Sofra örtüsünden ayrıntı,
26.10.2019,
In-Between Tasarım Platformu arşivi
Güçlü Vatandaş

22 Ekim 2019 akşamı, In-Between Tasarım Platformu olarak İsveç Enstitüsü ve İsveç Başkonsolosluğu İstanbul işbirliği ile gerçekleştirdiğimiz “Equal Spaces” projesi kapsamında The Circle’da analog bir akşam yemeği düzenledik. Cep telefonu, internet bağlantısı olmadan; mimarlık, şehircilik, sanat, tasarım, toplum bilimleri alanlarından farklı profillerle bir masa etrafında bir araya geldik. Şef Özgür Önol’un hazırladığı vegan/vejeteryan menü eşliğinde demokratik, eşit, kapsayıcı şehirler üzerine konuştuk. Bu kapsayıcı deneyim alanından çıkan fikirleri sizinle paylaşıyoruz.

Tasarımın toplumdaki etkisi bugün yadsınamaz bir konu. Yaşam tarzlarımızın acımasız kuvvetlere dönüşmesi; bugünü sorgulamamızla ve yüzümüzü doğaya çevirmemizle sonuçlanıyor. Topluluk, ırk, din, cinsiyet ne anlama geliyor? Birlikte yaşayan gruplar olduğumuzdan ‘öteki’nin enerjisi bizi de etkiliyor. Paylaşma kültürü, bu noktada önem kazanıyor. Diyalog ve monolog gibi hepimizin bildiği fakat yeterince yüzleşmediğimiz kavramları konuşabilir miyiz? Tasarım, bugün diyalog ortamı yaratabilir mi? Öznel veya bir gruba ait manifestolardan uzaklaşıp, toplumun faydası için tasarlamak bugün ne ifade ediyor?

“Güçlü vatandaş” başlığı ile düzenlediğimiz yemek, güncel problemlere kritik bir açıdan yaklaşarak yukarıda bahsedilenlerin yanı sıra, risk, tasarımın potansiyelleri, tasarımın değeri ve önemi üzerinde durdu. ‘Analog fikir paylaşımı’na alan yaratmak için, yemekte dijital herhangi bir araç (telefon, tablet gibi) kullanmadık. Sofra örtüsünü ise yemek süresince fikirler aktarmak ve notlar almak için bir araç olarak değerlendirdik.

Katılımcılara daha önceden verilen anahtar kelimeler şöyleydi: kapsayıcılık, feminizm, demokrasi ve şehir gelişiminde yaratıcı bakış açıları. Her katılımcı, önce kendisini, bu anahtar kelimelerle ilişkisini ve bu noktadaki duruşunu yanında getirdiği bir nesne üzerinden anlatan kısa sunumlar yaparak söze başladı. Kolektif tasarım sürecinin toplumdaki etkileri, eşitlikçi yaklaşım, katılımcılık, iyi ve kötünün anlamı ve ayrımları yemekte konuşulan başlıca konulardı.

Bir masa etrafında oturmak ve farklı yaklaşımlara sahip olmak konuşacaklarımız için önemli bir etkendi. Bu nedenle katılımcıları farklı alanlardan seçtik. İçlerinde mimar, grafik tasarımcı, kreatif direktör, sanatçı ve şehir planlamacısının da olduğu bu ekip, değişen/dönüşen yaşantımızda tasarımın kolaylaştırıcı etkisini, gelecek, teknoloji, dijital ve analog kavramlar üzerinden sorguladı.

İsveç Başkonsolosluğu İstanbul Kültür Ataşesi Michael Bode, yedi saatlik bir yemek sürecine dayanan konuşmanın moderasyonunu yaptı.

“Bir şekilde bana klasik bir semineri de anımsattı. İnsanlar bir masa etrafında oturup, not aldılar, tartıştılar, yeni fikirler ve temalar ortaya koydular. Bu, aynı zamanda yemek üzerinden konuşma ve sosyalleşme, bir araya gelme deneyimiydi.
Eğitimciler, mimarlar ve sanatçılar gibi farklı alanlarda çalışmalarını sürdüren bir davetli grup ile sohbetimiz oldukça verimli bir foruma dönüştü. Birbirinden farklı bakış açılarıyla akşamın tartışma konuları zenginleşti. Davetlilerin, organik ve yerel olarak üretilmiş yiyeceklerle hazırlanmış bu yemekten, zihinsel anlamda hafiflemiş olarak ve yeni fikirlerle ayrıldıklarını düşünüyorum.”

İsveç’te çalışmalarını sürdüren sanatçı ve mimar Elin Strand Ruin mutfağı kamusal alana taşıyarak, kamusal alanda yeri çok net olmayan mülteci ev kadınları için bir platform oluşturuyor. “Kitchen Square” ismini verdiği projesi İsveç’in bir banliyösünde, kapsayıcı şehir planlaması etrafında, çalışmayan kadınların yemek pişirme eylemi üzerinden kentsel hayata katılmasına odaklanıyor. Kadınları kamusal alana çekebilmenin yemek yapma eylemi ile mümkün olabileceğini düşünen Strand Ruin, network of care yaklaşımıyla organik ağlar kurmanın önemine ışık tutuyor. Elin, İsveç’te güçlü bir demokratik sistem olduğunu fakat bu sistem sebebiyle bazı süreçlerin işlemesinin çok uzun sürdüğünü söylüyor. Demokrasinin zaman aldığını, daha esnek ve adapte edilebilen modeller geliştirmemiz gerektiğini savunuyor.

Avşar Gürpınar, yanında getirdiği, Julian Jaynes’in, The Origins of Consciousness In The Breakdown Of The Bicameral Mind [İki Odalı Zihnin Çöküşünde Bilincin Kökleri] kitabı üzerinden ‘bilinçdışı’ kavramı ile ilgili konuştu. Bilincin aslında ne öğrenmede (sinyaller, beceriler ya da çözümlerin öğrenilmesinde), ne düşünmede ne akıl yürütmede ne de karar vermede gerçekten gerekli ya da vazgeçilmez olduğunu söyleyen Gürpınar, tam tersine tüm bu süreçlerde bilincin bizi yavaşlattığını, hantallaştırdığını, ayağımıza dolandığını iddia etti. Bunun bilinci yitirmeye bir çağrı değil, sadece onun bilişsel faaliyetlerimizin ancak çok küçük bir kısmını oluşturduğuna ve insanlığın oldum olası sahip olduğu bir mefhum olmadığına dair düştüğü bir not olduğunu ekledi. Ona göre bugünkü hâliyle bilinç, düşünceye vurulmuş bir semer, zihnimizin gürültüsü ve aslında ciddi de bir stres kaynağı.

IDEMA kurucu ortağı Bige Turcan sosyal fayda üzerine kurulu iş modellerini insan ve teknoloji ilişkisi üzerinden anlatırken, teknolojinin toplumu nasıl etkileyeceği konusunu tartışmaya açtı. Bu bağlamda nasıl iletişim kuracağımız, nasıl yönetip, yönetileceğimiz konuları da aklımıza geliyor. Teknoloji bir yandan gelişime önayak olurken bir yandan da dezavantaj yaratabiliyor. Teknolojik gelişime adapte olamayan topluluklarda yeni muhafazakâr politikaların ve politikacılarının yükselişini görüyoruz. Teknoloji firmaları da kullanıcılara sunulan ücretsiz hizmetler karşılığında kişisel kullanım bilgilerine sahip olarak manipülasyona açık yöneltmeler yapabiliyorlar. Bu da powerful citizen [güçlü vatandaş] fikrine ters düşüyor. Turcan, bu bağlamda yeni yapı ve ilişki modellerinin geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyor.

-trak kurucularından Bihter Çelik yapay zekânın ve sanal dünyaların hayatımıza kaçınılmaz olarak girdiğini ve daha da yer edeceğini kabul ediyor. Kişisel olarak, insan merkezci dünyayı koruma gerekliliğine de inanmıyor. Buna rağmen katılımcılığı kurgulayabildiği çalışmalarında insan faktörünün öngörülemez katkısının sürekli olduğunu paylaşıyor. Bihter, taktik ve/veya gerilla şehircilik akımlarının bir alt başlığı olabilecek “kenti yamamak” fikrini anlatabilmek adına masaya dikiş kiti ile katıldı. Tasarımın kapsayıcı prensiplerle yapılmasına inanan Bihter, kurgulanan yemek masasının kapsayıcılığı sayesinde Ays Alayat ve Esen Karol’un paylaşımlarından kendine içselleştirdikleriyle, batı tıbbınca konuşma bozukluğu tabir edilen şapkasını yemek esnasında sıkça çıkarıp giyebildiğini fark ettiğini paylaşmak istedi.

Avcı Architects kurucusu ve The Circle’ın kurucu ortağı Selçuk Avcı, Londra ve Stockholm gibi şehirlerde planlama kararlarında halkın katılımının kaçınılmaz bir beklenti olduğunu ve bunun zorunlu olduğunu vurguluyor. Konuşmaya Kongo’dan getirdiği bir müzik enstrümanıyla katılan Avcı, Afrika’da insanların demokrasi hayalinin çok olmadığını ve yarım milyar insanın en büyük hayalinin temiz suya erişmek olduğunu söylüyor. Bu koşulları unutturan şeylerden birisi de müzik.

İstanbul Tasarım Bienali direktörü Deniz Ova, “Demokrasi bir yönetim sistemi, yani bir model olarak tanımlanıyor ve günümüzde ideal siyasal yönetim biçimi olarak kabul görüyor. Sistem, temelde eşit bir paylaşımın olabilmesi için katılımın sağlanması gerektiğini belirtiyor. Bu çerçevede katılımın ‘demokratik’ bir sonuç verebilmesi için bir toplum veya topluluk içindeki tüm paydaşları dahil edebilmek adına çaba sarf etmek gerekiyor. Günümüzde iletişimin farklı kişi ve kurumlar tarafından tasarlandığını ve bir algı yönetimi sürdürüldüğünü düşünürsek, katılımın gerçekten özgün olup olmadığını nasıl ölçebileceğimiz ve sonuçların gerçek bir tercihi temsil edip etmediği soruları ön plana çıkıyor. Öte yandan bu çerçevede katılımın, oy vermekten fazlası olduğunu da unutmamak gerekiyor.” diyor.

Stockholm’de yaşayan, cinsiyetsiz mimari konusunda çalışmalarına devam eden şehir planlamacısı Ays Alayat, kadınlar için kentte mekân yaratmaya odaklanan bir sosyal girişimin kurucularından. Toplumsal kapsayıcılığı kentsel tasarımla ilişkilendiren Alayat, bu modelle insanlara istihdam yaratabileceğine inanıyor.

Manifold’u hayata geçiren grafik tasarımcı Esen Karol, anahtar kelimelerden herhangi biriyle ilişkilenen tek bir nesne bulmakta zorlanınca en sevdiği iki nesneyi yanında getirmeyi düşünmüş. Bu nesneler, Brooklynli gençlerin sokakta oynadıkları Sky Bounce marka mavi bir el topu ve Sol LeWitt’in sadece 350 kopya basılmış sanatçı kitabı Variations On I Am Still Alive On Kawara’sı. Esen, bu iki birbiriyle alakasız nesnenin ortak niteliklerini düşünürken paylaşmak istediği fikri fark etmiş. Her iki nesne de ancak bir başkasının enerjisiyle ‘kendine gelen’ şeyler. Sky Bounce’un iyi zıplaması için bir oyuncunun gücüne diğerinin güç eklemesi gerekiyor. Oyun ideal şartlarda bir duvarda oynanıyor yani onun yansıtmasına da ihtiyaç var. Sol LeWitt’in kitabı ise On Kawara’nın önceki bir üretimine güç ekliyor ve ancak bir başkasının okumasıyla anlam kazanıyor.

Mimar, İTÜ Mimarlık Bölümü öğretim üyesi, The Circle kurucu üyesi Yüksel Demir, “İnsanı, doğayı ve bu ikisinin etkileşiminin ürünü olan kültürü anlamak önemli. Bunun için araştırma, merak şart. Soru ve sorunlara nesnel/güvenilir yanıtlar/çözümler için felsefe ve bilim; dar görüşlülük ve bağnazlığa karşı ise sanatın özgürleştirici, ufuk açıcı varlığı yaşamsal gereksinim. İçinde bulunduğumuz tüm üretim ve buna bağlı tasarım alışkanlıklarımızı, bilgimizi tanımlayan tepeden inme, merkeziyetçi, antidemokratik, doğa ve insan düşmanı, sermaye dostu ‘kaba kuvvet’ paradigmasının yerini doğal üretim / üreme temelli ‘doğa’ paradigması alacak. İnsanları etnik köken, dil, din, cinsiyet gibi kimlikler, ülke sınırları ile bölen, ‘önem’e dayalı, beş yılda bir oy vermeye indirgenmiş sözde demokrasi, bütüncü, ‘değer’ temelli, sürekli, dolaysız ve güvenilir katılıma dayanan bir yönetişim biçimine dönüşmeli. ‘Normal’ olma baskısından ve tedirginliğinden kurtulunmalı.” diye ifade ediyor düşüncelerini.

Sanatçı Güneş Terkol, ev kavramı ile konuşmasına başlıyor. “Evim Kalbimdir” işinden bahsederek evin, kafamızda yarattığımız bir kavram ve mekân olduğunu belirtiyor. Terkol, yaptığı atölye çalışmalarında kumaş ve dikişi bir araya getirici bir araç olarak değerlendirdiğinden, kolektif üretimi bir metot olarak ele aldığından ve yapmış olduğu diğer çalışmalardan bahsediyor. Yedi yıldır farklı ülkelerde kadınlarla bir araya gelerek yaptığı atölye çalışmalarında patchwork tekniğini fikirlerin bir araya geldiği bir malzeme olarak kullanıyor. Kadınların hayalleri, deneyimleri ve isyanlarını bir araya getiriyor. Kolektif düşünce süreci ile bireysel anlatımları koruyarak yaptıkları ortak çalışmalarda farklı sosyolojik yapıları ve içinde yaşadıkları toplumu görselleştiriyor.

Sanatçı, mimar ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğretim görevlisi Sinan Logie, yanında getirdiği kaligrafi kalemi ile konuşmasına başlıyor. “Teknolojinin bizi her zaman kurtaracağına inanırız ama teknoloji bizi kurtarmayacak. Analog çözümler her zaman daha ilham verici olmuştur,” diyen Logie, fiziksel etkileşimin bizi kurtaracağına inanıyor. Kaligrafi kaleminin üzerinde yazan “Calligraphy 1.0” üzerinden “Keep it 1.0” diyerek tartışmaya yeni bir perspektif açıyor.

Sohbet, son saatinde jam session’a geliyor ve herkes masadaki deneyimin bir tür jam session’a benzediği konusunda hemfikir oluyor. Farklı seslerin, masadakine benzer bir şekilde buluşması tasarım tartışmasına da yeni bir dinamik kazandırabilir.

Sofra örtüsünden ayrıntılar,
26.10.2019,
In-Between Tasarım Platformu arşivi

Bilgen Coşkun, Dilek Öztürk, etkinlik