Şule Koç, “Baz: Biz”,
Eczacıbaşı İntema, 2017
Senin Derdin Ne:
Şule Koç

Şule ile birkaç kez yüz yüze sohbet etme fırsatımız oldu. Adını duymuştum ve son iki karşılaşmamızda sohbet etme şansı da bulduk. Şule’nin kendisine ait bir dünyası olduğunu düşünüyorum. Bu tasarımcılarda gözlediğim bir özelliktir. Bakış açısı o kadar yerleşiktir ki, hem seninle oradadır hem de kafasındaki düşüncelerle bir arada.

Tasarım eğitimi, sevdiği ve istediği bölüm olan ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’ne girişi ile başlamış. “İstediği bölüme giren şanslı insanlardanım. O zamanlar ‘ölü tercih’ diye tabir edilen seçenekler olarak kaldı diğer iş alanları benim üniversite seçimimde. Aslında kendimi hep aynı işi yapıyormuş gibi hissettim. Sanki okulda yoğunlaştı ve daha sistematik hâle geldi. Stratejilerle beslendi. Küçükken etrafımdaki nesneleri dönüştürmek, farklı kullanım alanlarına sokmak en zevk aldığım oyunlardı. Keşfe çıkmak, dışarıdan topladığım malzemeleri eve getirmek, ranzamdan ulaştığım giysi dolabının üstündeki laboratuvarda bunlardan yeni oyuncaklar yapmak… İş eğitime gelince kararım çok netti. Endüstri ürünleri tasarımı, hem de tam okumak isteyebileceğim ODTÜ gibi bir okulda bu bölüm varken…”

Şule Koç, “Baz: Biz”,
Eczacıbaşı İntema, 2017

Şule’nin kendi ofisi var. Yani kendisinin patronu olmuş bir tasarımcı. “Kendi işini yapıyor olmak alternatif bir iş modeli. Daha iyi veya daha kötü diyerek karşılaştırma yapmak mümkün değil. Karakteriniz, öncelikleriniz, zevk aldığınız iş yapma şekli ne ise ona yönelmek gerekiyor. Bir firmada çalışmanın getirdiği düzen ve daha çok insanla paylaştığınız bir iş ortamı bir başkası için daha tatmin edici olabilir. Benim içinse çok doğal bir geçiş oldu, bir firmadan kendi işime geçmem. Geçenlerde on sene önceki mail’lerime ulaştım, bir arkadaşıma bundan bahsetmişim. Firmalarda çalıştığım dönemi hep bir staj gibi algılıyorum, bir gün kendi işimi yapmak istiyorum demişim. Şu an geriye bakınca mükâfatı kadar zorluğu da olduğunu görüyorum. Bir de işe başlarken karşılaştığınız sorunların nedenini çözmekten ziyade sorunu çözmeye çalışıyorsunuz, sonradan anlıyorsunuz ki çok daha farklı dinamikler yüzünden o sorunlarla karşılaşmışsınız. Sosyal güvence ve destekler de bu konulara dahil. Devletin az çalışanlı tasarım ofislerine desteği çok az. Yaklaşımla ilgili bir konu. Tasarımı kendi içinde bir alan olarak ele alıp, büyümeye dahil eden bir stratejik program olmadığı sürece gerçek bir destekten söz edemeyiz. İskandinav ülke örneklerinde olduğu gibi. Artık güncel tasarım ortamında İtalyan tasarımından ziyade İskandinav tasarımı, Japon tasarımı gibi konulardan bahsedilmesinin sebebi tasarıma özel yapılandırılmış devlet planları.” Devlet on kişi ve üzerindeki ofisleri, tasarım ofisi olarak kabul edip destekliyor. Bu konuyu ben de birkaç kez tartışmak, ilgililere ulaştırmak istemiştim. Ancak anladım ki tek başına yapılabilecek fazla da bir şey yok. “Kurumlarla iş pratiğinde ise kurumun vizyonu önem taşıyor. Endüstri devrimi yaşamamış ve dışarıdan gelen endüstriyel gelişmeler doğrultusunda tasarım disiplini oluşturmuş bir ülke olarak kurumlarda kendiliğinden gelişen bir tasarım kültürünün olmasını beklemek zaten zor. Dolayısıyla yapabileceklerinizi iyi anlatmanız gerekiyor. Firma vizyon sahibi ise bu çok daha kolaylaşıyor ve zaten işbirliği yapmaya hazır insanlarla diyaloğa girmiş oluyorsunuz.” Kimi zaman yurtdışında irtibata geçtiğimiz firma ya da müşterilerin işe ve tasarıma bakışı o kültür hakkında çok şey söylüyor. Bunu incelemek ve kıyaslamak bence bir fırsat oluyor. Şule’nin bu konudaki tecrübesini merak ettim. “Yurtdışı geniş bir coğrafi tanım. Avrupa menşeli global firmalarla çalışma fırsatım oldu. Benim gözlemim en büyük farkın netlik ve proje yönetimi olduğu yönünde. İletişim şekilleri yorumlamaya açık olmayan netlikte ve verim odaklı. Projeler iş programına sadık kalınarak yönetiliyor. Türkiye’de daha sezgisel ve kişiye özel iletişim şekilleriyle hareket etmek gerekebiliyor.”

Şule Koç, “Black Diamond”,
ilio, 2008

Şule en son mutfak tasarımına çocukları da dahil etmişti. Tasarım ve çocuk konusuna takıntılı olduğum için bu tasarımını çok sevmiştim. Kendisinin de çocuk ruhunu korumayı becermiş bir tasarımcı olduğunu düşünüyorum. Bunu bana düşündürten, onun arkadaşlıkla ilgili bir konudaki hassas davranışı olabilir. Duygusunu anında gösterebilen insanları, gerçek ve cesur buluyorum. Günümüzde stratejik davranma gereği duymadan anı yaşayabilmek bana göre cesur bir yaklaşım.

Tasarım ve cesaret diye sordum: “Bir fikri hayata geçirme tutkusu bu cesareti veriyor olabilir. Ama bu cesaretten de öte bir kararlılık ve süreç yönetimi işi. Tasarım sadece kâğıtta, makette, prototipte değil, insanların yanında, çevrede, hayatın içinde, bir döngüde yer edindiği sürece bir süreç olarak devam ediyor. Başlarken tasarım fikrinize öncelikle kendinizin inanıyor olması bu yüzden çok önemli.” Tasarım yapmayı seven ile sevmeyen arasındaki kesin çizgiler bunlar aslında. “Hayatına dahil bir süreç ise tasarım, iş olmaktan çok senin bir parçan hâline geliyor” diye düşünürken sordum: “Tasarımda aşkı nerede buldun?” Dedi ki: “Kendime süreç boyunca tekrar tekrar sorduğum sorular: Şimdi tüm bildiklerini unutur musun, şimdi tüm bildiklerin geri gelsin, şimdi hepsini unut, şimdi bir kısmı geri gelsin. Çıkış noktam, bir işleve cevap vermiş ürünlerle ilgili tanımları unutmak ve yerine yenilerini koymak üzere bunları bozup tekrar farklı şekillerde birleştirmek.”

Şule Koç, “Sofist”, 2011
Şule Koç, “Eclipse”,
Kale, 2009

Yaratım süreçleri aslen benzerlik gösterse bile, tasarımcıların tariflerini duymak iyi geliyor. Şule yaratıcı fikir oluştururken sorgulama, merak ve gözlemin önemini vurguluyor ve ekliyor: “Her gördüğünüzü değişmez olarak kabul etmeyip, arkasındaki kavramları, süreçleri, ortaya konuş biçimlerini, etkileşimlerini görmeye çalışmak... Yaratım anı ciddi bir odaklanma isteyen çok yönlü bir süreç. Gidip gelmelerle dolu. Doğru yolda olduğunuzu hissettiğinizde proje de kolay gelişiyor.”

Üniversite son sınıfta Tanju Özelgin proje danışmanı olmuş ve yaptığı işi seven bir tasarımcıyı izlemek ve motivasyon sağlaması ilham aldığı anlar olarak hafızasında yer etmiş. Şule, Büyük Londra Oteli’ni kitsch tasarımı, müziksiz lobisi ve harika manzarası sebebiyle sevdiğini söyledi. Onun yanında Bomonti ve Dolapdere pazarı ile Japanese Style Originator televizyon programı da ilgisini çekenler arasında. Müzik denince Arvo Pärt, Aphex Twin, Philip Glass dinlemeyi seviyor. Büyük pişmanlıkları yok. Harran bölgesinde yaşayan kadınların çalıştığı atölyelere katkı amaçlı bir proje olan Atlas projesinin bir parçası olmak ona gurur veriyor.

Şule, naif ve yetenekli bir kadın tasarımcımız. “Ölürken ‘keşke’lerim az olsun isterim” diyor. Bir dilek tutmasını istediğimde ise; “Tabii ki klişe olacak: İnsanların evrenin küçük bir parçası olduklarını unutmamalarını ve daha çok merak ve sevgi diliyorum.”

Şule Koç, “Geo”,
ERSA için mekân bölücü,
2016

Gizem Aytaç, Senin Derdin Ne, Şule Koç, tasarım, ürün tasarımı