Eski Filmlerin Sürprizleri

Bir süredir eski filmleri izliyorum. Şimdi çocukların, gençlerin adını bile duymadığı efsane oyuncuları yeniden keşfetmek için çıktım yola, ama günümüzden geçmişe, geçmişten bugüne farklı ipuçlarını, mesajları, anları yakalamaya başladığım eğlenceli bir oyuna dönüştü bu seyirler benim için. Yaz gelince Some Like It Hot [Bazıları Sıcak Sever] düştü aklıma. Ardından The Seven Year Itch [Yaz Bekârı] (Tam çevirisi Yedi Yıllık Kaşıntı aslında, ama Türkiye’de Yaz Bekârı olarak gösterime girmiş). Tesadüfen, iki Marilyn Monroe - Billy Wilder filmi. Yazlık filmler deyince eskinin yazlık sinemalarına da gitti aklım şimdi. İlk çocukluk yıllarımda oturduğumuz ev bir yazlık sinemaya bakıyordu. Biz o ahşap sandalyelerin tepesinde değil de, rahat kanepemize yayılarak izliyorduk filmleri. Şimdi düşünüyorum da, bir çeşit lüks loca gibiymiş aslında. Teyzemler karşıda oturuyorlardı, onların evinin arkasındaki büyük arsaya da yazlık sinema kurulurdu. Bizimkinin biraz daha ‘mahalle’ versiyonu gibiydi o. Sirk gibiydi, gelir kurulur toplanır giderdi. Bizimkiyse kış uykusuna yatardı kışları. Terk edilmiş, hüzünlü, koca bir boşluk kalırdı sinemadan geriye. Şaka değil, ürkütürdü o boşluk bazen beni. Çocuk aklımdan kimbilir neler geçiyordu. Teyzemlerin orada ‘loca’dan değil, ahşap sandalyelerden çekirdek çitleterek izlerdik filmleri. Cinema Paradiso’daki [Cennet Sineması] gibi… Hayal meyal, Türk filmleriydi izlediklerimiz diye hatırlıyorum, ama bu bir detaydı o zaman bile, önemli olan orada olmak, ortamı soluyabilmekti, mekânlardı… Ne güzelmiş aslında, ama şimdi yaz sıcaklarında klimalı salonlar daha cazip sanırım. Esinti yok ki, insanlar da haklı…

Ne anlatacaktım, nerelerde kayboldum yine. Bu eski filmler insanı dağıtıyor. The Seven Year Itch’le başlıyorum o zaman. Filmden anladığımız; 1950’ler Amerika’sında aile babaları eşlerini ve çocuklarını tatile gönderip çalışmaya devam ediyor ve tabii yaz boyunca bir tür bekârlık hâlini sürüyorlar (Bizde bu geleneğin hâlâ sürdüğü söylenebilir rahatlıkla). Film bu temadan yola çıkıyor, ama daha çok ‘yaz bekârları’nın zamparalıklarına odaklanıyor. Ne var ki, baş karakter Richard Sherman (Tom Ewell) fazlasıyla beceriksiz bu konuda. Çünkü aslında, hem tam bir işkolik hem de —çaktırmamaya çalışsa da— karısını çok seviyor. Sadece onun —kadınların çoğunun yaptığı gibi— sağlığı, alışkanlıkları, ev, çocuk falan filan hakkında koyduğu kurallar ve dırdırlanmalar biraz usandırmış karakterimizi. Karşısına da modellik yapan güzeller güzeli bir kız (Marilyn Monroe) çıkınca kayıtsız kalamıyor!

The Seven Year Itch,
Billy Wilder, 1955,
gayriresmî tanıtım filmi

1955 yapımı bu kült komediye sinematografik olarak yaklaştığınızda, filmin pek çok yeniliği muştuladığı söylenebilir. Ama ben bu konuyu bir tarafa bırakıp filmin ilgimi çeken başka noktalarına değinmek istiyorum. Şu meşhur Marilyn’in eteklerinin uçuştuğu sahneye gireceğim tabii. Sinema tarihine geçmiş bu sahnenin, fotoğraflarındaki etkiyi filmde yaratmadığını izleyenler hatırlar belki. Çünkü fotoğraflarda Marilyn’i boy olarak görüyoruz. Üzerindeki elbise bir ikon artık, belli ki bu uçuşma için özel tasarlanmış, gülüşü her zamanki gibi olağanüstü. Etrafını saran fotoğrafçıların her biri ayrı açıdan onlarca fotoğraf çekmiş. Bunları peş peşe koyup baktığınızda Marilyn’in çok eğlendiğini anlıyorsunuz. O dönem için seksi de bu pozlar doğru, ancak bugünkü tanımlama bu mu olurdu, emin değilim. Ben daha çok estetik olarak tanımlayabilirim ve çekici. Filmde etekler havalandığında sadece bacakları, o da dizlerinin biraz üstüne kadar görüyoruz oysa. Çekimler tamamlandıktan sonra, dönem gereği bu kadarının yeterli olacağına karar vermiş yapımcılar. Niyeyse fotoğrafları yayımlamakta bir sakınca görmemişler ama. Açıkçası sarışın bomba, filmde ilk kez kapının önünde tüm vücudunu saran beyaz elbisesiyle belirdiği ve komşusu Richard’dan özür dileyerek merdivenlerden yukarı salındığı sahnede çok daha çarpıcı, hedeflendiği gibi ‘seksi’ydi bana göre. Tıpkı Some Like It Hot’ta tüm alımıyla Tony Curtis ve Jack Lemmon’un yanından geçerken, trenin çıkarttığı buhardan kaçmak için bir ceylan gibi zıplayarak kaçtığı sahnede olduğu gibi.

Some Like It Hot,
Billy Wilder, 1959,
tanıtım filmi

Bilindiği gibi bu filmde Tony Curtis ve Jack Lemmon iki müzisyeni canlandırıyor. Mafyanın işlediği bir cinayete şahit oldukları için şehirden ayrılmaları gerekiyor ve bulabildikleri en iyi fırsat, kılık değiştirerek bir kadın orkestrasına katılmak oluyor. Marilyn Monroe da aynı orkestrada ukulele çalıp şarkı söylüyor. Tren garında, topuklu ayakkabıları ve elbiseleriyle kızlara yetişmeye çalışırken bu işi kıvırtamayacaklarını söyleyip sızlanan Jack Lemmon’un Marilyn’i gördüğü andır işte sözünü ettiğim sahne —yine filmde ilk göründüğü an, varlığı etkisini hemen gösteriyor gerçekten. Tüm zarafeti ve kıvraklığıyla buhardan kaçıp arkadaşlarına yetiştiğinde, Lemmon bir rüyada gibi şöyle der: “Şunun nasıl hareket ettiğine bir bak. Sanki yaylı yatağa konmuş bir jöleye benziyor. Bir tür içten motoru falan olmalı. Söylüyorum sana, bu tamamen farklı bir cins!”

Doğru söze ne denir. Marilyn’in bunca zaman sonra nasıl hâlâ bir efsane olabildiğini bu ilk filmleriyle bile anlamak mümkün. Dramatik yaşamı, esrarengiz ölümü falan değil elbet bunun nedeni. Doğuştan gelen yeteneği; özel bir çaba harcamasına gerek yok gerçekten, o tam bir masum ‘seksi’. O yıllardaki oyunculuk biraz daha abartılı, doğal olarak onunki de öyle. Öte yandan var olma biçimi o kadar doğal ki, hayran olmamak elde değil! Gerçi dönemin üretken, iyi yönetmen ve senaristlerinden Billy Wilder, kendisini çoğunlukla kötü yönde şaşırttığı için Marilyn ile bu filmlerden sonra yolunu ayırmış, ama bu filmlere katkısının da hep hakkını vermiş.

Dönelim yeniden The Seven Year Itch’e… Sosyolojik göndermeleri ve absürd denebilecek sahneleriyle, gelmiş geçmiş en iyi komedi filmlerinden biri sayılan Some Like It Hot’dan daha ilginçti çünkü benim için. Filmden iki sahneyi paylaşmak istiyorum sizlerle. Yaz bekârımız Richard, özgürdür özgür olmasına, ancak attığı her adımda kulağında karısının sözleri çınlar. O da bu sözlere uyup sağlıklı beslenmek için bir vejetaryen restoranına gider. Kamera restoranın duvarını süsleyen seçeneklere odaklanır önce: Dandelion Salad, Flavors of Yogurt, Spinach Loaf, Prime Ribs of Celery. Ardından masaya oturmuş yemeğini yiyen Richard’a döner yine; niyeyse yemek biraz boğazında düğümlenmiş gibidir ve hesabı ister. Zayıf, yaşlıca servis görevlisi kadın, özel yemekleri soya hamburgeri ve kızarmış soya, soya şerbeti ve naneli çay aldığını söyler. Richard başlangıç kokteylini hatırlatınca, kadın evet, buzlu lahana turşusu suyu içmiştiniz. Yemeğinizin tam 260 kalori olduğunu bilmekten gurur duyacaksınız der ve 1,27 dolar ister. Richard parayı uzatıp üstü kalsın der. Kadın itiraz ederek bahşiş kabul etmediklerini, ama isterse çıplaklar kampı fonuna koyabileceğini söyler. Onaylanınca mutlu olur. “İnsanlara mesajımızı aktarmalıyız. Boğulmuş vücutlarımızı açıp, nefes almalarını sağlamalıyız. Elbiseler olmadığında ne hastalık olur ne savaş. Savaş meydanında iki ordu düşünebiliyor musunuz üniformasız, tamamen çıplak? Düşmanı dosttan ayırt etme yolu yok, herkes kardeşçe eşit.” Richard kadının kendinden emin nutkundan tedirgin olmuş şekilde iyi akşamlar dileyerek oradan uzaklaşır. Sonraki sahnede Richard’ın evde olduğunu görürüz. Buzdolabından koyu pembe bir içecek alıp açar. İlk yudumdan sonra içindekileri okur; “Karbonatlı su, sitrik asit, mısır şurubu, ahududu aroması, sebze renklendiriciler ve koruyucular. Neden bu şey biraz viski ve limondan daha iyi bilmek isterim” der, sağlıklı olduğuna ikna olmamış gibi. Karısına verdiği söz nedeniyle içmeye devam eder.

Filmde onca şey varken, bunu mu cımbızladın diye sorabilirsiniz. Dedim ya, benim oyunum da bu. Tamamen algı meselesi. Gıda endüstrisine kafa yoran ve et yemeyen biri olarak, filme adını veren yedi yıllık kaşıntının nedenleri yerine bunlar çeldi aklımı işte. Yılın 1955, yerin New York olduğunu hatırlayınca, bir ampul hınzırca sırıtarak yandı kafamda. Tıpkı şimdi bizde olduğu gibi, bir çeşit moda olarak başlamış belli ki vejetaryenlik Amerika’da. Hoş bizde vejetaryenlik daha bir kendiliğinden, sakin sakin yayıldı. Bu nedenle veganlık için ‘moda’ tabiri daha uygun sanırım. Billy Wilder belli ki o yıllarda Amerikalıların yaşamlarına yeni giren bu yiyecek-içecek trendlerine çok ikna olmamış, tatlı tatlı hicvetmiş. Günümüzden geriye baktığımızda, bu hicvin ne derece haklı olduğunu görüp hayıflanmamak elde değil açıkçası. İlk örnekte rahatsız edebilecek denli abartılı bir duruş var, diğeri daha da düşündürücü. Muhtemelen biz o yıllarda ‘sentetik’ lezzetlerin adını bile duymamışken Amerika’da gıda üzerine ‘kirli’ oyunlar başlamış. Size bir örnek daha; yine Billy Wilder’in 1960 yapımı, Oscar’lı The Apartment [Apartman] filminde yalnız yaşayan kahramanımızın (Jack Lemmon) paketli hazır yemeğini alüminyum ambalajıyla fırında ısıtıp, televizyonun karşısında yediğini görüyoruz. Yediği hamburger ya da dondurulmuş pizza değil, tabldot tabağında dört çeşit yemek. Âlâ! Ancak sonuçta ambalajlı, hazır gıda kendisi, yanında da elbette kola var. Televizyonda da seçenekler bol, hoş hangi kanala alırsa alsın kovboy filmleri çıkıyor karşısına, ilgisini çeken tek film ise reklamlar nedeniyle bir türlü başlayamıyor. O da zaten evden işe, işten eve süregelen yaşamından bezmiş, yatağına kıvrılıyor sonunda.

The Apartment,
Billy Wilder, 1960, 
tanıtım filmi

Şimdi büyük resmi görebildiniz mi biraz? Biz çocukken boş boş izliyorduk bu filmleri, anne babalarımız ise —büyük olasılık— hayranlıkla. Bugün yaşadığımız topraklarda bu görüntülere hayranlık duyacak bir şey yok! Çünkü aynısı bizde de var! Yine gıda meselesine odaklanırsam, “bizde hâlâ obezite, diyabet hastalıkları o kadar yaygın değil, yediklerimiz son derece sağlıklı” diyerek kendimizi kandırabiliyoruz. Oysa GDO kapıdan içeri girmeye başladı, pestisitte dünya standartlarının üstündeyiz, hazır gıdalar her yanımızı sardı! Hangi sağlıktan söz ediyoruz, anlamak mümkün değil. Pardon, konumuz Food Inc. [Gıda Ltd.], Earthlings [Dünyalılar], Food Matters [Gıda Maddeleri] gibi filmler değildi, değil mi? Yazlık, hafif ve mümkünse nostaljik filmlerden söz ediyordum.

Tamam, ben bu nostaljikleri izlemeye devam edeceğim. Çünkü sadece sinemanın katettiği yola değil, gündelik yaşamın, alışkanlıkların, giyim kuşamın, ahlaki ve kültürel değerlerin, sanatın, müziğin, ilişkilerin, elbette teknolojinin ve hatta yediklerimizin-içtiklerimizin değişimine tanıklık ediyorum bu şekilde resmen. Şaşırtıcı, beklenmedik ve bir o kadar da cezbedici, merak uyandırıcı oyunum bu. Sırada Marilyn’in diğer filmleri, tabii ki Audrey Hepburn, Sophia Loren, belki birkaç Fellini filmi —La Dolce Vita [Tatlı Hayat] mesela— ve bir de Irma la Douce [Sokak Kızı Irma] var. Evet, yine bir Billy Wilder filmi… Ama araya yukarıda andığım gıdayla ilgili belgeselleri de sıkıştırın derim —cesaretiniz varsa…

Marilyn Monroe,
The Seven Year Itch çekimleri sırasında, New York, 1954,
kaynak: Wikimedia Commons

beslenme, Billy Wilder, film, Marilyn Monroe, Raife Polat, sinema, vegan, veganizm