fotoğraf: Radek Kucharski (CC BY 4.0)

Kimliği Çoğul Bir Kent: Varşova

“Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu / Bir kuytu manastırda dualar gibi gamlı / Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı” —Yahya Kemal Beyatlı, “Kar Mûsikîleri” 

Güneşli, parlak. Baharın henüz başında, Akdeniz coğrafyasında bile ender görülebilecek kadar sıcak bir günde Varşova’nın eski şehri Stare Miasto’da dolaşırken, (bilinç düzeyinde olmasa da) bu güzel günde ve onun aydınlığında, insanın gözüne daha görkemli ve parlak görünen binaların, parkların ve insanların varlığına rağmen bir hüzün sarıyor içimi. Yahya Kemal’in Varşova’da büyükelçiyken yazdığı şiirinde tanımladığı üzere bir İslav kederi bu.

Ayaklarımın altında tarih fısıldayan Arnavut kaldırımları. Uzaktan bir kilise çanı. Bir pastaneden gelen taze kurabiye kokusu. Bahar güneşinin Eski Şehir’in pastel renkli cephelerinde oynaşan ışıltısı. Ve Vistül Nehri’nden esen hafif rüzgârın getirdiği o eşsiz tazelik. Varşova duyularla kavranmayı bekleyen bir şehir.

Günümüzde anıtlar, hatıralar ve sanat yapıtları dışında trajik geçmişin izini sürmek neredeyse imkânsız hâle gelmiş olsa da, Polonya’nın ve Varşova’nın, Avrupa tarihindeki belki de en hüzünlü, en acı çekmiş ülke ve kent olduğu gerçeği hâlâ fark edilebilir durumda. 

İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından damarları kesilmiş; Soğuk Savaş’ın en sert yıllarında Demir Perde’nin Stalinist yumruğu altında ezilmiş; totaliter komünist başkaldırılar ve bunlara karşı hükümetin sert tepkisini, özgürlük mücadelesinde tankların altında kalan işçileri ve gençleri görmüş bu kent, günümüzde küresel bir finans ve ticaret merkezi olma yolunda ultra modern binalarıyla yeni kimliğini inşa etmekte. 

Polonya’ya belirli bir yaştan sonra büyük bir ilgi duydum. Bu ilginin iki temel kaynağı var: İkinci Dünya Savaşı ve sanat. 

Polonya, İkinci Dünya Savaşı tarihinde çok önemli bir yer tutar. Savaş resmen orada başlamıştır. Kaynaklarda savaşın resmi başlama tarihi Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgale başladığı 1 Eylül 1939 olarak geçer. Polonya Holokost’un da merkezidir. Tarihi verilere göre savaş başlamadan önce üç milyonun üzerinde yahudiye ev sahipliği yapmaktaydı ki bu, Avrupa’daki toplam yahudi nüfusunun neredeyse yüzde onudur. Hâliyle Polonya, Holokost’un merkezi olmuş ve yahudi nüfusu yüzde doksanından fazlasını bu süreçte kaybetmiştir.

Holokost’la birlikte Polonya, savaşın tüm dehşetini yaşamıştır. Savaş sırasında Polonya’da yaklaşık beş milyon altı yüz bin insan yaşamını yitirmiştir ki bu, onu Sovyetler Birliği, Çin ve Almanya’dan sonra savaşta en çok kayba uğrayan dördüncü ülke yapmaktadır. Polonya’nın kaybının büyüklüğünü anlamak için şu karşılaştırma yeterlidir: Savaşın en önemli taraflarından biri olan ve iki atom bombasına maruz kalan Japonya’nın kaybı, Polonya’nın kaybının yarısından azdır.

Polonya, “Coğrafya kaderdir” sözünün gerçeklik bulduğu örneklerden de biridir belki. Kara Avrupası’nın iki büyük ve hırslı emperyal ulusunun, Almanya ve Rusya’nın arasında kalan, daha doğrusu ezilen Polonya, savaşta ikiye bölünmüş; bir yanda Nazi Almanyası’nın soykırımına maruz kalırken, Doğu’da Stalin’in Rusya’sının yoğun katliamları gerçekleşmiştir. Tarihte Katyn Ormanı Katliamı olarak bilinen bir operasyonla Ruslar, çoğunluğunu subay, entelektüel, bilim adamı ve toplumun önde gelen kişilerinin oluşturduğu binlerce Polonyalı savaş esirini katletmiştir. Polonya sinemasının en büyük isimlerinden Andrzej Wajda’nın 2007 yapımı Katyń adlı filmi, bu katliamın etkili ve dramatik bir anlatımını sunar. 

Polonya tarihinin Soğuk Savaş ve Demir Blok dönemi de son derece ilgi çekicidir. 1947’den itibaren Sovyet uydusu bir Demir Blok ülkesi hâline gelen Polonya, diğer ülkelerle kıyaslandığında blok içinde en özgür ülkelerden biri olmuştur ki ülkenin bu dönemde bile çok büyük sanatçılar yetiştirmesi ve kültürel olarak aktif kalmasının nedenlerinden biri de budur.

Polonya, blok içinde özgürlük hareketlerinin de en erken ortaya çıktığı ve etkili olduğu ülkedir. 80’lerin başında Gdansk Tersaneleri’nde doğan ve sonradan Polonya’nın demokratik olarak seçilen ilk cumhurbaşkanı olacak Lech Wałęsa’nın liderliğindeki işçi hareketi Dayanışma, başlarda çok sert bastırılmış olsa da 1989’a gelindiğinde ülkeyi demokrasiye taşımayı başarmıştır. 

Modern Polonya tarihinin bir tür yansıması, onun bir ürünü olarak da kabul edebileceğimiz kültür ve sanat, ülkeye dair en önemli olgulardan biridir ve yoğun ve trajik tarihiyle birlikte bu ülkeyi Avrupa kültürü içinde özel bir konuma taşır. 

Polonya her şeyin ötesinde bir sinema ve müzik ülkesidir, ama edebiyat da Polonya kültürü içinde önemli bir yer tutar. Polonya’da doğup büyümüş ve savaş öncesinde ABD’ye göç etmiş, Nobel’i aldığında ABD vatandaşı olan Isaac Singer’ı da dahil edersek, tam altı Polonyalı yazar ve şair (Henryk Sienkiewicz, Władysław Reymont, Isaac Bashevis Singer, Czesław Miłosz, Wisława Szymborska ve Olga Tokarczuk) Nobel Edebiyat Ödülü almıştır.

Müziğe gelelim. Romantik dönemde Frédéric Chopin, post-romantik dönemde de Karol Szymanowski ve 20. yüzyıl modern klasik müzik tarihine damga vurmuş Andrzej Panufnik, Krzysztof Penderecki, Witold Lutosławski, Wojciech Kilar ve Henryk Mikołaj Górecki. Polański filmlerine yaptığı müziklerle sinema tarihinde özel bir yere sahip olan, Avrupa cazının mühim kurucularından Krzysztof Komeda. Ve film müziği alanındaki çalışmalarıyla Zbigniew Preisner, Jan A.P. Kaczmarek ve Abel Korzeniowski. 

Sinemaya gelirsek, en sevdiğim on yönetmenin üçünün Polonyalı olması da elbette bir tesadüf değil: Roman Polański, Krzysztof Kieślowski ve Andrzej Wajda. Polonya’da adlarını telaffuz edemediğim için insanların gülümsemelerine neden olduğum bu yönetmenlere ek olarak, Jerzy Kawalerowicz, Krzysztof Zanussi, Agnieszka Holland ve Paweł Pawlikowski, Polonya sinemasını dünyanın en önemli sinemalarından biri hâline getirmiş isimler. Auteur sinemasının Avrupa’daki en büyük temsilcilerinden Polonya sineması, yetiştirdiği yönetmenler ve uluslararası alanda kazandığı saygınlık ve ödüllerle adını Fransa ve İtalya sinemasıyla aynı noktaya vardırmayı başaracak derecede derinliklidir. 

Kentin İki Yüzü: Tarih ve Diriliş 

İşte Varşova, bu ülkenin merkezi olarak İkinci Dünya Savaşı’na kadar incelikli yaşamın, başta müzik olmak üzere sanatın önemli bir yer tuttuğu, saraylarla süslü aristokratik bir kent olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından, özellikle Varşova Ayaklanması sonrasında Hitler’in emriyle (modern tarihte bir kenti yeryüzünden ve haritadan silme girişiminin belki de tek ve en büyük örneğidir) yüzde doksanı yıkıldığında, muhtemelen Moğol İstilaları’ndan sonra dünya tarihinin gördüğü en acımasız ve büyük vahşete maruz kalan kent hâline gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyet Rusya’nın uydusu olup diktatörlüğe dönüşen yeni Polonya’nın da başkentliğini yapmayı sürdürmüştür. NATO’ya karşı Sovyet Rusya uydusu Demir Perde ülkelerinin kurduğu askeri birliğe, Varşova Paktı’na ise ev sahipliği yapmıştır. 

Tüm bu acılara rağmen Varşova’nın, özellikle yeniden inşa edilen kentin ruhuna kavuşmayı başardığını görüyorum. Varşova’nın kalbi olan Eski Kent, nam-ı diğer Stare Miasto. Öte yandan şunu bilmek gerekir: Bugün görülen o masalsı binalar, tarih kokan sokaklar aslında bir dirilişin öyküsünü anlatmaktadır. 1944 Nisan’ı… Varşova Ayaklanması bastırıldığında Hitler’in öfkesi sınır tanımamış, tüm şehrin yerle bir edilmesini emretmiştir. Ayaklanma sırasında zaten büyük ölçüde yıkılan kent, bu emirle birlikte mahalle mahalle, bina bina yok edilmiş, neredeyse tamamı harabeye dönmüştür. Bugün Eski Şehir’de görülen ne varsa, savaş sonrasında fotoğraflara, tablolara, eski mimari planlara sadık kalınarak yeniden inşa edilmiştir. Varşova, bir anka kuşu gibi küllerinden doğmuştur ama tarihini bilenler, Varşova’da dolaşırken, ayaklarının altındaki toprağın yalnızca Polonya tarihini değil, yüzyıllar boyu burada yeşermiş bir kültürün acıklı hikâyesini de sakladığını hissedebilir. Muranów semtine doğru yüründüğünde, insana artık orada olmayan bir dünyanın hayaletleri eşlik eder adeta. Burası savaş öncesinde Avrupa’nın en büyük yahudi yerleşimlerinden birine ev sahipliği yapan, savaş sırasında ise Varşova Gettosu’nun kurulduğu yerdir.

Bugün bu toprakların üzerinde yükselen Polonya Yahudileri Tarihi Müzesi, yalnızca bir müze değil, aynı zamanda bir ağıt, diriliş ve umut ışığıdır. Cam ve kumtaşından inşa edilmiş modern binasına adım attığınızda, Polonya’da bin yıldır süren yahudi varlığının izinde bir yolculuğa çıkarsınız. Ortaçağ’dan günümüze, yahudi kültürünün Polonya’da nasıl yeşerdiğini, iki halkın nasıl iç içe yaşadığını anlatan etkileyici bir anlatıdır bu.

Taştan Hatıralar: Saraylar ve Semboller

Adeta tek başına bir tarihi simgeleyen anıtsal yapılardan biri olan (ve ilk olarak Rönesans’ın mannerist mimari anlayışından Barok döneme geçişin de ilk örneklerinden biri olarak 1619’da inşa edilen) Krallık Şatosu, 1655 ila 1656’da İsveçliler, 1944’te de Nazi Almanyası tarafından yıkılmasının ardından, 1971 ila 1984 yılları arasında aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.

Orta ve Doğu Avrupa’ya özgü basit zarafetin tipik bir örneği olan Gniński Sarayı (Chopin Müzesi’ne ev sahipliği yapar) ve günümüzde Varşova Üniversitesi’nin rektörlük binası olarak kullanılan, Chopin’in gençlik yıllarında eğitim gördüğü Varşova Lisesi’ne de ev sahipliği yapan, Varşova’daki binaların en görkemli ve güzellerinden Zamoyski Sarayı. Bu anıtsal binalar Doğu kentlerinin trajik ve acı dolu tarihinden fanteziyle örülü aristokratik bir Avrupa tarihine geçiş yapmanızı sağlar. 

Ve modern Varşova’nın simgelerinden, Stalinist mimari anlayışının en tipik örneklerinden biri: Kültür ve Bilim Sarayı, orijinal adıyla Pałac Kultury i Nauki. Stalinist mimarinin uygulayıcısı Lev Ludnev tarafından tasarlanan ve 1952 ila 1955 yılları arasında inşa edilen bina, Ludnev’in Moskova’da yaptığı ve Yedi Kız Kardeş olarak bilinen yedi gökdelenle büyük benzerlik gösterir. Ancak Ludnev bu binada Leh Gotik ve Barok mimarisine ait bazı unsurları kullanarak bir dereceye kadar orijinallik sağlamaya da çalışır. Günümüzde hâlâ kentin simgelerinden biri olan bu yapı, tarihin acımasız davrandığı Varşova’nın Phoenix gibi küllerinden yeniden doğuşunun mimari bir ifadesi midir, yoksa 20. yüzyıl boyunca çektiği acılara bir acı daha ekleyerek kentin yüreğine saplanmış bir hançer midir?

Sovyet döneminin izleri yalnızca bu görkemli binada değil, şehrin dört bir yanına serpilmiş konut bloklarında, geniş caddelerde ve meydanlarda da karşınıza çıkar. Özellikle Pragá semtinde, bir zamanlar işçi sınıfının yaşadığı o eski, yıpranmış binalar bugün sanatçıların, tasarımcıların ve genç girişimcilerin mekânı hâline gelmiş, Varşova’nın dönüşen yüzünü en iyi yansıtan yerlerden biri olmuştur.

Chopin’in Şehri 

Varşova denince akla gelen ilk isim şüphesiz Chopin’dir. Havalimanı onun adını taşır. Ama Chopin’i anlamak için havalimanı yetmez; onun izinde şehri dolaşmak gerekir. Chopin’in izini sürmeye Gniński Sarayı’ndaki Fryderyk Chopin Müzesi’nden başlamalı. 17. yüzyıldan kalma bu zarif saray, bestecinin el yazmaları, piyanoları, mektupları ve kişisel eşyalarının bulunduğu dünyanın en büyük Chopin koleksiyonuna ev sahipliği yapmaktadır. Müzeye adım atıldığında yalnızca bir bestecinin hayatına değil, 19. yüzyıl Avrupası’nın kültürel atmosferine de yolculuk yapılır. Chopin’in Varşova’sında dolaştığınızı hissedersiniz.

Müzeden çıkıp Kutsal Haç Kilisesi’ne yönelindiğinde, Chopin’in en dokunaklı mirasına doğru adım atılmış olur. Bestecinin vasiyeti üzerine, kalbi bu kilisenin bir sütununun içine gömülmüştür. Sütunun üzerinde şu yazılıdır: “Kalbinizin olduğu yerde, hazineniz de olacaktır.” Chopin’in kalbi Varşova’da, memleketinde, sevdiği topraklarda atmaya devam ediyor.

Chopin’in gençlik yıllarında eğitim gördüğü Varşova Lisesi, bugün Kazimierz Sarayı’nda, Varşova Üniversitesi’nin rektörlük binası olarak hizmet verir. Ama Chopin’i en iyi hissedeceğiniz yer belki de Łazienki Parkı’dır. Şehrin en büyük ve en güzel parkı olan Łazienki Królewskie, içindeki Su Sarayı, göletler ve tavus kuşlarıyla başlı başına bir cennettir. Parkın içinde, dünyaca ünlü Chopin Anıtı bulunur. Göl kenarında, söğüt ağacının altında, rüzgârda saçları dalgalanan Chopin, sanki sonsuza dek çalmaya devam edecek gibidir. Yaz aylarında, pazar günleri bu anıtın dibinde düzenlenen açık hava Chopin konserleri, şehrin en keyifli etkinliklerindendir. 

Günümüzde AB içindeki en yüksek binaya (Varso Tower, 310 metre) ve en çok sayıda gökdelene sahip kent olan Varşova, bir yandan da Chopin’in şehri olmayı sürdürüyor. Diğer yandan ise Varşova, 2004’te AB üyesi olduktan sonra hızla çehresini değiştirmiş bir ülkenin ekonomik ve finansal atılımlarını gözler önüne seren, uluslararası firmaların adlarını taşıyan gökdelenlerle, mimari tasarım harikası alışveriş merkezleriyle ve lüks otelleriyle küresel kapitalizme eklemlenmiş iddialı bir kent.

Bir başka deyişle, Varşova öyle bir yer ki, büyük bir vahşetle yıkılmış geçmişini yeniden yaratabilmiş, havalimanının adını Chopin koyacak kadar tarihine ve kültürüne sadık ama öte yandan, sürekli geleceğe bakan, atılım içinde, genç ve dinamik bir şehir de. 

Her sokağında tarih fısıldıyor Varşova’nın, ama bu tarih, müzelerdeki tozlu camların ardında değil; yeniden inşa edilmiş cephelerde, parklarda yankılanan Chopin bestelerinde, sofralardaki Pierogi tadında, insanlarının gözlerindeki o garip ışıltıda saklı.

Sabahın erken saatinde Eski Şehir’de yürürken, ayak seslerinizin taşlarda yankılanışını dinleyin. Öğle vakti bir pastaneye oturup taze bir poğaça eşliğinde insanları seyredin. Akşamüstü Vistül kıyısında gün batımını izleyin. Ve gece olunca, bir yerlerden bir piyano sesi duyacaksınız.

Bir kent düşünün, yok olmanın eşiğinden dönmüş ama bunu asla bir travma olarak taşımamış. Dirençle, yaşama sevinciyle kuşanarak yeniden dirilmiş. Varşova’da, İslav kederi ışıkları altında sokaklarda yürüyün, kendinizi dinleyin. İçinizde bir yerlerde, geceleyin duyduğunuz piyano sesi yankılanacaktır.

çizim: Ali Murat Kökat

Bülent Tunga Yılmaz, kent, Polonya, savaş, şehir, tarih, Varşova