Emre Evrenos, “GRID”,
Daedalus, 2013
Senin Derdin Ne:
Emre Evrenos

Emre ile ikinci işim olan Alparda Mobilya’da tanışmıştık. Sene 1999 olsa gerek, Alparda Mobilya’nın Ankara Siteler’deki fabrikasında görevliydim. Emre de staja başlamıştı. Sanırım onun işinde iyi olduğunu anladığım an, onu çizim yaparken gördüğüm andı. “Çocukluğumdan beri kendimi ifade ediş biçimlerinden biri olduğu için hep bir şeyler çizer veya maketini yapardım. Bunların ileride mesleğimin bir parçası olacağını bilmeden, tamamen keyif için ve büyük bir hevesle saatler geçirebilirdim. Okulu kazandığım zaman ise, gerçekten yapmak istediğim işi yapacağımı anladım. Ve aynı hevesi kaybetmeden devam ettim. İçinde bulunduğumuz dönemin tüm olumsuzluklarına rağmen hâlâ o heves ve heyecanın durduğunu söyleyebilirim.” Tasarıma başlama hissiyatını sorunca, düşündüğüme yakın olarak bunları söyledi. Kimi insanları herkes sever. Hayatımdaki karakterlerden buna en güzel örnek Emre olabilir. Bir de en çok güldüğüm. Tanıştığımızda nasıl bir düşünme mekanizması olduğunu çözememiştim. Mimiklerle birtakım taklitler yapardı. İçinde bulduğumuz hâlleri, sürekli karikatürize ettiğini sonradan anladım. Çözdükten sonrası, hep birlikte gülmekle dolu.

Daedalus koleksiyonu için
geliştirilmiş bir kanepenin
ön çalışmaları, Emre Evrenos

Daedalus koleksiyonundaki
“Bey”
berger’in ilk eskizi,
Emre Evrenos 

Emre beş senedir, kendi markaları Daedalus için, ortağı Nazar Şigaher ile birlikte mobilya ve mekân tasarlıyor. Kendi işinin patronu olmak deyince, “Herkesin çalıştığı yere dair şikâyetleri olmuş veya bir şekilde tam olarak içine sinmeyen noktalar kalmıştır. Fakat insanın kendi patronu olması, bunların gerçekten çok dışında bir olay. Şikâyet edebileceğin kimse yok, çalışma şartları yok, ‘şimdi yapmayayım sonra hallederim’ler yok. Dolayısıyla yapıp yapmadığın her şey seninle alakalı. Tam bir mücadele. Sözde bir sosyal güvence var. Devlet desteği sözde var, ama gerçekten başvurmasaydım daha iyiydi denilebilecek kadar çetrefilli. Bunlar tabii ki kişisel düşüncelerim. Kurumlarla iş yapmak için ise, bir sürü başka altbaşlık devreye giriyor.”

En son görüşmemizde yurtdışında bir mekân tasarımı işi aldığını öğrendim ve sordum “burası ve orası arasında fark var mı?” “Ne yazık ki, yurtiçi ve yurtdışı şirketlerin iş yapma anlayışları ve iş ahlakı arasında çok büyük fark var. Genelleyebileceğim kadar büyük bir fark hem de. En kurumsal görünen şirketlerde bile, basit bir mail’e cevap verilmeyebiliyor. Kaldı ki, sizden teklif istenmiş —istenen teklifin tek amacı firmaları birbirine kırdırmak da olsa. Meslek gereği, kişilere veya kurumlara know-how satıyoruz. Bu elle tutulur, gözle görülür bir şey olmadığı için insanların size güvenmesini bekliyorsunuz. Bu kadar yolsuz ve güvensiz bir ortamda, bu gerçekten çok zorlayıcı oluyor. Yurtdışında ise en azından bir muhatap buluyorsunuz karşınızda. Cevabın olumlu veya olumsuz olması önemli değil.”

Bir butik otel projesi için
lobby lounge eskizi, 2012,
Emre Evrenos

Alparda Mobilya’dan sonra birçok önemli tasarım markası için çalıştığını biliyorum. Üretimin hep içerisinde yer aldı. Bu konuda birikim yaptı ve zamanla tasarımlarını hayata geçirdi. “Tasarım yapmaya nasıl cüret ettin?” diye sordum. “Tasarım yapma cüreti gerçekten doğru bir ifade oldu. Önce şunu bilmeliyiz ki, tasarımcıya bu titri veren yaptığı iştir. Yani tasarım sürecinden sonra ortaya çıkan fikir ve bu fikrin vücuda bürünmesiyle elde edilen ürün. Ürettiğimiz kadar varız ve o zaman bu işi gerçekten yapıyoruz. Kimse okuldan tasarımcı olarak mezun olmuyor. Tasarımcı olmanın yolları öğretiliyor sadece. Bunu devam ettirmek kişinin elinde. Tasarlamaya başlarken önemli olan, kendi bakış açımızı yakalayabilmek ve yansıtabilmek. İlla bir şey icat etmemiz veya var olmayan bir kullanım şekli bulmamız gerekmiyor.” “Tasarımda aşkı bulmak” dedim. Dedi ki; “Tasarımda aşkı, bilinçsiz olarak çocukluk yıllarımda buldum. Oyuncaklarımı kendim yapardım. Sonra, üniversitede ikinci yılımda mobilya tasarım dersinde onu buldum. Bauhaus ödev konumdu ve oradaki her detaya âşık oldum. Bakış açıları, yenilikçi olmak ve materyallerin yeni kullanım şekillerini keşfetmenin nasıl olması gerektiğini gördüm. Wassily Chair’e vuruldum resmen. Sonra gerisi kendiliğinden geldi.” Yaratıcı fikir konusunda zorlanmayan birisi olduğunu bildiğim hâlde sordum, “Yaratıcı fikir nasıl oluşur?” “Dediğim gibi yaratıcı fikir bazen bir bakış açısıdır, bazen çok standart ve sıradan bir malzemeyi sıradan olmayan bir metotla kullanmaktır. Önemli olan, senin olayı nasıl algılayıp, algıladığını da nasıl sunduğundur.” Yaratım anında tarifsiz bir çocuk mutluluğu yaşadığını ekledi. Ben de bunu gözlemleme fırsatı bulduğum için çocuk gibi sevindim. Yaş günüme özel yaptığı çizimler hep kütüphanelerimi süsledi. Naif olmak bu demek değilse nedir? Birbirimize çocuk ruhlarımızı yansıtabildiğimiz için mutluyum.

Emre Evrenos, “PAN” (cam),
Daedalus, 2016

Her insan birilerinden aklı alır, akıl verir. İlham alır, ilham verir. Onu kim, nasıl etkiledi merak ettim. “Akıl hocalarım oldu tabii. Ama geriye bakıp kim öne çıkıyor diye sorarsanız, okul yıllarımda Hacettepe iç mimarlık bölümünden Gürkan Kasım Hocaoğlu, çalışma hayatımda ise Ahmet Kaleli. Lise ve öncesi eğitim sisteminden alıştığımız ezberci ve kof anlayışı tam anlamıyla kıran bir insan Gürkan Hocam. Sırf menteşe çalışma mantığını göstermek için dersin ortasında “Emre kalkıp kapıyı söker misin?” ve sonra “Şimdi de tak bakalım yerine!” dediğini dün gibi hatırlıyorum. Yarı zamanlı eğitmen olarak geçirdiğim son dört yıl bu anekdotları öğrencilerime hep aktarmaya çalıştım. İş hayatında ise Ahmet Kaleli gerçekten ikinci bir okul gibiydi benim için. Gerçek anlamda mobilya tasarımının altbaşlıklarını ve dikkat edilmesi gerekenleri, pratik olarak kendisinden öğrendim diyebilirim.”

Bu arada, geçen perşembe Emreleri dinlemeye gittik. Bir hobi olarak başladığını söylediği müzik grubu işi giderek ciddileşti. Keyifle dinlediğimiz bir üçlü hâline geldiler. İsimleri; Acoustickinsons & Co. Neler dinlediğini sordum. “Çok çeşitli şeyler dinliyorum ve olabildiğince değişik yerlere gitmeye çalışıyorum. Her karşılaştığımız ögenin değişik bir algısı olduğunu düşünüyorum. Bu her şekilde faydalı.” Emre ile iyi anlaşma sebeplerimden birisi, onun herhangi bir konu hakkında söylenmemesi ya da söylense bile bunu komik bir hâle getirmesidir. Hayattaki dertleri eğlenceli hâle getiren birisidir. “Pişmanlıkların var mı?” “‘Pişman olma’lık bir anım yok diyebilirim. Tabii ki, aslında biraz daha sabretsem belki de daha değişik olurdu dediğim durumlar olmuştur; İtalya’dan dönüş kararı vesaire gibi. Gurur anları ise, genelde ufak mutluluklar şeklinde karşıma çıkıyor. Dört senedir yarı zamanlı eğitimcilik yaptığımı söylemiştim. Eski öğrencilerim ile profesyonel hayatta karşılaşıp gerçekten bir yerlere geldiklerini ve ufacık da olsa onlarda bir iz bırakabildiğimi görmek büyük mutluluk mesela.”

Emre Evrenos, “JR”,
Daedalus, 2013
Bir ev için Daedalus ürünleriyle
çalışılmış yerleşim eskizi

Yaratmanın ölmekle bir ilgisi olduğunu düşündüğüm için insanların ölümle ilişkilerini merak ediyorum. O yüzden nasıl ölmek istediğini sordum. Cevabı alınca da gülmeye başladım. “Hiç düşünmedim gerçekten. Ama kesinlikle Gaudí gibi değil. Sen la Sagrada Família’yı tasarla, yapmaya başla sonra şantiyeden çıkarken tramvay ezsin seni. :) Hiç hoş değil!” Bu cümle onun bakış açısına güzel bir örnek oldu diyebilirim.

Bir dilek tutsun istedim. Kendisi için değil, hepimiz için diledi; “Herkesin emeğinin karşılığını alabildiği bir düzen diliyorum.” 1999 senesinde, Ankara Siteler’de bir mobilya fabrikasında tanıştığım ve hâlâ arkadaşım olan Emre Evrenos hakkında yazmak bugüne kısmet oldu. O zaman dünya emeğin olsun, 1 Mayıs kutlu olsun.

Emre Evrenos, Gizem Aytaç, Senin Derdin Ne, tasarım, ürün tasarımı