Çizgi, Tram, Piksel
Grafist 23 Raporu

“Ülkemizde bir şeylerin devamı zor. Bunu başarmış durumda bölüm.” diyor Melih Görgün, Grafist 23’ün seminer gününün açılışını yaparken. Grafist’in temelinde yaratıcılık, gönüllülük ve katılımcılık olduğunun altını çiziyor; tüm ekip ve öğrencilere teşekkür ediyor.

“Tasarım Eğitiminde Açılımlar” başlığıyla düzenlenen Grafist 21 hariç, etkinliğin önceliği hep öğrenciler oldu. Yıllar içinde çokça deneyim kazanan, yurtiçinde ve yurtdışında pek çok benzerine örnek teşkil eden İstanbul Grafik Tasarım Günleri’nin başlangıcından beri, gerçekleşmediği hiçbir yıl olmadı. Öte yandan bu sürekliliğin zor sağlandığı açık. Bu yıl, Grafist baharda değil 11–14 Kasım tarihleri arasında gerçekleşti. Bu şaşırtıcı tarih değişikliğinin ardında bütçe darlığı var. Aydın Doğan Vakfı Uluslararası Karikatür Yarışması’nın jüri üyelerinin değerlendirme için İstanbul’a geliyor olmaları, Peter Ruge ve Anita Kunz’un vakfın desteğiyle Grafist atölye çalışmalarında yürütücü olmalarını mümkün kılmış. Çeyrek yüzyıldır sayısız tasarımcının hayatında kısmen de olsa mühim bir yeri olan bu etkinliğin, mezunlarından maddi destek alamamasını kabullenmekte güçlük çekiyorum. Tasarımcılar olarak kişisel projelerimize destek bulamamaktan şikâyetçi olurken, pratiği var eden bizlerin, ona destek olacak kültürün de sorumlusu olduğumuzu idrak etmek gerek.

Grafist 23 afişi,
tasarım: Tuğçe İşçi Özen

Demet Binan, rektörlük adına yaptığı konuşmada, Grafist’in yaratıcısı MSGSÜ Grafik Tasarım Bölümü’nün kısaca geçmişine değiniyor ve Grafist arşivinin değerine ve ulaşılabilirliğine dikkat çekiyor. Sözlerini bitirirken “Sergi yapmıyoruz bu sene; neden?” diye soruyor. Yanıtını öğle arasında bölüm başkanı Melih Görgün ve Grafist iletişim koordinatörü Melis Tuncay’dan alıyorum. Anlıyorum ki sorunun cevabı aslında Binan’da: Çünkü üniversitenin Grafist sergilerine ayırdığı bir ödenek yok.

Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda heyecanlı bir izleyici kitlesi koltukların tamamını doldurmuş durumda. Yurdaer Altıntaş’ı göremeyeceğimi bildiğim hâlde gözlerim ister istemez onu arıyor. Tarih değişikliği pek çok Grafist gediklisinin İstanbul’a gelmesine engel olmuş gibi. Belki bunda “Çizgi, Tram, Piksel” başlığıyla düzenlenen etkinliğin, ana temasının illüstrasyon olması da rol oynamıştır. Bir tasarım etkinliğinin odağında illüstrasyon olunca, illüstrasyonun daha az tartışılan veçhelerinin öne çıkması beklenir. Nitekim Sinan Niyazioğlu’nun keynote sunumu bu potansiyeli açığa çıkarıyor; konu seçiminin ne kadar da doğru olduğunu düşündürüyor.

Niyazioğlu, “Düş, İnat ve Mücadele: Geç 19. Yüzyıldan Günümüze İllüstrasyonun Doğası ve İşlevleri” başlıklı sunumuna, 19. yüzyılın ikinci yarısında yayıncılığın gelişmesi sayesinde kitabın kitleselleşmesinin illüstrasyon üzerindeki etkilerini anlatarak başlıyor. Polisiye benzeri popüler edebiyat türlerinde yetişkinler için illüstrasyon yaygınken o dönemde sadece çocuklara yönelik bir edebiyat gelişti. İngilizcede education novel, Almancada Bildungsroman olarak adlandırılan bu janr, yazar ve çizerin işbirliğinin önünü açtı.

Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında’yı yazarken aynı zamanda çizdiği için, çizer onun yarattığı karakterden yola çıkarak çalıştı. Carroll, çocuklara doğrularını kendi deneyimleriyle keşfetmeleri gerektiğini söyledi. Jules Verne ise Balonla Beş Hafta gibi romanlarıyla “merak duygusu aşılayarak,” Fransa’da “Jules Verne kuşağı” diye anılan bir mucitler kuşağının yetişmesini sağladı. Almanya’da ise kırsal hayata odaklanan Wilhelm Busch, aynı zamanda çizer olmasıyla ayrışıyordu (ki hareket tasvirleri ve imge karelerinin ardışık kullanımıyla ‘çizgi romanın babası’ olduğu söylenebilir). Doğa-kültür-eğitim üçlemesini tartışmaya açan Busch, kendilerine “Yapma! Etme!” denilen, ideal endüstri toplumuna hizmet vermek üzere “arı gibi çalışkanlık” önerilen ve Niyazioğlu’nun deyimiyle yola getirilmeye çalışılan kuşağı, Max ve Moritz’le yoldan çıkardı.

Busch’un üstün kahraman olmayan karakterlerinin ve çizgilerinin etkisi, emek-inanç-sermaye birikimini dert edinen ve görselliğiyle öne çıkan Simplicissimus dergisine de yansıdı. Simplicissimus, sembol olarak seçtiği buldok köpeği ile, “Biz sokak çocuğuyuz, kibarca eleştirmeyi biliriz ama kızdırırsanız ısırırız.” diyordu. Aynı dönemde edebiyat dergisi The Yellow Book’a çizdiği kapaklarla Oscar Wilde’ın dikkatini çeken Aubrey Beardsley, birlikte çalıştıkları Salomé adlı kitapta düşsellik-erotizm-şiddeti öne çıkarırken illüstrasyonu metnin hâkimiyetinden kurtardı. Zamanla avangard sinema ve distopik gelecek filmlerinde de kendine yer bulan illüstrasyon, 2. Dünya Savaşı sonrasında, MoMA’da kurulan iletişim sanatları bölümüyle modern sanat müzesine girdi; Pop Art’a ilham ve malzeme verdi; Polonya’da Sovyet baskı sistemine karşı direnişin afiş dili oldu; 60’larda Paris sokaklarına sıvandı; “imgenin hafızasını tartışmaya açan” Push Pin Studios ile iyice zenginleşti; Steven Heller’ın Graphic Style adlı kitabına ağırlığını koydu; Banksy gibi sokak sanatçılarıyla doğrudan duvarlara taşındı.

Sinan Niyazioğlu, “kitabın fiziksel dünyasında okuruyla kapalı bir dünyada ilişki kuran” illüstrasyonun sokağa çıkışını özetlerken, aslında onun kamusal alandaki yerine dikkat çekiyor ve “düşlerimize girecek kadar etkili” olduğunu vurguluyor.

©️ The Annotated Alice -
Alice's Adventures in Wonderland & Through the Looking Glass, Lewis Carroll, Bramhall House, New York, 1960 ve
©️ Banksy, “Girl with Balloon”,
graffiti duvar resmi detay,
Watergate Köprüsü, Londra, 2002,
kaynak: DW

Keynote’un ardından Selen Başer Nejat’ın hazırladığı ‘konuşmasız’ sunumla, bu yıl temmuz ayında aramızdan ayrılan Yurdaer Altıntaş anılıyor. İllüstrasyonla ilişkisi müstesna olan tasarımcının işleri üzerine konuşulabilse iyi olurdu. Çünkü ‘çok iyiler’in artık illüstratör olmayı tercih edebildiği ülkemizde illüstrasyona hâkim tasarımcı az var. Öte yandan akademik kariyerinin en çok yılını geçirdiği bölümün etkinliğinde, Altıntaş’ı konuşarak anmanın duygusal zorluğunu tahmin edebiliyorum. Konuşabilecek olan, konusuna mesafesi ‘doğal’ bir ‘yabancı’ belki de… İletişim tasarımına odaklanan araştırmacı ve yazarların yetişeceği ortam nasıl var edilir?

Anmayı izleyen panelde ise yayın hayatına başladığı andan beri illüstrasyon kullanımıyla dikkat çeken Bant Mag. var. On beşinci yılını kutlayan “İstanbul merkezli müzik, sinema, sanat vs.” dergisinin illüstrasyonla bağını konuşmak üzere Ethem Onur Bilgiç, Furkan ‘Nuka’ Birgün, Ekin Sanaç, Sedat Girgin ve Sadi Güran sahnede.

“Deneyimlerimizi konuşacağız,” diyerek başlıyorlar. İlk sözü alan yayın yönetmeni Sanaç, derginin yayın hayatına bağımsız başlamadığını anlatırken, orijinal içeriği orijinal malzemeyle üretme kaygısının, onları illüstrasyon kullanmaya yönlendirdiğini söylüyor. Bunun başlıca nedeni de özellikle yurtdışından sanatçılarla yapılan söyleşilerde fotoğraf çekimi yapma imkânına sahip olmamaları. İlk günden beri ekipte olan Sadi Güran, illüstratör olmasına rağmen bu kararın bir seçim değil çaresizlikten alınmış olduğunun ilerleyen dakikalarda tekrar altını çiziyor. Öte yandan Bant’ın zamanla bir illüstrasyon hub’ına dönüşmüş olmasından da memnunlar. Kurulmalarına vesile olan yayıncıdan bağımsızlaştıkları ve “derginin ikinci dönemi” olarak adlandırdıkları dönemde günlük çevrimiçi yayıncılık ağır basıyor. Basılı versiyon artık iki ayda bir yayımlanıyor ve ücretsiz dağıtılıyor.

Panel, katılımcılar arasında biraz dağınık bir sohbet olarak gelişiyor. Arka plandaki dev ekranda derginin on beş yılını anlatan imgeler aksa, ne şahane olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Sedat Girgin, çizmek istedikleri ama yapmak istediklerinin bir maddi karşılığı olup olmadığını bilmedikleri bir dönemde Bant’ın ortaya çıkışının öneminden bahsediyor, illüstrasyonun resme kıyasla daha çok insana daha hızlı ulaştığını ekliyor ve konu bir mecra olarak süreli yayına kayıyor.

Furkan ‘Nuka’ Birgün’e göre, bir süreli yayının haftalık veya aylık olması emek bağlamında çok şey değiştiriyor, bundan çizgi de etkileniyor. Girgin ise kitapla süreli yayın arasındaki farka değiniyor ve bir süreli yayın için çalışmanın daha kaygısız olduğunu, “yaparım unutulur” diye düşündüğünü söylüyor. Herkes süreli yayın için çalışmanın stresli olduğu konusunda hemfikir. Zamanı kendine göre ayarlayamamak bir problem.

Aynı fikirde olunan bir diğer konu da basılı nesnenin daha özel oluşu. “Kartvizit kadar” ekranlarda ne yapsalar dikkatten kaçacak gibi hissediyorlar. Dijital mecralar için iş yaparken tarz değiştirmek konusu bir süre tartışılıyor. Ethem Onur Bilgiç’e göre daha kalın çizgi ve daha net renkler dijital ortamda daha iyi işliyor. Gerektiğinde “piksele göre” davrandıklarını anlıyoruz. Konu dijital ortam için üretmekten dijital ortamda üretmeye geliyor. Geleneksel yöntemleri sevseler de, dijitalin pratikliği öne çıkıyor. Basılı malzemede renk kaybı/bozulması yaşanırken, dijitalde renklerin “çat diye çıkması” da belli ki iyi.

Bilgiç, Güran’a çizerleri nasıl seçtiklerini soruyor ve “tekniğe göre” yanıtını alıyor. İzleyicilerden gelen sorular sayesinde Bant’ın ekonomik sürekliliğinin derginin kendisiyle değil etrafında yaratılan projeler ve markalar için üretilen işlerle sağlandığını öğreniyoruz. “Bant ajans gibi çalışıyor.” Gönüllü çalışan çizerlere mümkün olduğunca profesyonel iş “paslıyor,” “yayın tarafı portfolyo gibi” kullanılıyor. Dikkat çeken bir diğer soru da: “Okullarda illüstrasyon bölümü olsa ne düşünürsüz?” Sedat Girgin, “kaçınılmaz olduğunu düşünürdüm ama son zamanlarda olanlara bakılırsa grafik bölümünün nereye gideceği şüpheli; YÖK’e bağlı.” diyor. Öte yandan sahnedeki kimse “mutlaka olmalı” demiyor; vardıkları yere dolambaçlı yollardan gelmiş olmaktan mutlular.

İzleyicilerden gelen bilgisayar oyunları için çalışmaya ilişkin soru bu panelde beklenen yanıtı bulamamışken bir sonraki Peak panelinde Türkiye’de bu alanda çalışmak isteyen genç illüstratörler için kayda değer imkânlar olduğunu öğreniyoruz.

Başar Muluk, Faruk Tarınç, Ece Tunusluoğlu ve Koray Özenç’in katıldığı panelde mobil oyunlara odaklanan teknoloji şirketi Peak’in beş yılı anlatılıyor. Oyunların, eğlence sektöründe müzik ve filmden daha büyük bir payı varmış. Şimdilik 2,5 milyar insanın oyun oynadığı dünyada, oyun pastasından en büyük dilimi 1 milyon oyunla mobil oyunlar alıyormuş. Peak’in bu alanda Toy Blast ve Toon Blast adlı iki oyunu bulunuyor. Cinsiyet ve yaş ayrımı olmayan casual oyun kategorisinde yer alan Toy Blast’ın 6 milyon, Toon Blast’ın ise 8 milyon oyuncusu var.

Tecrübe sahibi olmadıkları bu alana ilk girdiklerinde öncelikli hedefleri “öğrenmek ve takım olmak” olmuş. Puzzle mekaniğini çok iyi çalışıp kavradıktan sonra hikâye ve görsel tasarımla benzerlerinden farklılaşıp başarıyı yakalamışlar. Oyunların kısa ömürlü olduğu bir dünyada her hafta yeni item’lar ekledikleri ürünleri canlılığını koruyor, büyümeye devam ediyor. Hikâyenin kurgulanması, karakterin yaratılması ve karakterin dünyasının kurulması sürecini taslakları da görerek dinliyoruz.

Ekipteki herkesin farklı uzmanlık alanlarının olması onları en çok kendi aralarındaki iletişim üzerinde çalışmaya yönlendirmiş. Öyle ki artık bir işin üzerinde az konuşurlarsa muhtemelen hatalı çıkacağına inanıyorlar. “Tasarım sürecinde doğruyu bulmak için halkayı genişletiyoruz.” diyor, en yakın arkadaşla başlayan sohbetin nasıl önce takıma, sonra şirket içine sonra da şirket dışına yayıldığını anlatıyorlar. Bir yıl kadar çalıştıkları ikinci projelerini “hikâyeyi es geçtikleri” için beceremediklerini ve çizgi film dünyasından beslenen üçüncü projelerinin ikinci başarılı ürünleri olduğunu öğreniyoruz.

Ürün ne kadar iyi olursa olsun piyasada bir yere gelebilmesi için başka şeylerin de iyi olması gerekiyor. Toplanan veriyi değerlendiren ekipten müşteri desteğine, şirketi oluşturan her parçanın değeri eşit. “Sanat”tan sorumlu iki panelistten sonra söz “pazarlama” sorumlularına geçiyor. Ürün geliştirme sonrasında sosyal medya üzerinden yapılan pazarlamanın ayrıntılarını dinliyoruz. Her tanıtım videosunun “ne kadar install aldığının” görülebiliyor olması, her deneyimden ders almalarını ve farklı şeyler denemelerini sağlıyor. Mobil cihazı olan herkese ulaşabileceklerini biliyor olmak pazarlama konusuna bakışlarını etkiliyor. “Kullanıcıyı daha oyunu indirmeden etkileşime davet etmek için neler yapabiliriz?” benzeri, sayısız soruya yanıt arıyorlar. Açıkçası Grafist programına baktığımda ticari bir tanıtımla karşılaşacağımı düşünmüştüm. Sonuç olarak bir tanıtım sunumu olsa da bilgi dolu, ayrıntılı ve iyi hazırlanmıştı.

Peak’i Başak Ürkmez’in Aydın Doğan Vakfı Ödülleri’ne ilişkin sunumu izledi. Yaklaşık üç bin karikatürün katıldığı uluslararası yarışmada ödül alan işleri gördük ve bu yıl MSGSÜ Grafik Bölümü işbirliğiyle eklenen çocuk kitabı illüstrasyonu ve çizgi roman kategorilerinde aday olan işlerden haberdar olduk. Ödüle aday kitaplara fuayede bakabilmek mümkün olsa harika olurdu. İşbirliği bir de Uluslararası İllüstrasyon Öğrenci Projeleri Yarışması başlatmış. Tüm ödüllü işler 2020’de Tophane-i Amire’de ADV tarafından gerçekleştirilecek Çizgifest kapsamında sergilenecekmiş. Grafist 23’te ayrıca “ADV Yaratıcı Çocuklar Atölye Çalışmaları” gerçekleşti. Yaratıcı Çocuklar Derneği ile birlikte düzenlenen atölye çalışmalarını, otuz altıncı karikatür yarışmasının jüri üyelerinden Yoshiaki Yokota, Jaume Capdevila, Ercan Akyol, Tan Oral, Latif Demirci, Piyale Madra ve Selçuk Demirel yürüttü.

Berna Gençalp’ın moderatör olduğu bir sonraki panelde Aytül Akal, Mustafa Delioğlu ve Zeynep Özatalay çocuk kitabı illüstrasyonu üzerine konuşuyor. Mustafa Delioğlu, ilk çocuk kitabını 1974’te çizdiğini, o yıllarda kitap metinlerinin kötü olduğunu, yayıncıların maliyet düşürme ihtiyaçlarından yakınsa da çocuklar için çalışmayı çok sevdiğini söylüyor. Aytül Akal ise ilkokulda yazar olmaya karar verdiğini ama kendi kitaplarını yazmaya başlamasına okuduğu hikâyeleri beğenmeyen ve bir gün “kertenkele masalı istiyorum” diye tutturan çocuğunun neden olduğunu anlatıyor. Anlattığı masalları unutmamak için daktiloyla yazan Akal, onları “kitaba çevirmek başka bir macera… çok kapı zorladım… Can Çocuk yoktu, Günışığı Kitaplığı yoktu, Uçanbalık yoktu…” diyor. Masalları küçük bir çocuğun ilhamıyla yazdığı için yetişkin çizer gözüyle resimlenemeyeceklerini düşünmüş. Nitekim ilk kitaplarını çocuklar resimlemiş. Yazarken görüntüler aklında olduğu için ressama notlar yazan Akal, 90’lı yıllarda değil notları, resimlenecek metni okumayan ressamlara da denk gelmiş. Zeynep Özatalay da grafik tasarımı eğitimi almış illüstratörlerden. Bitirme projesi dahil tüm projelerini illüstrasyonla yaptığını, reklam ajansı tecrübesi edindikten sonra artık iyi yayınevlerinin olduğu bir döneme denk geldiği için yayınevlerine portfolyo göndererek kendisini işin içinde bulduğunu anlatıyor.

Delioğlu metni okumadan hayal edemediğini ve iyi bir illüstratörün iyi bir okur olması gerektiğini söylüyor. Özatalay da “metnin içine çok iyi girmek”ten yana. “Önden okuyorum. Başka şeyler yaparken arka planda düşünüyorum. Sonra karakterleri çalışıyorum… karakterler oturduktan sonra eskiz aşamasında kompozisyonları konuşuyoruz ondan sonra orijinal sayfalara geçiyorum.” diyor. Arada dijital-analog konusu açılıyor. Özatalay doğrudan dijital çalıştığını söylerken, tuzdan tütüne her tür malzemeyi deneyen ve farklı malzemelerin boyayla karışımından çıkan sürprizli dokuları seven Delioğlu da “Sonuç iyi olduktan sonra dijital neden kötü olsun?” diyor.

Yayıncılarla ilişki konusuna geçiliyor. Akal “Yazdığım bir şeyin hangi ressamın çizgilerine uyacağını iyi bilirim.” diyor. Çizere genelde editörün karar verdiği yayınevlerine de öneri götürdüğünü ekliyor. Bazı yayıncıların çizerle yazar arasında bir olumsuzluk olmasın diye onları bir araya getirmek istemediğinden bahsediliyor. Yazarların çizerlere kötü davranabildiklerini duyuyor, çok şaşırmıyoruz.

Konu okurlara geliyor. Delioğlu çocukların illüstrasyon üzerine söyleyecek pek sözü olmadığını, Özatalay onlarla atölye yapmayı çok sevdiğini, Akal ise okurlarıyla severek buluştuğunu ama kitap künyelerinin okunmuyor oluşundan şikâyetçi olduğunu söylüyor. “Başarımı ressam arkadaşlarıma borçluyum.” diyen yazar, Mustafa Delioğlu ve Zeynep Özatalay’la çokça çalışmış olduğu için aralarındaki diyaloğa şahit olmak güzel. Birbirlerine sık sık takılıp gülüşüyorlar.

Kitapların yurtdışına açılma deneyimi bu panelin son meselesi. Delioğlu “ülkenin çalışma koşulları iyi değil yurtdışına açılmak lazım,” diyor. Akal bir kitabın yurtdışına gidebilmesi için ne kadar büyük bir desteğe ihtiyaç olduğunu anlatıyor. Çünkü kitabın gitmeden önce başka bir dile çevrilmiş olması gerekiyor ki yurtdışındaki yayıncının değerlendirmesi mümkün olsun. Özatalay ise doğrudan öğrencilere seslenerek Bologna’daki çocuk kitabı fuarının hem şahane kitaplar görmeye hem de iyi yayınevlerine portfolyo göstermeye imkân tanıdığını söylüyor ve “mutlaka bir yabancı dili iyi bilin” nasihati veriyor.

Çizgi roman konulu günün son panelinin katılımcıları farklı kuşaklardan: Ege Avcı, İlban Ertem, Levent Cantek, Lamia Karaali ve Ersin Karabulut.

“Çizgi roman edebiyat değil sinema da değil. İkisinden de beslenen bir şey.” diyor Levent Cantek. Öğretmenler roman sevdikleri için mecrayı 1960’larda adlandırırken edebiyattan yola çıkmışlar. Türkiye’de çok satan çocuk dergisi olmadığı için çizgi romanın başlangıcının Gırgır nedeniyle yetişkinlere yönelik olduğunu söylüyor ve mizah dergilerinin kısaca geçmişini anlatıyor.

İlban Ertem Gırgır için; Lamia Karaali Deli dergisi için; Ersin Karabulut Lombak için çizerek başlamış işe. En genç panelist Ege Avcı ise “mizah dergilerinin neredeyse öldüğü gazete bayilerinden kitapçılara yönelinen bir dünyada (ki orada okur farklı) albümler” yaparak başlamış.

Ertem, başladığı dönem için “Hiçbir şey yoktu. Bir tek Oğuz Aral vardı.” diyor. Anti-kahramanın da bir tür kahraman olduğu kahramanlık anlatılarından uzaklaşmak isteğiyle hayata ve edebiyata daha yakın bulduğu graphic novel üretimine geçmiş. Güzel çizmenin önemli olmadığını, hikâyenin gerektirdiklerini yerine getirmenin esas olduğunu söylüyor.

Karaali, 1990’larda grafik bölümündeki arkadaşları tarafından çıkarılan Deli’nin deneyselliğine değiniyor ve dünyasını istediği soyutlukta ifade edebileceği benzeri bir mecranın bir daha mümkün olmadığını söylüyor. Çizdiği karakterleri nasıl canlandırırım diye düşünerek sonrasında animasyona yönelmiş.

Karabulut, çocukluğunda Bayrampaşa’da oynadıkları bir oyun sayesinde çizgi romanla tanışmış. “Kitap konur, para atılır, para kapağa yapışınca kitap senin olur.” Diğer çocuklar okumadıklarından kazandıkları kitapları atıyorlarmış. Çizer, önce karikatürü denemiş. “Tek karede bir espri bana göre değilmiş… Ardışık karelerle bir hikâye anlatmak daha bana göre bir işmiş.” diyor. Başta “film gibi yapmaya” çalıştığı çizgi romanda şimdi “en efektif nasıl anlatılır”ı düşünüyor. Yurtdışı çalışmalarından memnun olduğunu ama mizah dergisinde çalışmayı özlediğini öğreniyoruz.

Marvel çizgi filmleriyle büyüyen Avcı, çizgi romanları sonra keşfetmiş. Eve mizah dergisi geliyormuş “ama beni yakalayan Ersin Abi oldu. Kendi hayatımdan bir şey anlatabileceğimi orada gördüm. O zamana kadar süper kahraman dünyasında yaşıyordum. Sonra tabii edebiyat vesaire girdi...” diyor.

Çok emek isteyen çizgi romanın üretiminde nelerin değiştiğini konuşmaya geçiyorlar. Öne çıkan fark araştırma imkânı. Eskiden az sayıda gazete arşivinden zar zor yararlanılabiliyorken şimdi internet sayesinde aradıkları neredeyse her imgeye ulaşabiliyorlar. Senaryo sonrası kareleme, bilgisayarda renklendirme, ‘Sintek ısınması’, Wacom’un rahatlığı, kâğıt üzerinde kurşunkalemi hissetmek, mürekkeple çalışmanın güzelliği, karelemenin dijital yapılması, iPad sayesinde masa başında çalışmaktan kurtulmak, WebComics’in sağa kaydırmalı panelleri, panellerin kareleşmesi, internetin kare dayatması, sayfa düzeninin ortadan kalkışı, orijinalin yokluğu, undo’suz yapamamak, obsesif bir iyi çizer için dijital çalışmanın daha hızlı olmadığı, Batı’da analog sisteme geri dönüş, telif ücretlerindeki düşüş, Türkiyeli çizerlerin (belki de ucuza geldikleri için) yurtdışı projelerde giderek daha çok çalışır olmaları, Oğuz Aral’ın “resmi yayımlamasa da” telif ödediği için “insanları meslek sahibi yaptığı” ama buna kazandıran dergi tirajının izin verdiği, “çizgili dergilerin” satışlarının düşüklüğü, geçmişte önemli bir yer edinmiş çizerleri bir araya getirerek yeni dergicilik yapılamayacağı, iyi satan çizgi romanların getirisiyle bile geçinmenin imkânsızlığı gibi meselelere değiniliyor. İzleyicilerden de çokça soru geliyor ama program bir saat sarkmış durumda.

Günün son kahve arasından sonra, hafta içinde gerçekleşmiş olan atölyelerin sunumlarına geçiliyor. New Yorker’a çizen illüstratörlerden Anita Kunz öğrencilere “Daha çok fikirlerinizle ilgileniyorum. New York hakkında ne düşünüyorsunuz? ABD hakkında ne düşünüyorsunuz? Düşüncenizi işinize yansıtın!” demiş. Çalışma öncesinde araştırma ve illüstrasyon ön hazırlığı yapan öğrenciler kayda değer New Yorker kapakları tasarlamış. Melis Tuncay, Başak Ürkmez’le katıldığı Açık Radyo’nun Açık Dergi programında işlerin New Yorker’da yayımlanma ihtimalinden bahsediyor. Bürkan Özkan, öğrencilerle uzmanı olduğu klasik tabela çalışması gerçekleştirmiş. El üretimi tabela örnekleri incelenmiş, çeşitli boy fırçalarla çizgi ve leke denemeleri yapılmış sonra da sonuç ürünler ortaya çıkmış. Kasap, falcı, eklerci tabelaları… Tabelacı mı olmalı; şekerci mi? Başak Ürkmez ve Işık Dikmen’in canlandırma atölyesinden “Çilekeş” filmi çıkmış; belli ki çok eğlenilmiş. Karikatürist Peter Ruge ile ise “doğada plastik” teması ele alınmış ve illüstrasyonlarla kartpostal tasarımı yapılmış.

Panel formatına odaklanarak Grafist bu yıl da yeni bir şey denemiş oluyor. Formatın, kendi performansını kutlayan tasarımcı sunumlarından daha doyurucu olduğu, izleyicileri de içine daha çok çektiği kesin. Bu hem panel kapsamında gelen sorulardan hem de kahve aralarında panel katılımcılarının etrafını saran izleyici yoğunluğundan belli. Belki keynote konuşması gibi bir de tasarımcı sunumu olabilir, çünkü onun da iyisi gerçekten derin iz bırakabiliyor. Katılımcılar ve gerçekleştirenler yanında Grafist’e önayak olan Sadık Karamustafa’ya, etkinliğin yirmi üçüncü yılında bir kez daha teşekkür etmek gerekiyor.

Grafist 23,
organizasyon komitesi
{fotoğraflar: Grafist 23 arşivi ve Esen Karol}

çizgi roman, Esen Karol, etkinlik, grafik tasarım, Grafist, illüstrasyon, Sinan Niyazioğlu