Senin Derdin Ne
Yaratıcı Endüstriler
ve Klientalizm
Hassasiyet; inovasyonun, yaratıcılığın ve değişimin doğduğu yerdir. 
—Brené Brown

2016 yılı kasım ayında başladığım Senin Derdin Ne yazı dizisinin yenilenmeye ihtiyacı olduğunu düşündüğüm şu dönemde, konuyu tasarım çerçevesinden yaratıcılık çerçevesine doğru genişletmek istiyorum. İlgi alanlarıma yeni başlıkların eklendiğini görmek, merak yönümün değişmesi, gözlük değiştirme isteğini doğurdu. Çekinmeden size karman çorman birinci yazımı yazıyorum, çünkü bir hayli dertliyim. Yeni dertler, yeni sorular oluşturacak; yeni sorular, yeni yazılar doğuracak diye umuyorum.

Basit bir soru ile başlıyorum. Yaratıcı endüstrilere katılım şansı, elitlerin elinde mi? Bu soruyu yaklaşık on yedi yıl içerisinde değişen Türkiye’nin yerel yönetim politikası ile açıklamayı deneyeyim. Gözümüzün önünde yavaş yavaş alışmaya başladığımız ahbap çavuş ilişkilerini fark etmenin garipliğini dile getireyim.

Yaratıcı endüstriler, sermayeyle ilişkisi üzerinden yeni bir iktidar alanına dönüştü. Müzik tek elden, konserler tek elden, sinema filmi dağıtımı tek elden yönetilirken diğer bazı konular da yine sınırlı sayıda elden yönetilir oldu. Bu örgütlenmiş ağa dahil olmayı tercih etmez [ya da daha önemlisi dahil olamazsan] meritokrasinin işlemediği ülkemizde, işini istediğin kadar iyi yap fark etmiyor. Söz konusu ağa dahil olmak için konuna hâkim olman, faydalı ve başarılı olman yeterli sebep değil. Bu aidiyet zincirleri öylesine kurgulanmış ki, tesadüfen dahil olunamayacak kadar organize işliyor. Üstelik Türkiye’de bu durumun gerçekliğini gösteren bir araştırmaya da eriştim. Bu araştırmaya göre “yanaşmacılık” konusunda gelişmekte olan ülkeler arasında ilk onda Türkiye var. Şaşırdım mı? Hayır! Üzüldüm mü? Evet! Çünkü mantığım dışında kalan, anlamaya çalıştığım bu sistem üzücü. Hassas, duyarlı ve zedelenebilir değilseniz asla yaratıcı olamayacaksınız. Dert edinmek için incinebilmeniz gereklidir diyor Brené Brown. İncinme ve hassasiyet yenilikçi çözümleri ve sonrasında değişim sürecini tetikliyor. Peki bunun yaratıcı endüstriler ile ne ilgilisi var? Yaratıcı düşünmeyi seçerseniz, hemen idrak edebilirsiniz. Yaratıcılık, insanın dertlerinden doğan ihtiyaç ile yakından ilgilidir. Tıpkı belediyelerin yerel ihtiyaçlara cevap vermesi beklendiği gibi. İhtiyacın açık ve net belirtilemediği, salt kazanç, gösteriş ve şan şöhret için yapılan işler ne yaratıcı endüstrilere ne de belediyelere verimli geri dönüş sağlamaz; hele sürdürülebilir hiç olmaz. Hep sil baştan başlayan bir mekanizma ve sürekli değişen aktörler ile bir arpa boyu yol gidilir.

Belediyecilik adına yapılan çalışmalar, nasıl oldu da son zamanlarda sorgulanır oldu? Karar alma mekanizmaları çoğulcu bir sisteme bağlı olmadığı, demokratik süreçlere yerel halk dahil edilmediği ve alınan kararlardaki söz hakkının kontrol edilmesi şaibeli bir hâl aldığı için çemberin dışına itilmiş hissetmek ve susmak normal değil miydi? Bunu bir anda, Ekrem İmamoğlu’nun birkaç günlük belediye başkanlığı döneminde, belediye toplantılarının televizyondan canlı yayımlanmasıyla düşünmeye başladım. Şeffaf bir irade görmek içimi rahatlattı. Güven denilen unuttuğum duygular harekete geçti. Ve seneler önce, sevgili Özgür Uçkan’ın bu konuda internetin bize nasıl yardımcı olacağını anlattığı e-devlet hakkındaki kitabı aklıma geldi. Sevgi ve özlemle anıyorum. Günümüz teknolojisinde bu tip kararların kapalı kapılar ardında alınmasının yerine açık ve şeffaf alınması mümkünken, ülkemizde hizmetler yozlaştıkça projeler tekelleşiyor.

Kanımca bu durum, yaratıcı endüstrilerde de benzer biçimde işliyor. Dolayısıyla fayda odaklı olmayan, yanaşmacı tavırlar ile karşı karşıya kaldığımda, yüzlerine vurma ya da sözümü söyleme konusunda asla ve hiç tereddüt etmiyorum. Politik davranıp susmak, ne işe yarıyor? Hassasiyet ve empatinin karşılığını zor bulduğumuz bu topraklarda yaşamanın sonuçları bunlar. Ve zaman içerisinde bu durumun bazılarımızın mücadele ve direniş alanına dönüşmesi çok doğal. Süreç seni ötekileştirip, sindirecek kadar adaletsizleşebiliyor. Yaratıcılık, olaylara farklı bir şekilde bakmak için beklenen kalıplardan kurtulmayı içeriyor. Sonra bu işlerde çalışan bazılarının henüz o kalıpların içinde olduklarını görmek ise şaşırtıyor. Yaratıcılık asla bir yarışma değil. Taklit, torpil ve saadet zincirlerinin asla geçerli olmaması gereken alanlar bunlar. Yaratıcı endüstriler bireysel yaratıcılık, yetenek ve fikir haklarından besleniyor. Klientalizmden beslenmiyor. Orijinal fikir en önemli girdilerden birisi. Sermayesi yaratıcı fikir üretmek olan bir alanda, yapabilme bilgisi ve yenilikçi düşünme şartı var. Tıpkı her ilçe belediyesinin yerel problemlerinin ve çözümlerinin farklı olmasının gerektiği gibi. Oysa, gerek yerel yönetimlerdeki projeler gerekse yaratıcı endüstrilerdeki projeler klientalizm temelli yürütülerek hep bildiğimiz aktörlerin katılımıyla gerçekleştiriliyor. Böylece bireysel katılımcının, dolayısıyla yaratıcılığın var olamadığı alanlar ortaya çıkıyor. Bu küçük grup ya da bireysel katılımcılar —yani muhalefet edenler— ötekileştirilirken aslen eşitsizlik üzerinden belirlenen bir politika yürütülüyor.

Özgür Uçkan’ın etkileyici ses tonu kulaklarımda çınlıyor yine: “Gidip belediyenizin kapısını çalın, projelerini sorun, size anlatmak ve sizi ikna etmek zorundalar. Buna hakkınız var. Sizin için çalışıyorlar.” Sevgi ve özlemle, bana yerel katılım kültürünü öğreten Özgür Hocam anısına tekrar diyorum ki, yaratıcı endüstrilerde çalışanlar aslen bu ülke faydasına çalıştıklarını hatırlayarak çoğulcu bir politikayla elit kesim dışında, başka şehirlerde çalışan ve yanaşmacı olmayan, kendi yağında kavrulan projeleri bulup ortaya çıkarsınlar. Ya da o şehirlere gidip proje yapsınlar. Bu yazıdan itibaren çevremde, bu anlamda işler üreten yaratıcı kişilere ve girişimlere yer vermeye çalışacağım. 23 Haziran’da nasıl her şey güzel olacak beklentisi içindeysem, bu konuda da güdülmek isteyen insanlara değil, doğru muhalefet yapıp, doğru ve çoğulcu iş üretmek için uğraşanlara dertlerini soracağım. O kapalı ağların içinde dolaşanlar elbet bir gün birbirlerinin yüzüne bakan insanların oluşturduğu çemberlerin gücünü görecek ve dolayısıyla sosyal ahlak, yeni neslin farkındalığı sayesinde yükselen değer olacak. Tıpkı iklim meselesi için hassasiyet ile grev yapan 118 ülkenin çocuklarının, biz yaş almışlara bu gerçeği göstermesi gibi. Siyasetten haklı olarak ümitsiz olan, STK’larda çalışmayı, bire bir iş yapmayı, faydayı gözleri ile görmeyi, grev yapıp, ses olmayı tercih eden Z kuşağının yola çıkması gibi, değişim de yolda. Az kaldı, umudum var.

Gizem Aytaç, inovasyon, klientalizm, Senin Derdin Ne, tasarım, yaratıcı endüstriler, yaratıcılık