Senin Derdin Ne:
Ömer Ünal

Sene 2000. İstanbul Bilgi Üniversitesi. Tasarım Kültürü ve Yönetimi öğrencisi olduğum dönem, Ömer Ünal, Defne Koz’un asistanlığını yapıyordu. Mezun olunca, ardından devralmıştım bu görevi. İlk gördüğünde yabancı olduğunu sanmıştım. Oysa ki Domus Akademi mezunu olup, İstanbul’a yeni dönmüştü. İtalya’nın havası hâlâ üzerindeymiş demek.

O zamandan beri takip ettiğim bir tasarımcı. İçerisinde faydalı zekâ olduğunu düşündüğüm işler yapar. Yeni ofisine ziyarete gittim. Tasarım konulu sohbete başladık. Ömer ressam olmak istermiş, ancak mimar olan babası “bu işten ekmek yiyemezsin, sen gel iç mimar ol, benim çevremi de kullan” deyince Marmara Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü’ne girmiş. Resim yapabildiği için kursa hiç gitmemiş. Hatta ÖYS’ye 15 dakika dayanmış, sınavdan çıkmış. Bilmeyenler için, eskiden iki ayrı sınav ile üniversiteye girebilirdiniz. ÖYS bol formüle, ezbere dayalı olan ikinci sınavdı.

İki ortak Motion Strip isminde bir şirket kurmuşlar. Multimedia tasarımı ile ilgileniyorlar ve beş kişilik bir kabile olmuşlar. Ofis, atölyeden hâllice ve hatta kendi masalarını, mutfak tezgâhlarını kendileri yapmışlar. Ömer donanım tasarımları ile ilgileniyor. Paydaşlık sistemi kurmuşlar, herkes sattığı proje üzerinden kazanç sağlıyor. Kendi sermayeleri ile kurmuşlar şirketi. Hibe ya da devlet desteği almanın zor olduğundan konuştuk. Tasarımı artık teknolojiden ayrı düşünemediğini belirtti. Katılıyorum.

Ömer Ünal, “Sema”,
kahve sehpası ve dergilik,
2007, Nurus

Yaratma cesaretine getirince konuyu “üç beş yaşında başlamış cesaret sanırım” dedi. “Resim yapmayı hep seviyordum ve sevdiğim, zevk aldığım şeyi yapabiliyordum.” Babası mimar olduğu için evde bunun desteklenmesi de kolay olmuş. Üniversitede okuduğu dönemde, yaratırken zorlandığı alan literatüre erişim olmuş. “İnternet yoktu. Kütüphaneler vardı. İTÜ, Marmara, Mimar Sinan ve Atatürk kütüphanelerini ziyaret ederdim. Harçlıklarımı biriktirip, kaç kere Ankara’daki Atatürk Kütüphanesi’ne gittim. Yurt dışına sık sık ziyarete gitmeye çalışırdım ki vizyon sahibi olayım.” Şimdiki nesil bilgiye ulaşmak konusunda çok şanslı, ancak birçoğunda o dönemki istek ve merak yok diye düşündük.

Tasarımda çıkış noktası nedir acaba merak ettim. “Zaman içerisinde yerleşmiş bir tasarım fikrim var. Modayı, trendleri takip eden bir insan değilim. Teknolojiyi takip ediyorum. Teknoloji bizi nereye götürecek onu anlamaya çalışıyorum. Tasarımdan çok, icat etmeye çalışıyorum. Estetik kaygım da fazla yok. Estetik kaygı duymaya başladığımda iyi hissetmiyorum. Çevre ile ilişkisi, yarattığı ruh hâli daha anlamlı geliyor. Tasarım biraz abartılıyor. İnsanın aslında fazla eşyaya ihtiyacı yok yaşamak için. Yaratım anında aklıma hemen patenti var mı diye bakmak geliyor. Asıl mesele fikri hızlıca hayata geçirmek. Eşzamanlı düşünceler hemen oluşuyor. Genellikle bir ay, bir gün, bir sene ile patenti kaptırmış oluyorum. Bu süreçte panik atak yaşıyorum. Üretime geçmek için sermaye hız kazandıran faktör. Yoksa hızlı hareket edemiyorsun. Aynı düşünceyi bir başkası sahiplenmiş oluyor.”

Ömer Ünal, “Nar”,
sehpa ve kitaplık, 2005

Ömer’in verdiği cevaplar onu tanıdığım kadarıyla düşündüklerime paralel başladı. Böyle olunca soracak soruya, cevaba gerek kalmadan akıcı bir sohbet oluşuyor. Bir defasında bana “Tasarımcılar profesyonel korkaklardır” demişti. Bu tanımı yerinde bulmuştum. Konu yine bu cümleye geldi. “Evrimsel süreci göz önüne alırsak, yaratma isteğinin özünde korku var. Korunmak için, barınmak için, hayatta kalmak için tasarlamaya başlamışız. Bunlar korku temelli duygular. Biz sadece bu işi profesyonel olarak yapıyoruz. Üç dört yaşında resim yapmaya korkudan dolayı başlamadım elbette. Sistem içimize işlediği için, bu artık otomatik olarak yapılıyor belki de.” Cevabını bildiğim hâlde, o korku nedir diye sordum. “Ölüm korkusu. İnsan ölüm korkusunu yense, bu hayatta hiçbir şeye ihtiyacı olmadan, minimum ile yaşar. Belki de gününü yaşa dedikleri şey budur. Bunu yapabilmek için korkulardan arınmış olmak gerekiyor. Tabii ki, korku aynı zamanda bizi hayatta tutan şey ve burada bir çelişki var. Bu yüzden çoğunluğun günü yaşamak denen şeyi gerçek anlamda becerebileceğini sanmıyorum, primitife geri dönüş zor olduğu için de elimizdeki tek seçeneğin teknoloji ve bilime yüklenmek olduğunu düşünüyorum. Benim için bilimin önünde duran her engel insanlık için bir tehdit.”

Yaşama dair okuyup, düşünen tasarımcılara saygı duyuyorum. Ürün tasarımının ötesine geçebilen bakış açıları, duruşları bana ilham kaynağı oluyor. Ömer böyle bir tasarımcı. Bu sebeple ya da değil, konu elbet sebeplere, yaşamın geldiği noktada “Nasıl?” sorusuna geldi. Tarım devrimi ile başlayan değişim süreci ve toplumda oluşturdukları hakkında birkaç kelam edildi. “Endüstriyel tarım devrimi öncesinde, topluluklarda kabile hayatı var, poligami çok sık rastlanan bir durum, bu mesele de önemli, çünkü cinsellik hâlâ toplumları şekillendiren en önemli unsurlardan birisi. Tarım sayesinde gerekenden fazlası üretilmeye başlandığında, bu fazla ürünü kontrol etme gereği doğuyor. Yemek-ürün dağıtımına sahip olan lider ruhlu kişi, her yemek isteyen ve ona baba diyene kontrolü elinde olan mal varlıklarından dağıtmamak için kim kimin çocuğu artık bilinsin istiyor. Belki de bu sebeple evlilik kavramı ortaya çıkıyor. Nüfus arttıkça, kalabalıkları kontrol etmek adına da din kavramı icat ediliyor. Korku ile yönetim başlıyor. Nüfus iyice arttı ve artık geri dönülmez bir yola girdik. Vardığım nokta; iki türlü yaşayabiliriz. Primitif bir yaşam seçebiliriz. Ya da teknolojiyi ve pragmatizmi sonuna kadar kullanıp buna rağmen materyalsizleşebiliriz. Başka bir türe evrileceğimize inanıyorum. İki türlü de, insan modernizasyon sonucu uzaklaştığı ölüm algısı ile tekrar yüzleşmek, yaşam ve ölümün ayrılmaz bir bütün olduğunu tekrar anlamak zorunda. Çünkü eninde sonunda bedensel varlığımız yok olacak. Bedenlerimiz ile var olamayacağız. İlk etapta, kalifiye olmayan nüfus zamanla ortadan kalkacak. Zekâ geliştikçe enerji kullanımı artacak. Bir grup enerjiyi tekeline alıp, başkalarının yaşam hakkını elinden alacak. En azından benim kurgum bu yönde. Bunları düşününce moda, trendler, estetik önemini kaybediyor. Katkı sağlayabiliyor muyum ona bakıyorum. Çoğunlukla da sağlayamıyorum ama niyetim o yönde oluyor.”

Ömer Ünal, İzmir Körfez Projesi
stand tasarımı
(Sait Ali Köknar ve Eray Makal’la birlikte),  İstanbul Tasarım Bienali, 2015

Bu konularda fikirlerini duyunca okuduğu kitap, ilham aldığı müzik grubu, sanatçı var mı diye merak ettim. Bir süre düşündü ve sonra “Yok” dedi. “Kendi kişisel gelişimimde gitmiş olduğum bir yol var. Önce Batı felsefesi vardı, sonra Doğu felsefesi dahil oldu. Sonra ikisinin sentezini fizikte buldum. Durumu kendi algım ve mekanik üzerinden değerlendiriyorum. Etki ve tepki nedir ona bakıyorum. Kolektif anlamda etki ettiğim şeyin tepkisi üzerine düşünüyorum. Çocuklarım var. Çocuklarımın hayatta kalma olasılığının yüksek olmasını istiyorum. Bunları düşünerek tasarım yapmaya çalışıyorum.” Bu arada Ömer’in dünya tatlısı iki oğlu var.

Ömer Ünal, “Sosyal Kütüphane”,
Apple okullar arası
Geleceğin Kütüphanesi
Tasarım Yarışması, 1996,
Yarışma birinciliği

Hepimizin ara sıra akıl hocaları olmuştur. Hayatımıza katlı sağlayan, sözünü dinlediğimiz birileri. Ömer de İtalya’da okurken, 1997 senesinde Apple’ın açtığı bir yarışmayı kazanmış. Elinde ne bir fotoğraf var, ne de kontak kurabileceği bir isim. Söz konusu tarihte, malum, telefonlar fotoğraf çekemiyordu. Bu süreçte İtalyan tasarımcılardan Enzo Mari ona Türkiye’ye dönmesi gerektiğini, onun gibi insanlara burada ihtiyaç olduğunu söylemiş. O da bu sözü dinleyerek Türkiye’ye geri dönmüş. Şimdi bunun ne kadar iyi bir fikir olduğu konusunda yorum yapmadık.

Ömer Ünal, “Yaprak”,
modüler sistem tasarımı, 2016 

Dertlerimiz çok, hepimiz için farklı yollar var. Anlattıklarını düşünürken sordum: “Tüm bunlara fayda sağlayacak bir dileğin var mı? Dertlerine faydası olacak bir dilek dile.” “Barış” dedi aniden, gülüşmeye başladık. İkimiz de konunun bunun çok ötesinde olduğunu biliyorduk. Ben de ona “Eurovision’u da kazanmak ister misin?” deyince gülüşmeler çoğaldı. Oysa konumuz dertliydi. Ve öyle güzel bir dilek diledi ki, hemen dileğine ortak olmak istedim. Şöyle diledi Ömer “Dünya nüfusunun tamamının zekâsı benden yüksek olsun. Akıl, fikir diliyorum. Piyon olarak yaşayabilirim. Örneğin MIT üniversitesinde hademe olabilirim bu insanlar için çalışacaksam. Zeki insanların benim dertlerimi çözmelerini istiyorum. Büyürken çoğunluğun benim gibi olduğunu düşünürdüm. Yıllar geçtikçe azınlık olduğumuzu anladım. Hedonist bir insanım, zevk almak istiyorum. Benim amacım yaratmak olsun. Çocukken uçak resimleri çizerken, atari oynar gibi sesler çıkartırdım. Yani çizimlerdeki uçakların çıkardıklarını sesleri taklit ederek çizerdim. Yine aynı zevk ile tasarım yapmaya devam edebilsem yeter.”

Gizem Aytaç, Ömer Ünal, Senin Derdin Ne, tasarım, ürün tasarımı