Dinleme çoğu zaman zamansal bir deneyim olarak tarif edilir. Müzik başlar, ilerler ve sona erer. Bu süreç içinde kulak kendisini sürekli bir beklenti rejimi içinde bulur. Bir sonraki akor, ritmik dönüş ya da kadans dikkati ileriye doğru çeker. Dinlemek çoğu zaman bir yere doğru gitmektir.
Ancak bütün müzikler aynı biçimde dinlenmez. Bazı müzikler yön duygusunu yavaşça askıya alır. Armonik hareket devam eder ama çözülme talep etmez. Ritim sürer, fakat itici gücünü yitirir. Müzik bir hedefe ulaşmaktan çok, içinde bulunulan bir bölgeye dönüşür. Böyle anlarda kulak artık ilerlemeyi bırakır, sesin içinde dolaşmaya başlar.
Bu dinleme biçimi uzun zamandır ilgimi çekiyor; çünkü burada değişen yalnızca müzik değildir, dikkat de değişir. Parçanın neresinde olduğumuz sorusu önemini kaybetmeye başlar. Geçmiş, şimdi ve gelecek ya da beklenti birbirinden ayrılmaz. Duyduğumuz şey zamansal bir akış olmaktan çok atmosferik bir süreklilik hâline gelir. Dinleme yönünü kaybetmez; yön fikrini askıya alır.
fotoğraf: Emirkan Cörüt
Benim üretim pratiğim sesin malzeme, beden ve mekânla kurduğu ilişkiler etrafında şekilleniyor. Ses yürüyüşleri, deneysel yerleştirmeler ve görsel-elektronik düzenekler aracılığıyla işitsel deneyimin farklı katmanlarını araştırıyorum. Çalışmalarımda sesi yalnızca işitilen bir olgu olarak değil, aynı zamanda mekânsal, görsel ve bedensel bir deneyim olarak ele alıyorum. Spektrogramlarla çalışmaya başlamam da bu arayışın bir uzantısıydı. Zamanla bu grafiklerin yalnızca teknik çıktılar olmadığını, dinleme deneyiminin kendisini yeniden düşünmeye imkân veren yüzeyler sunduğunu fark ettim.
İlk bakışta bir spektrogram yalnızca teknik bir analiz aracıdır. Frekansların zamana göre dağılımını gösterir. Akustik ölçümler için kullanılır. Fakat uzun süre bu görüntülerle çalışınca başka bir şey fark etmeye başladım. Spektrogramlar yalnızca sesi ölçmüyor, dinleme deneyiminin kendisini de dönüştürüyor.
Kulak zamanı ardışık olarak deneyimler. Göz ise zamanı aynı anda görebilir.
Dinleme sırasında kaybolan bir ses olayı grafik üzerinde kalıcı bir yüzeye dönüşür. Frekans yoğunlukları, tekrar eden yapılar, sessizlikler ve geçişler artık yalnızca işitilen değil, görülen ilişkilerdir. Grafik müziğin yerine geçmez; kulağın tek başına kuramadığı bazı ilişkileri görünür hâle getirir.
Bu sebeple bu görüntülere analiz değil, “dinleme arayüzü” demeyi tercih ediyorum.
fotoğraf: Emirkan Cörüt
Bir arayüz bilgi sunan nötr bir yüzey değildir; algıyı örgütler. Neye dikkat edeceğimizi, ilişkileri nasıl kuracağımızı belirler. Bir partisyon nasıl icracının davranışını yönlendiriyorsa, bir spektrogram da dinleyicinin dikkatini yeniden düzenleyebilir. Mesele sesi temsil etmek değil, dinleme biçimini değiştirmektir.
Bu düşüncenin farklı örnekleri müzik tarihinde uzun zamandır var. Iannis Xenakis grafik düşünceyi bestelemenin yapısal bir bileşeni olarak ele aldı; çizgi, yoğunluk ve geometri ses üretiminin araçlarına dönüştü. John Cage’in Notations adlı kitabı, tek bir müzik yazısı fikrini dağıtarak farklı görsel düşünme biçimlerini aynı düzlemde buluşturdu. Daha yakın dönemde Candaş Şişman’ın SYN-Phon adlı çalışması ise grafik notasyonu ses, performans ve mekân arasında dolaşan bir deneyim olarak yeniden düşündü.
Bu örnekler birbirine benzemez ama hepsi aynı soruyu farklı biçimlerde sorar: Ses yalnızca işitilen bir olay mıdır, yoksa görülebilen, okunabilen ve mekânsal olarak deneyimlenebilen bir olgu mudur?
Benim pratiğim bu soruya grafik notasyon tarafından değil, dinleme tarafından yaklaşıyor.
fotoğraf: Emirkan Cörüt
Grafik notasyon çoğu zaman gelecekte üretilecek bir sesi tarif eder. Spektrogram ise gerçekleşmiş bir ses olayının izidir. Biri üretimin aracı, diğeri dinlemenin aracı gibi görünür. Fakat ikisinin ortak bir özelliği vardır: Sesi yalnızca zaman içinde değil, uzam içinde de düşünmeye imkân tanımak.
2023 yılında İMALAT-HANE Proje Alanı’nda gerçekleştirdiğim kişisel sergim Acousma’da bu fikri küçük ölçekli spektrogram baskılarıyla denedim. Baskılar dinlenen ses kayıtlarının yanında yer alıyordu. Ne illüstrasyon ne de teknik çıktıydılar. Daha çok dinleme sırasında başvurulabilecek ikinci bir yüzey gibiydiler. Sonradan onları kendi kendime “sesin ultrasonu” diye tanımladığımı hatırlıyorum. Çünkü ultrason nasıl bedenin doğrudan göremediğimiz katmanlarını görünür kılıyorsa, spektrogram da kulağın tek başına seçemediği ilişkileri görünür hâle getiriyordu. Bu benzetme elbette kusurlu. Çünkü amaç sesin iç yüzünü göstermek değil, dinleme deneyimine ikinci bir algı düzlemi eklemek.
Bu noktada aklıma Don Ihde’nin şu düşüncesi geliyor: Teknolojiler yalnızca dünyayı temsil etmez, onunla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürür. Mikrofon, teleskop ya da stetoskop yalnızca ölçüm araçları değildir; algının uzantılarıdır. Spektrogramı da böyle düşünmeye başladım. O, işitmenin yerine geçen bir görüntü değil, işitmenin kapsamını genişleten bir arayüz.
Benzer biçimde Salomé Voegelin dinlemenin edilgen bir alımlama değil, dünyayla kurulan üretken bir ilişki olduğunu söyler. Eğer dinleme zaten kurucu bir eylem ise onu dönüştüren her görsel yüzey de bu ilişkinin bir parçası hâline gelecektir.
fotoğraf: Emirkan Cörüt
Bugün grafik üretirken ilgilendiğim şey frekans değerleri değil, dikkat davranışı. Kulak nerede beklemeyi bırakıyor? Nerede sesin içinde dolaşmaya başlıyor? Zaman nerede çizgisel olmaktan çıkıp mekânsal bir yoğunluğa dönüşüyor?
Belki de yeni müzik pratikleri yalnızca yeni sesler üretmekle ilgili değildir. Belki de asıl mesele yeni dinleme arayüzleri geliştirmektir. Çünkü bazen müziği değiştiren şey sesin kendisi değil, onu nasıl dinlediğimizdir.
Acousma, beden, çağdaş sanat, dinleme, Doğa Ünyaylar, İMALAT-HANE, mekân, müzik, sanat, sergi, sergi tasarımı, ses, ses sanatı, spektogram, zaman