Londra Üzerine
Düşünceler
Paolo Sorrentino’nun La grazia’sını seyreder vaziyette Dubai’den Münih’e doğru yol alırken aklım önümüzdeki haftayı geçireceğimiz Alpler’de. Almanya’nın en sevdiğim kenti Münih’te hep iyi vakit geçiririm ama bu kez biraz sabırsızım. Aşırı sıcak dışında Münih her zamanki gibi: Rafine, estetik. Geçmişten süzülen tarih, sanat ve kültürü modern kentin canlılığıyla birleştiriyor.
Münih’te konakladıktan sonra, sabah, Macar şoförümüzle ayak üstü sohbet etmeye çalışıyorum. Almanca bilmediğini pek de nazik olmayan bir üslupla ifade etse de sinirimi bozmuyorum ve heyecanla Klagenfurt am Wörthersee’ye seyahatimizi bekliyorum. Ve sonunda, A10 Tauern Autobahn üzerinden Münih’ten Klagenfurt’e seyahatimiz başlıyor. Radstädter Tauern Dağları’nı kesen ve bir mühendislik harikası olarak kabul edilen 6.4 km uzunluğundaki Katschberg Tüneli’nden geçerken, farların yansımaları Atilla İlhan’ın “geceyarıları / tenhadır buraları / ne in ne cin / kırmızı lambası / sanki kan damlası / demiryolu geçidinin” dizelerini hatırlatıyor bana. Ama biliyorum ki bu, zihnimin oynadığı bir oyun sadece. Bir tür entelektüel yanılsama.
Her ne kadar Alpler’de köyden kopuk evler ilk bakışta bir tenhalık hissi uyandırsa da, Avrupa’nın en güzel ve müreffeh bölgelerinden birindeyiz ve burada hüzüne yer yok. Alpler’in görkemi ve güzelliğinin sonucu olan olağanüstü bir duygu durumu var yalnızca. Kulağımda Richard Strauss’un anıtsal Eine Alpensinfonie’si. Katschberg’e girdiğimizde senfoninin “Der Anstieg” [Tırmanış] bölümü ruh durumumu adeta sese dönüştürüyor.
Geçtiğimiz bu tünel, Alpler’in en çarpıcı jeolojik nesnelerinden birinin tam üstünde. Tauern Penceresi, Brenner Geçidi’nden Katschberg’e dek yüz altmış kilometre uzunluğunda, Kuzey-Güney ekseninde otuz ila altmış kilometre genişliğinde bir alanı kapsıyor. Alp oluşumu sırasında, alttaki kaya katmanları bazı yerlerde yukarı doğru itilmiş, dolayısıyla da normalde Alpler’in en derin katmanlarında bulunması gereken bu kayalar, bugün Hohe Tauern’in en yüksek zirvelerini oluşturuyor. O tünelden geçerken, aslında dünyanın gömülü kalması gereken bir katmanının yüzeye çıktığı bir noktadan geçmiş oluyoruz. Belki de İlhan’ın dizelerinin aklıma gelmesi de bu doğa olayının zihnime, bilinçaltıma etkisinin bir ifadesi.
Münih-Klagenfurt hattının yıldızı Strauss, Salzburg’a yaklaştıkça yerini kentin asıl evladına, Wolfgang Amadeus Mozart’a bırakıyor. Strauss’un, sonsuza uzanan ve insanı yaşamı ve evreni sorgulamaya çağıran müziğinin yerini (Also Sprach Zarathustra bunu elbette en üst boyuta çıkarır) Mozart’ın kıvrak melodileri alıyor.
Adım adım gezmeme rağmen güzelliğine doyamadığım Salzburg üzerine notlarımı alıp kapsamlı bir metne dönüştürme düşüncemden sonra rotamızı Villach’a çeviriyoruz. Bir tarafta Alpler, diğer tarafta Drava Nehri, kenti dağ kültürü ile Akdeniz yaşam tarzının buluştuğu bir vahaya dönüştürüyor. Ortaçağ’dan Modern Dönem’e farklı tarzdaki mimari anıtlarla süslü eski kentteki zarif Hauptplatz, Avusturya’nın Viyana ve Salzburg’dan ibaret olmadığının bir kanıtı olarak karşımda. Bu güzellik karşısında yaşlılığımı nerede geçirmek istediğimi düşünmeye başlıyorum. Hayal bu ya, Bolzano, Almancasıyla Bozen, yaşlılığımı geçirmek istediğim yeryüzü cennetlerinden biriydi. İtalyanca ve Almancanın resmi dil olduğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan kalma, güçlü bir Alp/Germen kültürel mirası taşıyan bu özgün bölge benim için dünya üzerindeki en yaşanabilir yeri simgeliyordu. Şimdi, Villach’ı gördükten sonra, itiraf edeyim, bu yerin tahtı sallanıyor. Bolzano karşısında Villach, saf bir Avusturya deneyimini aratmayan bir İtalyan/Akdeniz atmosferi sunuyor. Germen rasyonelliği ve disiplini ile Akdeniz ruhunu bir arada yaşama şansı veren bir kente nasıl “Hayır” denebilir ki?
Villach sonrasında, yaklaşık yarım saatlik bir seyahatle Klagenfurt’a varıyoruz. Bir yanda muhteşem Wörthersee, diğer yanda Alpler eşliğinde, önümüzdeki günlerde bize ev sahipliği yapacak ikametgâhımıza, Finkenstein am Feaker See’ye ulaşıyoruz.
Burası, Villach’ın zerafeti sonrasında daha mütevazi gözükse de kendine özgü güzellikleriyle Alp Hayali’ni devam ettiriyor. Adını dahi Alp Mitolojisi’nin en ilgi çekici hikâyelerinin birinden alıyor. Efsaneye göre bataklıkta yaşayan Lindwurm adlı bir ejder, Glan Nehri’ni geçmeyi bir “feryat geçişi”ne dönüştürüyormuş. Kent, bu ejderhayı öldüren cesur adamların hikâyesi üzerine kurulmuş. Almanca ağıt/feryat geçidi anlamına gelen Klagenfurt’un 1287’den beri kullanılan en eski arması da bu efsanevi yaratığı taşıyor.
Klagenfurt 1514’teki bir yangında neredeyse tamamen yok olmuş. Kutsal Roma-Germen İmparatoru I. Maximilian kentin inşasını tamamlayamayınca yönetimi 1518’de Carinthia soylularına devretmiş. Kentin yeni sahipleri imar için İtalyan mimarları davet etmişler. Bunun sonucu olarak Rönesans üslubu eski kentte hâkim olmuş. İşte bu yüzden Klagenfurt ve kardeşi Villach bir Orta Avrupa kentinden ziyade bir İtalyan kentinin atmosferine sahip.
Klagenfurt kültürel ve sanatsal anlamda da önemli bir kent. Alman dilinin en önemli yazarlarından Ingeborg Bachmann 1926’da Klagenfurt’ta doğmuş ve gençliğini burada geçirmiş. Bu sebeple onun onuruna her yıl kentte prestijli bir edebiyat yarışması düzenleniyor. Klagenfurt, Bachmann’ın edebiyatını derinden etkilemiş; yazarın kişisel travmalarının, faşizmle yüzleşmesinin ve dilin sınırlarıyla yaşam boyu süren mücadelesinin merkezi olmuş.
Bachmann’ın, Klagenfurt’u boğucu bir yer olarak betimlediği “Jugend in einer österreichischen Stadt” [Bir Avusturya Kentinde Gençlik] başlıklı hikâyesi kendi çocukluğunu andığı sokaklarda geçer. 1938’deki o kırılma anını, huzurlu bir “öncesi”nin yerini korku dolu bir “sonrası”na bırakmasını anlatır. Anlatıcı, kentin sokaklarında dolaşırken kayıp bir çocukluğun izini sürer ama sonunda hiçbir soruya cevap bulamadan kentten ayrılır. Benzer şekilde, Bachmann, kentin mitolojisine gönderme yaptığı “Heimweg” [Eve Dönüş Yolu] adlı şiirine çuha çiçekleri ve büyülü yoncalardan oluşan bir gece imgesiyle başlar ve sonrasında şiirini vampir imgeleriyle devam ettirir: “Yabani çuha çiçekleri / ve büyülü yoncalardan oluşan gece / ıslat ayaklarımı ki / yürümem kolay olsun.”
Bu dizeleri düşününce, yanı başımdaki bahçenin yağmurdan ıslanmış çimenlerinde yürüme isteği doğuyor içimde, ama sonra bungalovlardan yansıyan ışıklar Bachmann’ın tekinsiz çocukluğunun Klagenfurt’una döndürüyor beni. Etraf tenhalaşıyor ve evlerin ışıkları adeta kan gibi parıldıyor. Bu muhteşem manzarayı hüzne boğmak istemiyorum fakat kendimi tutamıyor ve tekrar aynı şiirden bir dize mırıldanıyorum: “Ve çayır eşiği, parıldıyor kanımdan.”
Beni dağlar kurtarıyor bu ruh hâlinden. Dağlara, sisin ardındaki Alpler’e bakıyor ve ortama Alman dilinin en büyük şairlerinden Rainer Maria Rilke’yi davet ediyorum: “Kalbin dağlarında terk edilmiş / Ah, sen ki bilmeye başladın ve şimdi susuyorsun…”
Belki de bu dağların arasında yapılması gereken tek şey budur: Edebiyatı, şiiri bir kenara bırakıp sessizliğe veya rutin zamanın akışına teslim olmak. Ertesi sabah tam da bunu yapıyorum. Uluslararası bir spor etkinliği olan United World Games’e katılan oğlum Kerem basketbol maçlarını Villach’ta oynuyor, bu nedenle her sabah Finkenstein am Feaker See’den Villach’a gidiyoruz. Gündüz saatlerinde dağların, Rilke’nin, Bachmann’ın çağrısını gece geri dönmek üzere bir süreliğine unutup oğlum, takım arkadaşları ve kafilenin diğer üyeleriyle kentin tadına varıyorum.
Lakin gün sakin bitmiyor. Öğleden sonra sabahın o berrak güneşi yerini aniden kara bulutlara bırakıyor ve gökyüzü, adeta Strauss’un senfonisindeki “Gewitter und Sturm” [Fırtına] bölümünü sahneliyor: Gürleyen bir şiddetle boşalan yağmur. Doğa, biraz önce Rilke’yle birlikte teslim olduğum o sessizliğe kendi cevabını veriyor: Susmak bazen coşmaktır da.
Fırtına diner dinmez gökyüzü yeniden açılıyor; mis gibi toprak ve çimen kokusu dağların sisine karışıyor. Strauss’un senfonisi, son bölümü “Nacht”la [Gece], sabaha yeniden başlamak üzere bir süreliğine susuyor.
{fold içindeki fotoğraf: Bülent Tunga Yılmaz, 2026}
Almanya, Avusturya, Bülent Tunga Yılmaz, Ingeborg Bachmann, kent, Klagenfurt, Münih, Richard Strauss, şehir