Yurdaer Altıntaş’ı Düşünüyorum

Yıl 1987. Sonbahar. Mimar Sinan Üniversitesi’ndeyim. Okul berbat. Ama koridorlarda gördüğümüz, yürürken saçları uçuşan ufak tefek bir adam var. Adı: Yurdaer Altıntaş. Bizim için bir efsane. Tiyatro afişlerinin hepsini biliyoruz. Ticari işlere odaklanmadığı için sonsuz saygı duyuyor, o ufak bedeninden çıkan gür sesine güveniyoruz. Temel sanat eğitimi bitmiş, grafik bölümüne gelmişiz, pencereler, masalar kırık dökük, dersler yapılmıyor; sanki kimse bizi umursamıyor. Hepimiz okulu bırakmak niyetindeyiz ama sırf onun bir kere öğrencisi olabilmek için zaman öldürüyor, arada resim atölyelerinde takılıyoruz.

“Sandalyeler”, tiyatro oyunu afişinin orijinali, kâğıt üzerine guaj,
100 × 140 cm, 1962 ve
“Ben Anadolu”, tiyatro oyunu için afiş,
70 × 100 cm, 1984, TÜYAP koleksiyonu

Yıl 1988. Yaz. Otobüsteyim. Varşova Afiş Bienali’ne ve Brno Grafik Tasarım Bienali’ne gidiyoruz. Yurdaer Altıntaş, Grafikerler Meslek Kuruluşu başkanı ve gezi onun fikri. Otobüs inanılmaz insanlarla dolu. Yolculuk hayatımın en yoğun, mesleki açıdan en unutulmaz deneyimlerinden biri oluyor. Yorulmamak, merak etmek, keşfetmek, öğrenmek, her şeyin tadını çıkarmak, paylaşmak, dünyayı tasarımcı gözüyle görmek… Onu ailesiyle birlikte tanımak, karısına ve oğluna olan bağını hissetmek, meslektaşlarıyla samimi ilişkisine şahit olmak…

Varşova Afiş Bienali’nde, 1988

Yıl 1988. Sonbahar. Okul aynı. Cesareti topluyor bir gün yolunu kesip derdimizi anlatıyoruz. “Çocuklar” diyor, “biraz daha sabredin. Büyük değişiklikler olacak!” Gözlerinin içi ışıl ışıl, enerji dolu ve çok sıcak. Birkaç gün içinde hayatımızı değiştiren ve geleceğimizi belirleyen dönüşüm gerçekleşiyor. Şahane hocalar, işlerini takip ettiğimiz tasarımcılar, yeni dersler, ders dışı seminerler, bilgisayarlar, masalar… ve müthiş bir cömertlik eşliğinde şefkat. Sonradan öğreniyoruz ki bu yeni sistem aslında askeri darbe sonrasında kapatıldığı için üzüldüğümüz Uygulamalı Sanatlar Yüksek Okulu’nun sistemi ve Altıntaş’ın müdürlüğü döneminde geliştirilmiş. Bizim için Yurdaer Altıntaş artık bir devrimci. Bir pozisyon edinmek için değil, çoğunluğun iyiliği için mücadele ediyor. Nitekim Altıntaş, 1996’da bölüm başkanı olduktan sonra da fark yaratma azmi devam ediyor.

Yıl 1990. Bahar. Altıntaş mezuniyet projemde hocam. Doğum günümüz dışında benzer özelliğimiz yok gibi. Öte yandan onun da öğrencileri ona benzesin diye bir derdi yok. Kendi doğrularından herkese empoze ettiği tek bir doğru var: “Çalış, çalış, daha çok çalış, zevkle çalış!” 1935’te Kars’ta Polonya asıllı bir annenin oğlu olarak dünyaya gelmiş Altıntaş. Doğumundan hemen sonra İstanbul’a gelmiş ailesi ama çocukluğunda babasının işi yüzünden Türkiye’nin çok yerinde yaşamış. Bu geçmişinden midir bilemem, o hayatta gördüğüm en ‘herkesle iletişim kurabilen’ insan.

“Pier Paolo Pasolini: Bir Ozanın Sineması”, özel gösterim için afiş, 82 × 57 cm, 1992, TÜYAP Koleksiyonu

Yıl 1992. İstanbul Uluslararası Film Festivali için tasarlanmış Pasolini afişine bakıyorum. Kesinlikle Altıntaş ama başka bir Altıntaş var karşımda. İyi yaptığı şeyin tutsağı olmamaya kararlı; kendinden bekleneni değil, kendinden beklediğini veriyor. Anlıyorum ki, onun için hedef varılan bir yer değil, yola çıkmak için bir vesile.

Yıl 1995. Sergideyim. Altıntaş doğum gününü sevdiği meslektaşlarını davet ettiği dev bir uluslararası afiş sergisiyle kutluyor. Her işini yine tek başına yapmış. Yine iş ve hayat iç içe. Ondan öğrenmenin sonu yok. Aynı dönemde doğum günlerini öğrencileriyle kutlama ritüelini icat ediyor. Yıllarca uçuşan saçlarıyla aramızda dolaşıp, herkesi birbiriyle tanıştırıyor. Yüzlercemiz, bizler onun öğrencileri, hepimiz çok şanslıyız. Nesiller arasında, ülkeler arasında köprüler kurmanın, tüm meslektaşlarının önünde yeni kapılar açmanın yollarını aramaktan hiç yorulmuyor. 1964’ten beri açtığı kişisel sergileriyle, önayak olduğu sergi ve yayınlarla hem mesleğin tanınmasını hem de bizlerin mesleğimizle gurur duymamızı sağlıyor. Emekli olduktan sonra ders vermeye, projeler geliştirmeye devam ediyor. Durmuyor, durmuyor. 2012’de Polonezköy’de açık hava ahşap heykel müzesi bile kuruyor. Yapmasa ya da yapamasa, yapılabilmesi için ortam yaratıyor.

“Yurdaer’in 60. Yaşı Nedeniyle”,
uluslararası çağrılı afiş sergisinden, Aksanat, 1995

Yıl 1998. Bir işimi görmüş beğenmemiş, heyecanla anlatıyor neden beğenmediğini. Gözlerinin içine bakıyorum ve söylenmesi bitmesin diye kızdırıyorum biraz da onu. Kızınca daha da tatlı oluyor. Hep dürüst, hep sözü var. Anlaşmak için fikir birliği gerekmiyor.

Yıl 2012. Evindeyim. Onunla en yeni afişlerinden biri üzerine podcast kaydı yapıyorum. İyi tanıdığım hâlde beklemediğim cevaplar veriyor. Gerek kurumsal gerek kişisel bağlamda çok zengin ve kendine has bir üretimi olmasına rağmen kendine karşı acımasız. İçinde yetiştiği topraklarda standarttan her anlamda sapma, varlığı şaşırtıcı bu ufak tefek adam gözümde iyice devleşiyor. Çünkü beklentisi ondan bundan değil kendisinden hâlâ. Belki de işi, yani eseri, tasarımları değil olduğu kişi.

Bana diyor ki, “Konmuş bir tuğla varsa onun üstüne bir tuğla eklemek gerekir.”

Yıl 2019. 24 Temmuz, Çarşamba. Yurdaer Altıntaş’ı düşünüyorum. Yerinin doldurulamayacağının bilincinde hepimiz adına derin bir üzüntü içindeyim. Yapılabilecek tek şey koyduğu tuğlaların üstüne tuğla eklemeye devam etmek, mümkünse onun özeniyle ve sevgisiyle.

Polonezköy’de evinin bahçesinde, 2015

Esen Karol, grafik tasarım, Yurdaer Altıntaş