Anosmik* 
Sanat Formlarından Koku Sanatına Doğru Bir Bakış
“Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluduğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi, hepten ele geçirir, çaresi yoktur.” —Patrick Süskind1

Batı’nın estetik rejiminin antikiteden başlayarak bir duyular hiyerarşisi üzerine kurulu olduğu ileri sürülebilir. Aristo’nun benimsediği duyular hiyerarşisinin tepe noktasında ‘görme’ ve ‘işitme’ duyuları yer alırken, ‘dokunma’ ve ‘tat alma’ duyuları hayvansı duyular olarak bu hiyerarşinin en alt basamağında kendilerine yer bulabilmiştir. Plato da benzer bir şekilde felsefenin kurucu prensibi olarak ‘görme’ duyusuna ayrıcalıklı bir konum atfetmiştir. Bu bakımdan ‘görme’ ve ‘işitme’ duyuları dış dünyanın objektif gerçekliğinin bilgisini verebilen duyular olarak nitelendirilmiş ve modernitenin kurucu prensipleri olan ‘rasyonalite’ ve ‘akıl’ ile ilişkilendirilmiştir. Koku duyusunun ise genellikle, bu inşa edilmiş duyular hiyerarşisinin en alt basamağında konumlandırıldığını söyleyebiliriz. Bu durumun en temel gerekçeleri olarak; koku duyusunun hafızayı ve duyguları tetikleme potansiyeli ve bilinçaltına gönderme yapabilme kapasitesinden dolayı modern bilimsel düşüncenin gelişimi ve bireylerin özgür iradelerini kullanabilmeleri açısından bir tehdit olarak görülmesi düşünülebilir. Bu nedenden dolayı Kant koku duyusunu, duyular arasında en vazgeçilebilir ve en ‘nankör’ duyu olarak tanımlamıştır. Kant’ın estetik doktrini, bu bahsedilen duyulara özgü semantik bir yapının eksik olması nedeniyle duyguların iletilebilir olmasını engellediğini, bu nedenle bu duyulardan kaynaklanan bir beğeni yargısına ve ‘güzel’ kavramına ulaşamayacağımızı savunur.

Günümüz sanatında bu duyular hiyerarşisinin yavaş yavaş altüst olmaya başlamasıyla, öncesinde sanat formlarında kendine yer bulamayan ‘koku’, ‘dokunma’ ve ‘tat’ gibi duyuları içeren neredeyse ‘sinestetik’ diyebileceğimiz duyular arası paslaşmaların yaşandığı üretimlere daha sık rastlamaktayız. Bu yazıda özellikle koku sanatı [olfactory art] olarak adlandırılan, kokunun bir mecra olarak kullanıldığı sanat formları ve bu alanda deneysel çalışmaları olan güncel sanatçıların üretimlerine bakabilmeyi amaçlıyorum. Koku sanatının ortaya çıkış ve gelişim çizgisine baktığımızda, bu alandaki ilk örneklerin modern sanatın en önemli figürlerinden biri olan Marcel Duchamp (1887–1968) tarafından verildiğini görüyoruz. Duchamp, çağdaşı birçok sanatçıyı sadece ‘göze hitap eden’ ve ‘gözü tatmin etmeye’ çalışan işler ürettikleri nedeniyle eleştirmişti. Duchamp’ın koku sanatına dair ürettiği ilk işlerden birisi, 1938 yılında Paris’te Galerie Beaux-Arts’da açılan Exposition International du Surréalisme [Uluslararası Sürrealizm Sergisi] içindi. Sergi alanından bahsetmek gerekirse; galeri mekânı tamamen karartılmış ve zemin toprak ve yapraklarla kaplanmıştı. Tavandan sarkıtılmış soğuk torbalarla içerisi-dışarısı ve aşağısı-yukarısı gibi ikiliklerin sınırları bulanıklaştırılmıştı. Güney Afrika’da yaşayan şair George Péret ise yerleştirdiği bir kahve kavurma makinesiyle sergi mekânında kahve kokusunun duyumsanmasını sağlamıştı. Bu kokunun tamamen bilinçli olarak ortama verildiğini ve sergiyi “daha da sürreal yaptığını” Marcel Duchamp dile getirmiştir.2

Duchamp’dan sonra, 1965 yılında Fluxus akımının sanatçılarından olan Takako Saito’nun içleri baharatlarla doldurulmuş satranç takımının taşlarını içeren “Spice Chess” ve ufak şişelerdeki sıvıları içeren “Smell Chess” isimli işlerine rastlıyoruz. “Spice Chess” işinde, her satranç oyuncusu ancak farklı kokuları içeren şişelerin kokusunu tanımlayarak doğru hamlede bulunabiliyordu, bu sayede satranç oyunu ‘görme’ duyusunu işlevsizleştirerek, ‘koku’ duyusuna ayrıcalıklı bir yer tanıyordu. Saito, kokuları genel olarak toplumdaki bireylerin konum ve eylemleri ile ilişkilendirilmekte ve kokuyu toplumsal sınırlar ve hareketliliğe duyusal bir kontrpuan olarak konumlandırmaktadır.3

Takako Saito,
“Smell Chess, Liquids”, 1965,
kaynak: moma.org
Takako Saito,
“Spice Chess”, 1977,
kaynak: moma.org

Saito’nun işinden hareketle, kokuların öncelikli toplumsal işlevi olan toplumsal düzlemde bedenler arasındaki mesafenin işaretlenmesi, ben ve öteki ayrımının yeniden inşa edilmesinin altını çizmek gerekiyor. Bir takım kokulara ve onlara ilişkin geliştirilen ‘iyi’ ve ‘kötü’ gibi beğeni yargılarının/söylemlerin, tarihsel süreç içerisinde belirli toplumsal grupların kendilerini diğer gruplardan ayrıştırmasına yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. 1960’lı ve 70’li yılların Fluxus akımı içerisinde yer alan sanatçılarından bir diğeri olan Joseph Beuys (1921–1986) ise, ruh, bilinç, yaşam ve dönüşüm temalarından yola çıkarak oluşturduğu ritüelvari performans ve yerleştirmelerinde kullandığı hayvan yağı, toprak, kan ve bal gibi organik materyallerle, dolaylı da olsa sanatına kokusal bir boyut entegre etmiştir.

Günümüze doğru geldiğimizde ise, 80’li yılların ortalarında üretimine başlayan ve bu alandaki en üretken sanatçılardan biri olan Belçikalı Peter de Cupere’in işleriyle karşılaşıyoruz. Peter de Cupere, sadece ‘görme’ veya ‘koku’ duyularının ötesine geçerek sübjektif, duygusal ve bazen de fiziksel bir deneyimi amaçlayan, kokuyu tamamen üretiminin merkezine alan işler üretiyor. Bireyin, kent mekânıyla duyusal olarak etkileşimini zenginleştiren ve şehri bir kör testinde gibi daha çok ‘koku’ duyusuna referansla keşfetmeyi amaçlayan “The Blind Smell Stick” [Kör Koku Çubuğu] Cupere’in ilginç işlerinden biri. Dijital dünyayla olan etkileşimimize kokuların da dahil edilmesi fikrinden yola çıkan “Olfacio” isimli işi ise, iPad cihazları için tasarlanmış ilk koku tanımlama uygulaması. Uygulamada, on adet farklı çiçeğin kokusuna gönderme yapan kazı-kokla kartlarından (Olfacio’nun internet sitesinde satışa sunulan) birleştirmek istenilen iki farklı çiçeğin kokusunu içeren kazı-kokla kartını seçip, ‘’Olfacio’’ uygulamasının ekranına yerleştiriyorsunuz. Her yerleştirdiğiniz kartla birlikte, onunla uyumlu bitkinin de görselini uygulamadan görüyorsunuz. Kombinasyon sürecinden sonra, birleştirmeyi seçtiğiniz iki çiçekten yola çıkarak sizin tasarımınız olan yeni ve özgün bir bitki görselini yani kendi yetiştirdiğiniz ve nasıl kokacağına karar verdiğiniz bir bitkiyi ortaya çıkarmış oluyorsunuz.

Peter de Cupere,
“The Art of Smelling,
Olfactory Art Research”, 2013,
kaynak: peterdecupere.net
Peter de Cupere,
Olfacio uygulaması
ve kazı-kokla kartları, 2014,
kaynak: Laptop Mag

Türkiye bağlamında ise, henüz koku deneyiminin bir kozmetik ürün olarak parfüm kullanımının ötesinde; kendine akademi ve akademi dışı, yaratıcı disiplinlerde fazla yer bulamadığı söylenebilir. Bununla birlikte —kokuyu doğrudan üretimlerinin merkezine alan ve bir mecra olarak kullanan işlerden bahsetmek zor olsa da— Seza Paker’in Giz ve Açıklık (1999) sergisinin açılışında yer verdiği ve Melis Ağazat’ın “Arımaya” (2006) adlı koku enstalasyonları Türkiye’nin güncel sanat üretiminde ilk aklıma gelen işler oluyor. 2016 yılında Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde (ANAMED) sergilenen ve kokunun Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasındaki kültürel tarihinin izini süren Koku ve Şehir sergisi de, kokuya dair alışılmış düşünce kalıpları ve duyumsama tecrübelerinin ötesine geçebilen nitelikte bu alandaki öncü içerik üretimlerinden biri olarak yer alıyor.

* Anosmi (koku almama), koku alma duyusunun kaybolmasından kaynaklanan bir koku duyusu bozukluğu.

1. Patrick Süskind, Koku, s. 92, Can Yayınları, İstanbul, 2016.

2. Pierre Cabane, Entretiens avec Marcel Duchamp, s. 102, Paris, 1967.

3. Hannah Higgins, Fluxus Experience, University of California Press, Berkeley, 2002.

Eda Öztürk, koku, parfüm, sanat