Caddebostan sahili, 2017
Yazlık Ev

Bu yaz, ağırlıklı olarak evdeyim. Bana her şeye rağmen bir tatlı huzur vermeye devam eden yaşadığım yerin, yazın ‘şehirde kalanları’ yadırgadığını sanmıyorum zaten. Ne olsa geçmişinde yazlıkçılık var. Geçmiş yüzyılın başlarında en şık sayfiye yeriymiş Fenerbahçe. Uzun zaman da sürdürmüş bu özelliğini. Hatta Kadıköy’ün tamamı, elbet devam edin Bostancı’dan, tüm o sahil şeridi de yazlık mekânlarmış. Şimdi Adalar’da olduğu gibi, Kadıköy İskelesi’nden atlı arabalarla eşyalar yüklenilip gidiliyormuş Caddebostanlara, Erenköylere… “Karşı için Kadıköy, deniz kıyılarının, yazlıkların başlangıcı. Mart nisan denildi mi, dükkânlarda portatif masalar, odun gibi kaba saba ama işe yarar sandalyeler, Vinylex kaplı tabureler, basit somyalar, hele hele türlü de türlü şezlonglar sergilenir. Avrupa yakasının yazlıkçıları haziran başında sökün eder. Önce yazlık için eşya alacaklar. Aldılar mı? Hoyda bre Vartan Baba, hoyda bre Mehmet Usta… Eşya yüklenir…” diyor 1949 doğumlu Bir Kadıköy’oğlu Hulki Aktunç. Çocukluğunun geçtiği Kadıköy’deki Üzerlik Sokağı’na odaklanıyor aslında bu kitabında. Vartan Baba’nın ya da Mehmet Usta’nın iki gedikli yolcusundan biri kendisi. Benim gibi meraklıları için daldan dala anlatıyor anılarını…

Hatırlıyorum da, benim çocukluğuma dek sürdü bu yazlıkçı muhabbeti. Bizim Kadıköy’e taşınmamızdan hemen önce halamların yazlığına Erenköy’e gelişimizi hatırlarım mesela. Divan Pastanesi’nde oturmuştuk önce biraz, önümüzden akan caddeyi seyreylemiştik şimdiki gibi, tabii gidiş gelişti o zaman, biz de yabancıydık henüz. Halamların ev, Divan’ın hemen karşısında, denize inen sokaktaydı. Sahil doldurulmamıştı daha, caddeden şöyle bir uzatsan kafanı denizi görebilirdin yani. Biz de kısa süre sonra Divan’dan istasyona doğru çıkan sokaktaki çocukluk/gençlik evimize taşınacaktık. Halamların artık ‘eski’ olmuş yazlıklarının önünden geçerek denize inecek, yıkık dökük iskeleden balık tutmaya çalışacaktık. Ama hiç denize girmeyecektik oradan. Cevizli’ye gidecektik deniz için…

Benim hiç yazlık evim olmadı, çocukken de yoktu, şimdi de. Yazlığa gitme hâlini bilmiyorum hiç o yüzden. Hani bir evin diğer eve taşınışını... “İki evi olanın aslında hiç evi yoktur” demiş Saramago. Dedim ya hiç tecrübe etmedim böyle bir şeyi, ama on, on beş günlük tatillerimde bile bir eksiklik duygusu vardır hep bende, evimde bıraktıklarım yüzünden. Çok eşya almayı hiç sevmem yanıma tatillerde, yetecek kadar. Bir tişört eksik gelir bazen. Kitaplar hep artar, ama yine de aklıma düşen biri olur mutlaka ve elimi uzattığımda orada olmadığını bilmek zor gelir. Çiçeklerim, tıpkı kedim gibi emanet edilmiştir bir dosta. Kedim küsmüş olur bize döndüğümüzde, ama çiçeklerim göçüp gider bazen bu ayrılığa dayanamayıp, çok üzülürüm. Ya yazlığım olsa ne yapardım? Nasıl taşınır gerçekten onca uzantı? Eşya demek çok basitleştiriyor meseleyi, çünkü bazı şeyler gerçekten elim kolum gibi uzantılarım benim. İnsan alıştığı lezzette bir makarna bile yapamıyor evinden uzakta… Bazen özenmiyor değilim koca yazı İstanbul’un neminden uzakta geçiriyor olma hâline, denize doymaya, ama işte bu uzantılar var ya…

Caddebostan sahili, 2017

Şimdi yazlık mazlık kalmadı buralarda, ama ben bu yıl öyleymiş gibi yapacağım. Gerçi bir şey söyleyeyim mi; uzundur gündemimizde olan kentsel dönüşüm kâbusu sonunda bizim için de gerçekleşince, taşındığımız iki sokak ötedeki yeni evimiz nedendir bilmem ‘sayfiye’ etkisi yaratmıştı ilk gördüğüm andan itibaren bende. Kentsel dönüşüm her yerde hâlâ, inşaat gürültüsünden, tozdan betondan, hafriyat kamyonlarından geçilmiyor. Ama bende bir iyimserlik işte; tebdilimekândan olsa gerek. Ya da… Ya da mutfaktaki havalandırma borusunu mesken tutmuş serçe ailesinden, sürekli cıvıldıyorlar orada, evin içi dedikodularıyla doldu. Ya da belki boyları bize dek ulaşan çınarlardan, at kestanelerinden, çamlardan. Seviyorum Kadıköy’ün ağaçlarını, direniyorlar gerçekten. Ya da her sabah ilk iş balkondan kafamı uzattığımda ancak görebildiğim denizin mavisinden. Alışkanlık oldu güne böyle başlamak; hangi tonda olacak bugün rengi, yelkenli mi, vapur mu, yük gemisi mi karşılayacak beni merakından. Ya da “Eee, siz ne zaman planlıyorsunuz gitmeyi?” sorusuna inat. Bak yazın bile buradayım bu yıl. Her geçen gün daha yalnız, ama burada…

Caddebostan sahili, 2017

Hoş bu tatlı huzurun dozunu kaçıranlar olmuyor değil, hele de yazları, ama görmezden gelebilirim. Birkaç yıldır marinaya nazır arzıendam eden lüks konuk evinin yaydığı her çeşit gürültü ve dumanı bol kokuya aldırmayabilirim. Bodrum daha masum değil bu açıdan veya Marmaris, Çeşme, Alaçatı, değil mi? Sahil şurada, bahçemiz ötede, bisiklete atlayıp bir anda soluğu Bostancı’da almam, kumda kahvemi yudumlamam an meselesi. Karşı’ya az geçiyorum ama artık, doğru.

Fenerbahçe Parkı, 
Topluluk Bahçesi, 2017

“Bir hikâye yazamazsanız, yaşadığınız yeri sevemezsiniz. Şehirler insanlarla, dostluklarla güzel...” demiş Feridun Düzağaç, Sayfiye Hafiflik Hayali kitabındaki yazısında. Elbette, yazlık, sayfiye hâlinden bunca söz etmişken İletişim’den çıkan Tanıl Bora’nın derlediği bu kitaba uzandı elim, öyle çıktı karşıma bu söz. Tam da İstanbul’da sayfiye ruhuna bürünmüşken, Tuncay Birkan’ın kitaptaki “Refik Halid’in Kılavuzluğuyla 1940’lar ve 1950’ler Türkiyesi’nde Sayfiye Hayatı” başlıklı yazısına gömülmek iyi geldi. Refik Halid’in gazete yazılarında o yılların tatil anlayışını, özellikle de İstanbul üzerinden aktarıyor çünkü yazar: “... İstanbul’da Osmanlı’dan beri yazlık alışkanlığının yerleşmiş ve 1920’lerin başlarında İstanbul’a kaçan çok sayıda Beyaz Rus’la birlikte az çok bir plaj kültürünün oluşmuş olması sayesinde (Ege ve Akdeniz’de bu alışkanlık çok daha geç yerleşmiştir), memleketin dört bir yanından çok sayıda ailenin, özellikle de Ankara’daki memur ailelerinin gözünde de ‘yazlık’ kelimesi çok uzun bir zaman ‘İstanbul’la özdeşleşmişti ve bu aileler yaz aylarında birkaç aylığına İstanbul’a geliyorlardı. Refik Halid için bu tartışma götürmez bir biçimde böyledir, onlarca yazısında İstanbul’u ‘yazlıkçı şehri’ olarak anar...”

Fenerbahçe ve Kalamış, 2017

O yılların tatil anlayışını, yazlıkçıların tercihlerini, davranışlarını, alışkanlıklarını biraz şaşırarak biraz gülümseyerek biraz özenerek okudum bu makalede. Refik Halid, Marmara Denizi’nin hep tercih edileceğini ve hiç değişmeyeceğini öngörmüş mesela, keşke öyle olsaymış. Çünkü bu kadar denizle iç içe bir şehirde denize girememek hep hayıflandığım bir şeydir. “E giiir,” dediğinizi duyar gibiyim. Boğaz’dan denize giren arkadaşlarım yok değil, Kurbağalıdere’deki ıslah çalışması son iki yıla yayılana dek ufaktan Caddebostan’da denizle flört etmeye başlayan arkadaşlarım da oldu, ama ben yapamıyorum işte. Eski halk plajlarını yeniden canlandırmış olabilirler. Ancak bu durum Marmara’nın temiz olduğuna ikna edemiyor beni. Adalar, Kilyos ve Şile’den bile tam emin değilim. Yunuslarla biraz daha fazla göz göze gelebilmem gerekiyor sanırım bunun için…

{Fotoğraflar: Raife Polat}

Fenerbahçe, İstanbul, Kadıköy, kent, kitap, Raife Polat, sayfiye, şehir, yaz, yazlık