar sohbet eden bir anne-oğul değildi. Üstelik yıllar içinde bir şeyler konuşmuş olsalar bile, duyduklarım doğruysa, yani ailesine gerçekten o kadar cephe aldıysa, onların hatırlattığı geçmişe de —dolayısıyla o geçmişte kalmış bir hatıra olarak bana da— nostaljik ilgisini çoktan kaybetmiş olmalıydı. Ailelerimiz arasındaki fark, bir psikanalize giriş dersinde hocanın tahtaya tebeşirle yan yana çizivereceği iki ilkel Ödipal şemanın aşağı yukarı özetleyebileceği kadar barizdi. Onun ailesi: mutsuz anne–güçsüz baba–ikisine de öfkeli oğul. Benim ailem: mutlu anne–güçlü baba–ikisine de öfkeli oğul. Birer ülke olsak ve bir siyasal iktisatçı pek çok açıdan benzeşen tarihlerimizi karşılaştırmalı olarak ele alıp birimizde devrime yol açan “koşullar”ın diğerimizde niye ve nasıl “olgunlaşmadığı”nı anlamaya çalışsa… Ne sonuca varırdı, bilmiyorum. Aslında pekâlâ hazır karşılaşmışken bizzat biz, sosyal bilimler okuyan iki eski arkadaş, konuyu masaya yatırabilir, yoluna girdiğimiz akademik hayatta çok ihtiyaç duyacağımız o “soğukkanlı mesafe”nin hemen oracıkta açıksözlü bir alıştırmasını yapmaya girişebilir ve belki bu sayede, beraber girdikleri ilk zorlu otopsinin unutulmaz hatırasıyla birbirine bağlanan iki tıp öğrencisi gibi on senenin soldurup “tanışıklık”a dönüştürdüğü eski yakınlığımızı, yeni, çocuksu olmayan bir müşterek nokta etrafında tekrar arkadaşlığa çevirebilirdik.

Ama insanların iç dünyalarının hep dillerinin ucunda olduğu, her karşılaşma ve akşam yemeğinin terapi seansı-kolokyum karışımı bir duygu-düşünce dökümüne dönüştüğü, soğuyan çaylar eşliğinde ruhsal ve tarihsel krizlerin sohbetinin yapıldığı bir Rus romanının değil, 2000’lerin başının şimdikinden de çekinik, sorunlarıyla baş etmenin onları hemen bastırıp yok saymaktan başka bir yolunu aramamış (ya da şimdinin miyop gözleriyle öyle gördüğüm) Türkiye’sinin çok daha sessiz gerçekliğinin içinde bir yerdeydik. Olmadı. Arkadaşımın masada yüzükoyun duran sarı kapaklı kitabının (Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi) dolu dolu ismi bile bir sohbet başlatmaya yetemedi. Gülümsedik, soğumuş çaylarımızı diktik, “Görüşürüz” dedik, kalktık ve ben karşılaştığımız andan beri kafamda beklettiğim ve son anda artık sormaya karar verdiğim soruyu tam soracakken kantin curcunası içinde birbirimizi kaybettik. O gün soramadığım, bir daha hiç karşılaşmadığımız için sonra da soramayacağım soru şuydu:

“Oyuncakların duruyor mu?”

Benimkiler o sıralar hâlâ bir dolabın tepesinde, kışın yazlık, yazın da kışlık giysileri düzgünce ortadan kaldırmak için kullanılan o şeffaf, fermuarlı, bavulumsu şeylerden birinin içinde duruyordu. (Sesini sevmediğim, yanlış eşyaya musallat olmuş, aslında küfür olması gereken kelimelerden biri. Sık dişini, yaz: Hurç.) Oynamıyordum artık (yirmi yaşındaydım). Ama “artık çocuk değilim” duygumu zedelemeyecek aralıklarla, kendi üzerimde pedagojik gelişimimin sağlıklı bir noktasında olup olmadığıma dair rutin bir testi uygular gibi, heyecan duyup duymayacağım, kendimi eskisi gibi kaptırıp kaptırmayacağım, o çocukluk coşkusunu ya da saadetini ya da bahtiyarlığını (tam karşılığı “kusursuz mutluluk” olan Türkçe kelimeyi arıyorum) içimde tekrar bulup bulmayacağım merakıyla bavulu tepeden indirip açtığım oluyordu. Açıyor ve denize atlamadan hemen öncekine çok benzeyen hafif bir tedirginliğin ardından, Şamanist bir ritüelin koreografisine riayet eder gibi çocukluğum boyunca yüzlerce kere yaptığım şeyi yapıyor, ağzı açık bavulu havaya kaldırıp, tepetaklak çevirip, rengârenk kaotik ithal plastik ıvır zıvır bulamacını büyük bir şangırtıyla soluk geometrik Anadolu motifli halının ortasına boşaltıyordum. Aynı ani hareketle yere dökülecek bir güğüm sütün ya da bir tas pirincin kusursuz bir şekilde sergileyeceği o en hüzünlü fizik kanunu, entropi, bir merkezden çarpmanın etkisiyle dört bir tarafa çok daha kusurlu dalgalar hâlinde dağılan farklı boyutlardaki yüzlerce oyuncak parçasının yıkıntımsı manzarasında kavranması çok daha kolay bir şey gibi görünürdü gözüme.

Şangır: Lego parçalarından ve bir zamanların vakur Avrupai kurşun askerlerinin G.I. Joe denen çok daha laubali ve dizilip biblo gibi seyredilmek için değil insan yerine konup birbirlerine saldırtılmak üzere üretilmiş Amerikan versiyonlarından oluşan o yıllanmış yığını bir akşam vakti tekrar karşımda, ailemle yaşadığım evin içinde, aynı koltukların arasında, aynı sarı avize ışığının altında bulmak bir an ürpertici gelirdi. Uzun zamandır uzaklardaymışım, yeni gelmişim ve her şeyi çok özlemişim gibi hissederdim. Önce çömelir, sonra dayanamayıp, bittiğine inanamadığım çocukluğumun arkeolojik kalıntılarını daha yakından, aynı hizadan görme isteğiyle yüzükoyun yere uzanırdım (o zamanlar daha Fransız fotoğrafçı Jacques Henri Lartigue’den ve 1905 yılında, on yaşındayken, Paris’teki mutlu aile evinde tıpkı benim gibi yüzükoyun yere uzanarak oyuncak arabalarının fotoğrafını çektiğinden haberdar değildim ve bu hareketin küçülüp oyuncakların minyatür evrenine sığma arzusu gibi bir şeyle ilişkili olabileceğini düşünmemiştim). Bir zamanlar bütün bu parçaları sabırla ve zevkle birleştirerek kurduğum, göğü tavan, dağı taşı eşyalar, tuğlaları şu lego parçaları, sakinleri de son oynadığım hâllerinde donakalmış (“bizimle oynanıyor, o halde varız”) şu adamcıklar olan onca capcanlı sahne —nasıl derler— “film şeridi gibi” gözümün önünden geçerdi. Ama aynı anda, yapamayacağımı, şimdi, şu artık çocuk olmayan hâlim, çok daha dağınık dikkatim ve kaba saba ellerimle o eski sahnelerden birini kurmayı başaramayacağımı, zaten içimde öyle bir sabrın kalmadığını, en fazla oynuyormuş gibi yapabileceğimi de anlardım. Anlardım ve içim can sıkıntısının sabırsızlığıyla dolardı: Birkaç lego parçasını yaratıcılığının sınırlarına dayanmış bir deney şempanzesi gibi birbirine takıp çıkardıktan ve eklem yerleri yalama olmuş melül bakışlı bir komando eskisini dik durdurmak için bir süre boşuna uğraştıktan sonra yorulur, tatlı tatlı çocukluğumu hatırlatması gereken yığını bir başkasının toplama işini sorumsuzca bana bıraktığı dağınıklığı gibi görmeye başlardım.

Jacques Henri Lartigue “In My Room”,
Paris, 1905, kaynak: artsy.net

Rahatlamam gerekirdi aslında: Artık çocuk olmadığımı bir kere daha tescil etmiş, üstelik ilaveten —nasıl yaptığımı tam bilmediğim bir çıkarımla— akranı hemcinslerinin çoğuna kıyasla annesine biraz fazla düşkün bir erkek olmanın ara ara içime doldurduğu “eşcinsel miyim?” paniğini de bir kere daha savuşturmuş olurdum. Ama işte içime o hüsrana benzeyen külçe gibi ağırlık çökerdi yine de. Çocukluğumdaki heyecanı tekrar yaşayamadığım, eskiden kolayca yapabildiğim bir şeyi artık yapamadığım, bir tür yeteneği kaybettiğimi, o zamanki hâlimle şimdiki hâlim arasındaki kabloların koptuğunu hissettiğim için mi? Geçmişimden, istediğim zaman içine girip biraz gezinebileceğim şiirsel Bachelard köşeleri, teker teker elime alıp, hayranlıkla seyredip yerlerine geri koyacağım kırılgan Proust nesneleri bulamadan döndüğüm için mi? Lego parçalarının yıkık dökük sütunlar, dört bir tarafa saçılmış adamların da çocukluğumun capcanlı dünyasını yerle bir ettiğini yeni fark ettiğim bir felaketin kurbanları olduğunu hayal ederdim, kendime acıma isteğiyle: İşte bayat madlenlerim, işte gariban kayıp zamanım.

O zaman aklıma arkadaşım gelirdi (annemden en son “tıpta okuyan ve ısrarla ailesiyle tanıştırmadığı bir kız arkadaşı” olduğunu duyduğum arkadaşım). Oyuncaklarla oynayan hâlimin en yakın şahidi, en büyük ortağı oydu ve çoğunlukla onların evinde buluşup oynardık: 1990’ların başında, İstanbul’da, Bakırköy taraflarındaki bir orta sınıf apartman dairesinin (kalorifer petekleri, halı püskülleri, hafif soğan kokusu) derme çatma “genç odası”. Birbirine karışmamasına dikkat ederek yan yana yığdığımız, teker teker her parçası kendi zorlu, mücadeleli, gözyaşlı tutturmalarla dolu elde edilme tarihçesiyle yüklü oyuncaklarımız. Bende olup onda olmayan, onda olup bende olmayan “adam”lara dokunma isteğiyle birbirimizin yığınlarını eşelediğimiz ilk dakikalar. Sonra yavaş yavaş, hararetli çocuk sohbetinin içinde kendiliğinden beliren bir oyun senaryosu, adamlarımıza odanın topoğrafyasında yaşatacağımız maceranın çabucak hemfikir olduğumuz “ana hatları”. İyi adamların ortalıkta görünmeyen kötü adamları araması üzerine kurulu her zamanki senaryomuzun, görüşmediğimiz sırada ikimizden birinin alıp koleksiyonuna eklediği heyecan verici yeni bir adamın (o adamların hepsinin isimlerini fil hafızalı bir emekli öğretmen gibi sayabilirim) eklenmesiyle zenginleşen bir çeşitlemesi. Düşmanı arayan, ararken de küçük, absürd sessiz film kazaları yaşayan, mesela kendilerini vitrinimsi dolabın raflarından birinin uçurum kenarı rolü yaptırdığımız ucunda bulup kara kara düşünmeye başlayan, riskli operasyonun bu gerilimli aşamasında raftan yere sarkan yumak ipinden halatlarla uçurumdan aşağı inerken ölüm tehlikeleri atlatan ve sonunda geceyi geçirmek üzere, yorgun argın, mağara rolü yaptırdığımız yastıklı düzeneğin içine sığınan ağır silahlı, sırt çantalı, postallı adamlar.

Bu kadar yeter. Nostalji de bir afyon; şimdiki zamanla baş etmenin yollarını aramaya üşenenlerin afyonu. Ben aslında başka şeylerden söz etmek istiyorum. Otuz yedi yaşındaki hâlim oyuncaklarının arasında suratını asmış oturan yirmi yaşındaki hâlimin yanına gidip ukala bir abi gibi tecrübelilik taslayacak olsa şunu derdi: Aslında suçluluk hissediyorsun. Neyin suçluluğu? Birbiriyle ilişkili iki şeyin: Oyuncaklarla oynayabilmiş bir çocuk olmanın ve oynadıklarının bu oyuncaklar, böyle oyuncaklar olmasının.

Oyuncakların elbette bir öğreticiliği vardı ya da hazırlayıcılığı. Çoğu çocuk gibi bana da annemin kuytu dünyasından annesiz soğuk dünyaya yaptığım yolculuk boyunca onlar eşlik etmişti. Yatıştırıcı yol arkadaşlarımdılar ve yolculuk bittikten sonra da yanımdan hemen ayrılmamış, başka konularda yardımcı olmaya devam etmişlerdi: Onlarla oynarken muhakkak bir şeyler sahneliyor olmalıydım ve o sahnelerin de tıpkı rüyalar gibi bir teselli ediciliği vardı, bir şeyleri içimde halletmeme yardım ediyorlardı. Oyuncakları olmayan çocuklar ne yapıyordu peki? Annesi babası oyuncak alamayan ya da alabilecekken almayan ya da benimki gibi oyuncakların bulunmadığı dünyalara doğan çocuklar nasıl yaşıyor, yaşayabiliyordu? Öyle çocukların da var olduğu, var olabildiği ve ille de büyük bir mahrumiyet, kendilerinden büyük bir şeyin esirgendiği duygusuyla yaralı olmayabildikleri gerçeğiyle okulda karşılaştım. Oyuncaksız da olabiliyordu. Hatta yavaş yavaş diğer çocuklarda gördüğüm ve bende eksik olduğunu fark etmeye başladığım bazı hayati, kurtarıcı şeylerin (huylarını daha umursamazca, isteklerini daha uluorta, öfkeni daha tedbirsizce açığa vurabilmek) kökeninde belki de “oyuncaklarla oynamamış olma”nın yattığını, oyuncakların yokluğunun varlığından pekâlâ daha öğretici, hayata daha hazırlayıcı olabileceğini sezmeye başladım. Nelere hazırlayıcı mesela? Birbiriyle ilişkili iki şeye: Zamanın geçişine ve ölüme (başkalarının ölümüne katlanmaya, kendi ölümünü kabullenmeye). Oyunlarını oyuncaksız oynamış, oyuncakları arzulanıp elde edilen, parası verilip sahip olunan, doğum günlerinde ve karne vakitlerinde süslü hediye paketlerinden çıkan “yapılmış” şeyler değil, oyun dürtüsünün (tıpkı her şeyi silaha dönüştürebilen öfke gibi) kabardığında oyuncağa çevirip söndüğünde tekrar eski hâline terk ettiği başka şeyler, yani mesela ağaç dalları, taşlar, çukurlar ve tümsekler, su, kum, ateş, gölgeler ya da hayvanlar olan bir çocuk olmadığım için suçluluk hissediyordum artık. Başlarda sandığım gibi “oynamamak” değildi o öbür çocuklarınki (“oynuyoruz, o halde varız”), tam aksine, oynamanın daha hakiki olduğunu anlamaya başladığım hâliydi; daha hakikiydi, çünkü tek tek nesnelere, o nesnelerin maddi, dokunulabilir, biricik, kalıcı (gibi gelen) varlıklarına değil, nesnelerin sadece itaatkâr aracıları olduğu, geçici, uçucu bir deneyime dayalıydı. Dünyanın açıklığında, göğün altında, bütün bedenimle oynamak varken, dünyanın içindeki bir yerin (bir apartman) içindeki bir yerin (bir apartman dairesi) içindeki bir yerin (bir apartman dairesinin odası) loş bir köşesinde, iki büklüm hâlde, ellerim ve gözlerimle oynayıp durmuş ve büyük bir şeyi ıskalamıştım sanki. (Ed Kienholz gibi bir enstalasyon sanatçısıyla Bruce Nauman gibi bir performans sanatçısı arasındaki, “fark” kelimesiyle ifade edilemeyecek farkı düşünüyorum şimdi —Nauman olmuş olmayı isteyen bir Kienholz gibiydim.) O çocuklar için oyun oyuncaklara bağlı değildi ya da Sartre’ın “varoluş”unun yerine “oyun”u, “öz”ünün yerine de “oyuncak”ı koyacak olursam, oyun oyuncaktan önce geliyordu: Onların oyunu oyuncaklarını buluyor, tüketiyor, sonra da unutuyordu; benim oyunumsa oyuncakların bulduğu bir oyundu, oyun bitse de oyuncaklar kalıyordu. Benimle beraber kalıyorlardı. Hep aklımda, hep yanımdalardı. Onlardan ayrılmaktan, uzak düşmekten, kaybolmalarından, çalınmalarından, kırılıp bozulmalarından korkuyordum. Bir sopa kırılsa yerine yenisi bulunur ve eskisini aratmazdı; benim adamlarım, hele bazıları, öyle değildi. Oyuncakçı dükkânında aynısından bir tane daha olsa, kırılanın yerine yenisini aldırabilecek olsam bile bu tam aynı şey olmayacaktı. O oyuncağa, o işaret parmağım boyundaki, kendine ait bir yüzü, maceralı bir geçmişi, belli belirsiz bir amacı, orasında burasında onunla oynadığım nice oyunun küçük izleri, kullanıla kullanıla eskimiş eşyaları ve bir gölgesi olan adamcığa bağlıydım ben. Oyuncağın ömrü, fiziksel kaderi, içinde neredeyse bir ruh vehmettiğim o insansı plastik yumrusunun zaman karşısındaki savunmasızlığı, şimdi düşündüğümde dinlerin put ve ikona kırıcılığına başka, daha anlayışlı bir gözle bakmamı sağlayan garip bir hüzün veriyordu bana. Zamanın herkesi ve her şeyi aşındıran kaçınılmaz geçişini biraz fazla üstüme alınıyordum.

Çocukluğunu benden otuz sene önce, uzak bir Anadolu şehrinde, yoksul bir ailenin beş çocuğundan biri olarak geçirmiş babam oyuncaklarıma gömüldüğüm bir sırada hayalet gibi yanımda belirip, bana dayanılmayacak kadar acıklı gelen düşünceli bir tebessümle “Ben oyuncaklarımı kendim tahtadan oyup yapardım…” dediğinde, oyuncaksız arkadaşlarımın içime zaten çoktan doldurduğu suçluluk duygusu köpürür, midemi yakmaya başlardı. “Ben oyuncaklarımı kendim tahtadan oyup yapardım…”: Babalar oğullarının derilerinin altına böyle geçerken ettikleri laflarla girerler. Nitekim bu laf çok geçmeden babamın bir seferinde çok da üstünde durmadan ettiği bir laf olmaktan çıkmış, ima ve çağrışım alanını kanser hızıyla genişleterek, bir sürü başka sözü mıknatıs gibi altına çekip suçlayıcı bir metne çeviren, iri, neon harflerle yazılı bir başlığa dönüşmüştü. O sözlerden biri: “Ben dahi bile yapıldım / Taş ü toprak arasında.” Ben maalesef aralarında babamın da olduğu o çok çok uzak geçmişe doğru kalabalıklaşan benden farklı, daha saf ve temiz ve hakiki insanlar gibi taş ile toprak arasında yapılmamıştım. Taş ile toprak arasında yapılmış olan babam bir noktada hayatının geri kalanını taş ile toprak arasında değil asfalt ile beton arasında geçirmeye karar vermiş olduğu için taş ile topraktan mahrum kalmıştım.

Asfalt ile beton arasındaki o ağaçsız ve hayvansız yerde oyuncakçı dükkânları, o dükkânların bazılarındaki ucu kıvrık demir askılarda da kutuları içinde sıra sıra benim adamlarımdan vardı. Her kutunun arkasında içindeki adamın itinayla ve zorlayıcı bir İngilizceyle yazılmış kısa biyografisi olurdu. En sevdiğim adamımın kod adı Outback, gerçek adıysa Stuart R. Selkirk’tü. Uzmanlığı survival’dı, yani zor şartlarda hayatta kalmak. Yalnız, yaşlı ve kaslıydı. Big Piney, Wyoming’de doğmuş, uzun yıllar Orta Amerika’da görev yapmış ve “bir ihtimal Ortadoğu’da bazı gizli operasyonlara katılmış”tı. “Selkirk”teki ince Robinson Crusoe göndermesini (Daniel Defoe’nun ilham kaynağı “gerçek” Robinson Crusoe’nun adı Alexander Selkirk’tü) ve kutu arkasını yazanın büyük ihtimalle yeteneğini büyük bir oyuncak firmasında metin yazarlığı yaparak çarçur eden cesaretsiz bir romancı olduğunu da, bir Amerikan komandosunun “Ortadoğu’da bazı gizli operasyonlara katılması”nın ne anlama geldiğini de çok sonraları, bu oyuncaklarla, böyle oyuncaklarla oynamış olmanın suçluluk duygusu içimde birikmeye başladığında anlayacaktım.

Kod adı Outback, gerçek adıysa
Stuart R. Selkirk. “Uzmanlığı survival’dı, yani zor şartlarda hayatta kalmak.
Yalnız, yaşlı ve kaslıydı.” 
(kaynak: Toys from the Past

Çocukluğumun çoktan uyandığım bir rüya ve bir oyuncağın da bazen sadece bir oyuncak olduğunu düşünerek sorunu geçiştirmeye çalışsam da aslında gayet iyi biliyor, anlıyordum. Her şey ortadaydı, görmek için o iki güzel, akraba kelimeyi tekinsiz mecazi anlamlarıyla kullanmak yeterliydi: Bu bir Amerikan “oyun”uydu, ben de kapitalizmin “oyuncağı”ydım. Anahtar kelimeleri “küresel kapitalizm”, “tüketim kültürü” ve “Amerikan emperyalizmi” olan hızlı bir sosyolojiyle hemen anlaşılabilecek kadar basitti her şey. Outback’in arkadaşımla beraber hayal ettiğimiz maceralarını yaşadığı yastık tepeleri, dolap rafları ve yorgan kıvrımları, kutusunun arkasında “gizli operasyonlar”a katıldığının söylendiği Ortadoğu’daki bir ülkenin bir şehrinin bir semtinin bir sokağındaki bir apartmanın bir dairesinin küçük arka odasında değil miydi? O hâlde, demek ki, aslında, diye düşünüyordum, biz Outback’le oynamıyoruz, Outback bizimle oynuyor. Ama galiba, muhtemelen, ne yazık ki, diye düşünmeye devam ediyordum, bu onu tamamen temize çıkarmıyor olsa da kalın kafalı Outback de kandırılmış, o da tıpkı (yaşlı hâline benzediği) Rambo gibi birilerinin maşası, safça ulvi anlamlar yüklediği, basit bir parçası olduğunu fark edemeden yıllarını geçirdiği bir yalanın, bir kirli oyunun gözden çıkarılabilir piyonu sadece.

Ama artık tam böyle düşünmüyorum. Bütün bunlarda, vurgusu kapitalizmden çok Amerika’da olan bu “büyük bir oyuna alet ediliyoruz” telaşında bir kolaycılık, bir düşünme tembelliği var. Amerika, benim dünyamda, çok uzun süredir, böyle korkunç bir oyunun siyasi, ekonomik ya da kültürel suçlusuna indirgenemeyecek kadar karmaşık bir yer (bir bataklık belki, ama içinde acayip bitkilerin boy atabildiği bir bataklık). Bir zamanlar Türkiye’nin bir köşesinde Amerika’nın emperyal propagandasına alet olmuş, işgalci ve sömürgeci bir ordunun cinayetlerini masalsı serüvenler içinde defalarca sahnelemiş olmak feci bir şey olsa da bana daha dehşet verici ve içinden çıkılması daha zor gelen, o adamcıkların plastik denen lanetli şeyin eriyik hâlinden kutuları içinde oynanmaya hazır oyuncaklara dönüşene kadarki dolambaçlı yolculukları boyunca mal oldukları onca şey, taşa ve toprağa verdikleri geri dönüşsüz hasar. “Oyuncaklara ölüm!” diyesim geliyor ama bu öfkenin etrafını da düşmanlarını bulamayan, bulamadıkça sakarlaşan, yorulan ve yastıklardan bir mağaraya sığınan adamlarımızın hissettiği o çaresizliğin sardığını hissediyorum. Outback’in koğuşumsu mağaranın karanlığında büyük bir huzursuzlukla uykusundan sıçradığını, horul horul uyuyan diğer Joe’ların arasında sabaha kadar sigara içerek geçmişinin muhasebesini yaptığını ve günün ilk ışıklarıyla beraber, onca yıl boşuna yük ettiği ağır sırt çantasını, sol bacağındaki vücuduyla orantısız büyüklükteki el fenerini ve emektar makineli tüfeğini öylece bırakıp, boğucu banliyö hayatını terk etmeye karar vermiş depresif bir John Cheever karakteri gibi dışarı çıktığını, ağır adımlarla arkadaşımın odasını kaplayan uçsuz bucaksız halı çölünü katettiğini, aralık kapıdan süzüldüğünü ve ufka doğru uzanıp giden koridorda gözden kaybolduğunu hayal ediyorum.

“Oyuncakların duruyor mu?”

Arkadaşımınkiler o zamanlar duruyor muydu, hâlâ duruyor mudur, sorumu sorabilseydim neler konuşurduk, bir şey konuşur muyduk, bilmiyorum. (Çok yıllar sonra bir gün kitapçıda yeni çıkanlar arasındaki kalınca bir cildin üstünde ismini görünce annemin annesinden naklettiği o “aileye cephe alma” meselesinin altında aslında neler olabileceğini daha iyi anlayacaktım: Türkiye’deki üç farklı işçi hareketinin etnografisini yapmıştı.) Benim oyuncak dolu şeffaf bavulumun akıbeti başkasının elinden olacaktı. Arkadaşımla karşılaşmamızdan yıllar sonra bir gün, bir süre yalnız yaşadığım anneme ait bir evin benden sonraki kiracısı telefon edip o evdeki bir dolabın tepesinde bıraktığım bavulu gelip almamı rica etti. Üşendim, oyalandım, bahaneler icat ettim, gitmedim. Sonra bir daha aradı ve eğer bir an önce gidip almazsam bavulu çöpe atacağını söyledi. İhtimal vermedim, yine oyalandım, unuttum, gidemedim. Sonunda, günün birinde beklediğim telefon geldi, açtım:

“Gelecektin, gelmedin…” dedi rahmetli, “Attım.”

Bazen, bazı sözler, bazı insanların ağzından kaderin, bilge bir anlatıcının ya da bir Yunan korosunun söylediği bir şeymiş gibi çıkar. Telefondaki ses de biraz öyleydi: Hakkımda verilmiş hükmü tebliğ ediyordu bana. Ama tuttuğum kiralık katilden gergin bir bekleyişin sonunda o kısa, karanlık “İşlem tamam” telefonunu almışım gibi de hissetmiştim: Kimsenin, kendimin bile benim verdiğime inanmayacağı o emri veren bendim aslında (“Çabuk davran, acı çektirmeden hallet.”)

Kiracımın dolabın tepesinden alıp, tozuyla hapşırıp, iki kat aşağı indirip, karşı kaldırımdaki çöp konteynerine attığı bavulun hayalimde üç farklı akıbeti var. Melodramatik akıbet: Dokuz on yaşlarında, kendi tahtadan oyup yaptıkları dışında hiç oyuncağı olmamış hüzünlü bir çocuğun gözü, büyülü bir Kemalettin Tuğcu anında konteynerdeki şeffaf, bavulumsu şeye takılıyor, ucundan tutup çekiyor, mutluluk ve şaşkınlıkla donup kalıyor (senaryonun acıklı devamındaysa bütün bu oyuncakları gerçekten çöpte bulduğuna ikna edemediği ruhsuz babasından tokadı yiyor). Gerçekçi akıbet: Gece. Sokağa gürültüyle giren çöp kamyonu. Tekerlekli konteyneri sürükleyip kamyonun arkasındaki koca, öğütücü canavar ağzına dayayan bir çöpçü. Şeffaf bavulun içinde, demir presin altında ağır ağır ezilip ufalanan adamlarım.

Bir de kıyamet sonrası akıbetleri var: Benden ve diğer her şeyden çok daha uzun ömürlü plastik askerler parçalanan şeffaf bavuldan dökülüp, oraya buraya dağılıp, çöplüklerdeki, kuytu sokak köşelerindeki, ilk senaryodakine benzer çocukların ellerindeki varlıklarını sürdürüyorlar. Bazıları kırılıp dökülüp parçaları kaybolarak oyuncak ölümü denebilecek bir şey yaşıyor ama sağlam kalanları da oluyor ve o sağlam kalanlar (başta, uzmanlığı “zor şartlarda hayatta kalmak” olan Outback) dünya savaşlarını, depremleri, radyoaktif sızıntıları, mitolojik tufandan daha acımasız iklim felaketini ve internet denen insanlık arşivini silip süpüren dijital kıyameti atlatıp kendilerini sinemanın ve edebiyatın bir hazırlıklı olma telaşıyla hayal edip durduğu o eskileri hatırlayanı da, tarihçisi de kalmamış, koca sessiz ıssız çölde buluyorlar. (KES) Sabah. Çöl. Uzaklarda tepeleri karsız dağlar. Bu yeni dünyanın Adem’i de Havva’sı da olabilecek, dizlerinden yukarısını görmediğimiz için cinsiyetini çıkaramadığımız bir insan. Kamera arkadan, yer hizasından yürüyüşünü takip eder. (KES) Akşamüzeri. Çöl. Dağlar biraz daha yakındır şimdi. Hâlâ sadece dizlerine kadarını gördüğümüz insan durur. Birkaç adım ötesinde toz içinde, parmak büyüklüğünde, insana benzeyen bir şey görür. Çömelir. Sonra yüzükoyun yere uzanır.

aile, çocukluk, Emre Ayvaz, oyun, oyuncak